"Gerçekten" haber verir 18 Ocak 2009
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 

İslam YAŞAR

Bir baba ile oğlun hikâyesi (2)



“Hoş geldiniz.”

Bediüzzaman Said Nursî Denizli Hapishanesi’nde, bir kibrit kutusunun içine koyup meydancı ile gönderdiği pusulaya yazdığı bu ifadelerle karşıladı yeni getirilen talebelerini.

Aslında hapishane hoş gelinecek veya öyle karşılanacak bir yer değildi. Fakat o, hapishâneye medrese-i Yusufiye nazarı ile baktığı, orada geçen zamanı ibadet telâkki ettiği ve talebelerinin de aynı şekilde düşündüklerini bildiği için öyle hitap etmişti.

Nitekim talebeleri de hapishanede, normal şartlarda bir insanı bedbaht edecek ağır eziyetlere maruz kaldıkları hâlde, o pusulayı okuyunca çektikleri sıkıntıları unuttular.

Üstadlarını uzun zamandır görmediklerinden ziyaret etmek istediler. Müdür müsaade etmeyince onlar da onun koğuşun penceresine çıktığı zamanları kollayarak uzaktan da olsa görüp hasret gidermeye çalıştılar.

Bir baba oğul da vardı onların arasında. Nazif Çelebi ve oğlu Selâhaddin. Aynı suç isnadıyla ayrı ayrı yerlerde tevkif edildiler, aylarca aynı hapishanede tutuldular, aynı gemide ve trende yolculuk yaptılar ve Denizli’ye getirilip aynı koğuşa hapsedildiler.

Nazif Çelebi, şecaat hassesinin ve sahavet hasletinin de tesiriyle Taşköprülü Sadık Beyle birlikte mâhkûmlarla dostluk kurup güzel bir hizmet zemini teşekkül ettirirken Selâhaddin de arada bir müdürden izin alarak Üstadının yanına gidip müdafaasını hazırlamasına ve yüksek makamlara göndereceği dilekçeleri yazmasına yardım etmek istedi.

Said Nursî’nin kaldığı koğuş diğerlerinden çok daha küçük, basık ve rutubetli olduğundan ilk zamanlar nefes almakta zorluk çekerek yorgun, bitkin düştü ise de zamanla alıştı ve pek çok mektubun, istidanın, müdafaanın, risâlenin yazılmasına vesile oldu.

Denizli Hapishanesi’nde, diğer Nur talebeleri ile birlikte baba oğul da dokuz ay kadar kaldı. Beraat kararını müteakip Bediüzzaman da tahliye edilmesine rağmen Denizli’den ayrılmasına izin verilmeyince onun yanında birilerinin kalması icabetti.

Maznunların ailelerine, ailelerinin de maznunlara hasret kaldığını düşünen Ahmed Nazif, onların bir an önce memleketlerine gitmelerini sağlamak için oğlunu Denizli’de bırakarak İnebolu’ya döndü.

Üstadının yanında bir süre daha kalmayı mânevî mazhariyet sayan Selâhaddin, bir yandan her gün onu ziyaret etmek isteyen beş yüzden fazla insanın intizam içinde gelip gitmesini sağlarken diğer yandan yemeğini hazırladı, hususî hizmetlerini ifa etti.

Bir gün, onun kullandığı ağaç kaşığın sapının kırıldığını ve ince bir telle bağlandığını görünce kaşığı yağlı kâğıda sararak çöpe attı. Gidip çarşıdan güzel bir kaşık alarak tabağın yanına koydu. Yemeğini götürdüğünde, Bediüzzaman kaşığını göremeyince şaşırdı.

“Benim tahta kaşığım nerede?” dedi.

“Efendim, eskimiş ve kırılmıştı, çöpe attım” diye cevap verdi.

“O benim otuz senelik arkadaşımdı. Onun kıymetine paha biçilir mi? Derhal bulup getir” dedi o da.

Bu ikaz üzerine, ona sormadan bir şey yapmaması gerektiğini anlayan Selâhaddin hemen gidip kaşığı buldu, suda kaynatarak iyice temizledi ve götürüp vererek hatasını telâfi etmeye çalıştı.

Yanında kaldığı birkaç gün içinde buna benzer pek çok mânidâr hadise yaşadı. Hasan Feyzi’nin de aralarında bulunduğu Denizlili Nur talebeleri nöbeti devralınca o da oradan ayrıldı.

“İçinizde Ankara’ya gidecek olan varsa, Diyanet Riyasetine uğrasın. Orada Risâle-i Nur’a sahip çıksınlar” demişti Said Nursî hapishaneden tahliye edildikleri zaman.

Selâhaddin, memleketine dönerken o talimâtı hatırlayınca Ankara’ya gitti. Diyanet İşleri reisinin odasına çıktı ve kendini tanıtıp Üstadının selâmını tebliğ ettikten sonra Diyanetin Risâle-i Nurları neşretmesi gerektiğini söyledi.

Reis Yaltkaya, “Diyanet Riyaseti, Kur’ân ve Hadisten başka kitaplarla ilgilenmez” deyince Risâle-i Nurların, âyet ve hadislerin tefsirinden ibaret olduğunu anlatmak istedi ise de muhatabının dinlemeye pek niyetli olmadığını düşünerek vazgeçti ve İnebolu’ya gitti.

Onların hapishanede kaldıkları zaman içinde ticarî işleri bozulmuş, hizmet zemini zarar görmüştü. Bazı muarızları da onları ‘Almancı’ olmakla suçlayarak dâvâlarına zarar vermeye çalışmışlardı.

Ahmed Nazif, “Risâle-i Nur’un irşadıyla, hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeyi bütün kâinatın fevkinde gördüğümden ve itikad ettiğimden, değil küre-i arzdaki cereyanlara, belki bana verilse de bütün dünya saltanatına âlet etmem. Ben yalnız hakikatçi ve imancı ve Kur’âncı Risâle-i Nur’un bir hadimiyim” diyerek önce o siyasî ithamları reddetti.

Ardından, baba oğul el ele vererek ticarî işlerini yoluna koydular, İnebolu ve çevresindeki Nur talebeleri ile birlikte yepyeni bir hizmet zemini teşekkül ettirdiler ve aynı şevkle çalışmalara başladılar.

Said Nursî, Emirdağ’da ikamete mecbur edildiğinden baba ve oğul sık sık ona mektup yazarak veya mahallin temayüz etmiş Nur talebelerinin, cemaat adına yazdıkları mektuplarla irtibatlarını devam ettirmeye çalıştılar.

Yazdıkları mektupların ve gelen cevapların, yüreklerini yakan hasreti hararetlendirdiği zamanlarda, münavebeli olarak Emirdağ’a giderek Üstadlarını ziyaret ettiler.

Ahmed Nazif Efendi gittiği zaman, mahallindeki hizmetin seyrini anlatıp Nur talebeleri hakkında bilgi verirken Selâhaddin ictimâî meseleler hakkında aklına takılan soruları sorardı.

“Ayasofya hakkındaki düşünceleriniz nedir Üstadım?” dedi bir seferinde.

“Keçeli Selâhaddin, tam bir Abdurrahmandır. Kahramanlıkta babasından geri kalmak istemiyor. Bizi de ara sıra âdetimize muhalif olarak dünyaya baktırıyor” diyerek onun İslâm âleminin ciddî meseleleri ile meşgul olmasını takdir etti.

“Ayasofya, Hıristiyanlığın İslâmiyete devir ve tesliminin bir âbidesidir. Bunun için kilise iken cami olmuştur. Elbette tekrar camiye çevrilecektir” dedi.

Onun bir Amerikalı'ya Âsâ-yı Mûsa Risâlesini vermesi münasebetiyle de Şimal cereyanının, Müslümanların ve Hıristiyanların hücumuna karşı kendini korumak için onların ittifakını bozmaya çalışacağını, bu yüzden Hıristiyan ruhanilerin ve Nurcuların çok dikkat etmeleri gerektiğini hatırlattı.

Üstadının, kendisini yeğeni Abdurrahman’a benzetmesine ve kahramanlıkla taltif etmesine çok sevinen Selâhaddin, Ayasofya hakkındaki beşareti de duyunca geleceğe ümitle bakmaya başladı.

Emirdağ’dan İnebolu’ya döndükten sonra, Bediüzzaman’dan aldığı şevkle çevredeki hizmet merkezlerini ziyaret edip Nur talebeleri ile görüşerek cemaati hareketlendirdi.

Risâle-i Nurların hızla intişar etmesi üzerine, muarızları asılsız ihbarlar ve mesnetsiz ithamlarla emniyet kuvvetlerini tahrik edince; polisler ve jandarmalar Nur talebelerinin evlerine, işyerlerine sık sık baskınlar yaparak onları korkutup yıldırmaya çalıştılar.

Selâhaddin, bu gibi hadiselerden haberdar oldukça maznunlara “Bu hadiselerden müteessir olup çekinmeyiniz. Bilâkis çalışmanızı ziyadeleştirin ki, tecrübe-i meydan-ı imtihanda muvaffak olasınız. Risâle-i Nur’a sık sık ilişirler fakat bir halt edemezler. Çünkü Gavs-ı Âzam (ks) ve İmam-ı Ali (ks) gibi zâtların himayeleri ve duâları berekâtına Hafız-ı hakîki hıfz eder” şeklinde ifadelerin yer aldığı mektuplar yazarak onlara cesaret vermeye çalıştı.

Baba oğul Çelebi’lerin İnebolu ve çevresindeki faaliyetleri gittikçe artarak senelerce devam etti. 1948 yılında Afyon hadisesi vuku bulduğu zaman onları da İnebolu’da tutuklayıp bir süre hapishanede beklettikten sonra oraya sevk ettiler.

Afyon Hapishanesi’nin dehşetli şartları ve savcının, müdürün, gardiyanların, jandarmaların zulümleri de baba oğlun şevkini kıramadı. Onlar Denizli’de olduğu gibi Afyon’da da hizmetlerine merdâne devam ettiler.

Bazı gardiyanların gönlünü yaparak, bazılarının da gözünü korkutarak sık sık Said Nursî’nin koğuşuna gidip hizmetlerini yapan Ahmed Nazif, ziyaretlerinden birinde onun acılar içinde kıvrandığını görünce zehirlendiğini anladı ve hemen kaldırıp hareketlendirerek zehrin tesirinin azalmasını sağladı.

Bütün Nur talebeleri gibi kendilerine yapılan zulümden ziyade Üstadlarına reva görülen kötü muamelelerden elem çeken baba oğul Çelebi’ler; Zübeyir’i, Sungur’u, Ceylan’ı, Bayram’ı ve diğer pek çok yeni Nur talebesini tanımış olmaları hasebiyle, Afyon Hapishanesi’nden de güçlenerek çıktılar.

Tahliye olduktan sonra, Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsinden aldıkları güçle, hizmetin aksayan taraflarını düzeltip bozulan işlerini yoluna koydular ve eskisinden daha güçlü hâle geldiler.

İş için İstanbul’a giden Selâhaddin, bir dükkânda Avrupa’dan getirilen teksir makinesini görünce merak edip özelliklerini sordu. Bir dakikada yüz sayfa bastığını görünce makineyi satın aldı, nasıl çalıştığını da öğrendi ve hemen İnebolu’ya getirdi.

Babası ile birlikte makineyi kurdular ve ilk olarak Âyetü’l-Kübra Risâlesini teksir ettiler. Selâhaddin, teksir makinesinden çıkan ilk nüshayı eserin müellifine götürdü.

“Bir adi mektubum için ‘kim yazmış?’ diye sekiz defa bana resmen sıkıntı ve eziyet verildiği aynı zamanda, sekiz yüz sahifeyi, bin beş yüz nüshaya ve bir milyon sahifelere çıkaran o makine elbette gaybdan imdadımıza gelmiş nurcu bin kalemli bir kâtiptir.”

Bu ifadelerde de görüldüğü gibi, o günlerde gelen bir mektubu kimin yazdığını öğrenmek için defalarca sorguya çekilip çeşitli eziyetlere maruz bırakılan Said Nursî, bu çalışmadan fevkalâde memnun oldu ve yapanlara duyduğu takdir hislerini, eserin sonuna yazdığı duâ ile dile getirdi:

“Yâ Rabbi! Bir kalemle beş yüz nüsha yazan Nazif Çelebi ve mübarek yardımcılarını Cennetü’l-Firdevs’te mesud kıl.”

***

İnebolu kahramanları.

Nurun kahraman şakirtleri.

Nurun ehemmiyetli şakirtleri.

Bediüzzaman Said Nursî hayattayken, Çelebi hanedanı mensuplarını bu gibi hitaplarla takdir ve taltif etmişti. Onlar da gösterdikleri kahramanlıklar ve yaptıkları fedakârlıklarla o sıfatları taşımaya lâyık olduklarını göstermişlerdi.

Said Nursî 1953 yılında İstanbul’a geldiğinde, Selâhaddin de onun yanındaydı. Onunla birlikte kır gezilerine çıktı, Sarıyer’e gidip eskiden kaldığı evi buldu, ruhî tekâmül hâllerini yaşadığı odaya çekilip bir süre mazinin hadisâtını tahattur etti.

Baba oğul, Bediüzzaman’ın vefatından sonra da hizmetlerine aynı cesaretle, metanetle, fedakârlıkla devam ettiler ve Risâle-i Nurların bütün vatan sathına, hatta cihana yayılmasına vesile oldular.

1964 yılında hac farizasını ifa eden Ahmed Nazif, mukaddes menzillerden döndükten sonra vefat edince Selâhaddin hizmetlerine daha sıkı sarılarak babasının yokluğunu hissettirmedi.

Kader, onun hayat seyrini de babasınınki gibi şekillendirmiş olmalı ki, yıllarca hizmetlerine devam eden Selâhaddin Çelebi de hacca gidip geldi ve 9 Ocak 1977 tarihinde evinde geçirdiği kalp krizi neticesinde hayata veda etti.

Babalar ve oğullar arasında hep zahirî soğuklukların yaşandığı ve fiilen birbirine çok yakın olan aile fertlerinin, hissen birbirlerinden uzak durmaya çalıştıkları bir zamanda onlar, baba oğul ilişkisinin en güzel örneğini verdiler.

O gün Çelebi’ler de, Çalışkan’lar gibi Nur hareketi içinde müstesna bir örnekti. Ömür boyu dâvâlarını hayatlarından aziz bilip, hizmetlerini işlerine tercih ederek ‘Cennet-i Firdevs’te mesut olmanın’ yollarını gösterdiler.

Bu gün, Nur hizmetinde onları örnek alarak Saadet-i Dâreyne hazırlanan yüzlerce, binlerce baba oğul var.

Onlar gibi yaşayarak, onları da yaşatıyorlar.

18.01.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (11.01.2009) - Bir baba ile oğlun hikâyesi (1)

  (04.01.2009) - ‘Âsım’ın nesli diyordum ya’

  (28.12.2008) - Âkif’in tefekkür dünyası

  (21.12.2008) - Mevlânâ ve Şeb-i Ârûs

  (14.12.2008) - ONLAR ‘YAŞADIKLARI GİBİ ÖLÜRLER’

  (07.12.2008) - HZ. İSMAİL (AS) SÂFİYETİYLE

  (30.11.2008) - ADIM ADIM ÂSİTÂNE

  (23.11.2008) - BİR ŞEHRİN İKİ YAKASI

  (16.11.2008) - BİR ŞAİRİN DOĞUŞU (3)

  (09.11.2008) - BİR ŞAİRİN DOĞUŞU (2)

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  H. Hüseyin KEMAL

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır