"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Medrese-i Nuriyeler sahabe mesleğine çağdaş bir misaldir

Caner KUTLU
08 Kasım 2018, Perşembe
Öğretmeni yenen “talebe!”: -28-

“Evet, siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat’iyen anlar ki: Edebin envaını, Cenâb-ı Hak habibinde cem’etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terk eden, edebi terk eder. “Edepsiz olan Rabbin lütfundan mahrum kalır” kaidesine mâsadak olur, hasaretli bir edepsizliğe düşer.” (Lem’alar)

Sünnet edeple din ve ahlâkı mezceder; kemale ulaştırır. Tanzimat’la gelen süreçte Batı karşısında değil yanında olarak yeni medeniyete ait unsurların “katıştırılması” suretiyle bir insan ve toplum üretmek çabası var. Bu şüphesiz “medeniyeti istemek” demektir. İnsanlığın geldiği noktadan yeni bir İslâm Rönesans’ı da ortaya çıkabilir. Ancak kritik olan “kök”tür. 

Cumhuriyetin ilk yılları bu süreçte en keskin icraatlerin yapıldığı dönem olmuştur. Devrimler -klâsiklerin tercümeleri gibi- yeni adımlar atarken; kökleri yok ederken de asıl medeniyete ihanet etti. Yunan ve Roma felsefesini, dilini, yazısını, kültür ve yaşayışını bilmek ve öğrenmek elbette caizdir; ancak bunu kaçınılmaz zorunluluk seviyesine çıkarmak ve dışında kalanları şiddetle yok etmek bir zihinsel yıkım getirir. Yakın tarihin trajedisi budur! Hâlbuki doğru tarih, Asr-ı Saadette, hiçten çok kısa bir zamanda eşsiz bir medeniyetin doğuşunu anlatıyor. Sahabeler taşıyıcı unsurları oldukları irfan ateşinin medeniyet havzasında mükemmel örnekleri olmuşlardı.

Medresetüzzehra projesi Bediüzzaman için de, böyle, yanan bir ateşti. Hiç sönmedi. “Medrese-i Nuriye”ler bu ateşi söndürmedi; taze tuttu. Elbette zamanı geldiğinde, bir kurum olarak vücut bulacaktır. Ancak anlam coğrafyasında sürekli kalmalıydı. Öyle de oldu. Her “talebe”nin zihninde ve “haneler içinde” yanmaya devam etmekte. Sahabe mesleğine çağdaş bir misal olarak... 

Eğitimin kurumsal gerekliliği, şahsın kendi iradesinin farkına varıp, kendine ait yöntemlerle geliştireceği bir vasatta yapıcı sonuçlar verir. Eğitim seçmeli ve gönüllü bir süreç olduğundan; hür, katılımcı ve üretici eğitimin şahsın ergenliği ile başladığını kabul etmek lâzım. Bu durumda “talebe” anlamını kazanıyor. “Okul öncesi ve okul dışı” dönemler asıl, evrensel bilgi ve davranışların yüklenmesi işlevlerini görür. Bunun da iki yönü iman ve ahlâkı ile mantık ve dil öğrenimidir. Bunların kurumu aile ve yakın çevredir. Günümüzdeki okul eğitimin problemi henüz kendi seçme ve yönelme iradelerini eline almamış çocukların erken yaştaki eğitiminin buralarda verilmek istenmesidir. Bu durumda ideolojik eğitim kaçınılmaz oluyor. O halde, kurumsal eğitim en azından ortaokul veya lisede düzenlenip üniversite ile ileriye yönelik araştırma ve geliştirme organizasyonlarından ibaret olmalıdır. 

Harvard eğitim dergisindeki iki örnek bu iddiaya ışık tutabilir:

Maryland’de büyüyen Abraham Joyner-Meyers başlayacağı sırada anaokulu hizmet vermeyi bırakınca, bir kitap üzerine çalışan annesi, kendi masasının yanına bir masa da onun için kurdu. Joyner-Meyers: “Evde annemle ilişkimin çok iyi olmasının yanı sıra istediğim konuyu çalışacak hürriyete de sahiptim” diyor. Joyner-Meyers, kitap okumaya doyamıyordu. Babasının da yardımıyla matematik öğrendi ve bir süre de oyunculuk eğitimi aldı. “Evde olma ve toplumun içine çıkma hürriyetini çok sevmiştim,” diyor. “Kendi başıma gittiğim ilk yer olan mahalli kütüphanedeki kitap okuma gruplarına katıldım ve daha sonra san’at müzelerine gittim.” Çalışmaları ona kurumsallaşmış liselerin dışında bir şeyler yapan yaşça büyük öğrencilerle tanışma fırsatı verdi. Harvard-Berklee çifte diploma programının ilk öğrencilerinden olan Joyner-Meyers, çift yönlü eğitimin onu daha güçlü kıldığını ifade ediyor: “İki okulun da kaynaklarına sahip olunca eğitiminiz daha çeşitli oluyor,” diyor. 

Kemen Linsuain’ın matematik ve fiziğe olan ilgisi büyük fırsat yakalamasını sağladı. Evde eğitim alması kararı için: “Uzun vadeli bir plan yoktu ortada; tek yaptığım ilgimi çeken dersleri almaktı,” diyor. 12 yaşında üniversitelerde matematik ile fizik derslerine girdi. “Olaylara her zaman üçüncü şahıs gözüyle bakabilmişimdir,” diyor. “Devam etmekte olan şeyler için önyargım ya da basmakalıp düşüncelerim yok. Bu çok güzel bir şey. Böylelikle kendim olmak için daha fazla hürriyete sahibim.”  

Bediüzzaman’a göre de: “Her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir Cenneti dahi kendi hanesidir”. Ahlâkın ve medeniyetin kaynağı iç içe hanelerde kendini gösteren bu derslerdir. Şöyle: “Eğer ahirete iman o haneye girse, birden ışıklandıracak, ortalarındaki münasebet ve şefkat ve karabet ve muhabbet kısacık bir zaman ölçüsüyle değil, belki dâr-ı ahirette, saadet-i ebediyede dahi o münasebetlerin devamı ölçüsüyle samimî hürmet eder, sever, şefkat eder, sadâkat eder, kusurlarına bakmaz gibi ahlâk yükseklenir. Hakikî insaniyet saadeti o hanede başlar inkişafa...”

“Hem her bir şehir, kendi ahalisine geniş bir hanedir. Eğer iman-ı ahiret o büyük aile efradında hükmetmezse, güzel ahlâkın esasları olan ihlâs, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, rıza-i İlâhî, sevab-ı uhrevî yerine garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu, riya, rüşvet, aldatmak gibi haller meydan alır. Zâhirî asayiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet manaları hükmeder; o hayat-ı şehriye zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kavîler zulme, ihtiyarlar ağlamaya başlarlar.

Buna kıyasen, memleket dahi bir hanedir ve vatan dahi bir millî ailenin hanesidir. Eğer iman-ı ahiret bu geniş hanelerde hükmetse, birden samimî hürmet ve ciddî merhamet ve rüşvetsiz muhabbet ve muavenet ve hilesiz hizmet ve muaşeret ve riyasız ihsan ve fazilet ve enaniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta inkişafa başlarlar.

Çocuklara der: “Cennet var, haylazlığı bırak.” Kur’ân dersiyle temkin verir.

Gençlere der: “Cehennem var, sarhoşluğu bırak.” Aklı başlarına getirir.

Zalime der: “Şiddetli azap var, tokat yiyeceksin.” Adalete başını eğdirir.

İhtiyarlara der: “Senin elinden çıkmış bütün saadetlerinden çok yüksek ve daimî bir uhrevî saadet ve taze, bâkî bir gençlik seni bekliyorlar. Onları kazanmaya çalış.” Ağlamasını gülmeye çevirir.” (Şuâlar) 

Bediüzzaman’ın “Medrese-i Nuriye”lerinin böyle bir programı haneler sayısınca uygulayabilme yeteneği Cumhuriyetin ihtiyaç duyduğu “halkın aydınlanması” imkânlarını verir. 

Okunma Sayısı: 1109
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı