"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Yaşasın cünun

Mikail YAPRAK
08 Şubat 2018, Perşembe
Geçmişte hiç olmadığı kadar bugün ülkemizde iletişim kopukluğu, anlaşılamamazlık hüküm sürüyor.

Fertler arasında, gruplar ve cemaatler arasında, iktidar ve muhalefet arasında, devlet ve millet arasında, hülâsa her alanda.. Önyargı, yaftalama, fişleme, etiketleme ve damgalamadan hasıl olan anlaşılmazlık ve iletişim bozukluğu, akıl sahiplerini ve düşünenleri neredeyse çıldırtacak gibi.

Said Nursî Hazretleri’nin 109 sene önce Divan-ı Harb divanında, Mahkeme Reisi’nin pencereden asılanları gösterip korkutmak isteyerek sorduğu sorulara korkusuzca verdiği cevaplara bakınız. Sanki tarih tekerrür ediyor. 

“Bu hükûmet zaman-ı istibdatta akla husûmet ederdi. Şimdi de hayata adavet ediyor. Eğer hükûmet böyle olursa, yaşasın cünun! Yaşasın mevt! Zâlimler için de yaşasın Cehennem!”

Üstad Said Nursî, Şark’ta aşiretlere hürriyet ve demokrasinin nasıl bir nimet olduğunu anlatırken, onları istikbale ümitle baktırırken, kendisini anlamakta zorlananlardan yüzünü çevirip, istikbaldeki nesillere hitap etmişti. 

O günden bugüne 108 yıl geçmesine rağmen, ona kulak tıkamakta ısrar edenler ve nesiller arasına “anlaşılmazlık” duvarlarını kasten örenler; ördükleri duvarların altında kalacaklar ve iki cihanda bunun hesabını veremeyeceklerdir. 

Hazret-i Üstâd’ın, Kur’ândan ve Resulullah’tan (asm) hüve hüvesine hayatına yansıttığı ve hayatımıza tevdi ettiği dersleri hayata geçirmekten uzak görünenler arasında, o dersleri okuyanları da gördükçe üzüntümüz kat kat artıyor. Onları Nur’un şahs-ı manevîsine şikâyet ediyor ve “Risale-i Nur’u anlamıyorlar yahut anlamak istemiyorlar” diyoruz ki, aynısını Üstâd, 1952’de Eşref Edip Fergan’a söylemişti.

Anlaşılmazlığın bir sebebi de, yaşanan hadiselerle ilgili kafalarda cirit atan, ağızlardan ulu orta dökülen ve çoğu zaman hiç tutmayan sorular ve cevaplardır. Sorular yanlış sorulunca cevaplar da doğru alınamıyor. Böylece iki yanlıştan bir doğru çıkarmaya çalışanların sayısı arttıkça artıyor, yanlışlar çok doğurgan hale gelip ortalık yanlıştan geçilmez oluyor. Aslında yanlış soru da, yanlış cevap da aynı kaynaktan besleniyor, aynı merkezden yönetiliyor.

Hikâyedir bu ya; iki genç, İncil okurken sigara içilip içilmemesi konusunda tartışırlar. Bir sonuca varamayınca papaza giderler. Papaza sorularını soran gençlerden biri olumsuz, diğeri olumlu cevap alır. 

Birincisi papaza, “İncil okurken sigara içebilir miyiz?” diye sorar. Papaz, “İncil kutsal kitaptır, saygısızlık olur bu sebeple içilmez” der. 

İkincisi papaza, “Sigara içerken İncil okuyabilir miyiz?” diye sorar. 

Papaz, “İncil hayatımıza yön veren kutsal bir kitaptır. Her zaman ve her yerde okunmalıdır.” der. 

Son yıllarda iki yanlışı bir araya getirerek bir doğru üretmeye çalışmak, bilhassa siyaset alanında çok görülür oldu.

İki farklı oluşumun bir arada, omuz omuza görünmesi, belli bir kitle tarafından ne kadar “doğru” addedildiyse, ayrılmaları ve düşman kesilmeleri de aynı kitle tarafından yine o kadar “doğru” addedildi. (Cemaat-Siyaset)

Zira bir merkezden dayatmacı soru; farklı her iki vaziyette de, cevabın aynı olmasını sağlayacak şekilde dayatılıyor. 

Pekâla beşerî bir iradenin, bir şeye “çirkin” demesiyle çirkinleşmesi, “güzel” demesiyle de güzelleşmesi caiz midir?

Halbûki;

“Amma mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat derler ki: ‘Cenâb-ı Hak bir şeye emreder, sonra hasen olur. Nehyeder, sonra kabih olur.’ demek emirle güzellik, nehiyle çirkinlik tahakkuk eder.”

Yani itikadımız ve imanımız der ki: Allah’ın ‘yapınız’ dedikleri güzel, ‘yapmayın’ dedikleri çirkindir. Öyleyse eğri oturup doğru konuşalım. Eğer birileri, bir “adam”ın bir şeye ‘güzel’ demesiyle güzel diyorlarsa, sonra aynı şeye “çirkin” demesiyle çirkin diyorlarsa apaçık şirk işliyorlar. Bunun lamı cimi yok!

Bir zamanlar bir âlim zat, kasabanın çeşmesinden su içenlerin deli divane olup ortalığa düştüğünü rüyasında görür. Kasabalılara anlatır, kendisi de evinin avlusunda kuyu kazdırıp, su ihtiyacının oradan karşılanmasını ve çeşmeden asla su alınmamasını aile efradına tembih ediyor. 

İşin garipliğine bakınız ki, o âlime itimad etmeyip, çeşmeden su içenler, zamanla kendilerini akıllı görüp buna inanmakla yetinmeyip, kuyudan su içmeyenlere “deli” yaftasını yapıştırmışlar. 

Gel zaman git zaman, o âlim ve aile efradından başka o kuyudan su içmeyen kalmamış. Onlar da, kendilerini toplumun “deli” görmesine daha fazla dayanamayıp o çeşmenin suyundan içmişler. Deliler safına katılarak akıllanmışlar. (!)

Ama biz, böyle gittiği sürece, menfaat ve riyaset çeşmesinden su içmemekte ısrar edip aynen Üstad’ımız gibi, “Yaşasın Cünun” diyeceğiz.

Okunma Sayısı: 1320
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Abdullah TUNÇ

    8.2.2018 14:33:33

    Yazının,''Pek ala beşeri bir iradenin ile başlayan paragraf ile Yani itikadımız ve imanımız der ki paragrafın sonuna kadar ki bu bölümü fevkâlade önemli.Müthiş bir tespit.Çok dikkat etmek gerekiyor.Ferasetiyle bunu gördüğü için yazarı can-ı gönülden tebrik ediyorum.

  • atilla

    8.2.2018 09:15:17

    Kalemine, kelamına, yüreğine sağlık Mikail Yaprak ağabey. Ne güzel ifade ettirilmiş. Eyvallah. Rabbim Üstadımız Bediüzzaman Hz. lerinden ve O'nun takipçisi sizlerden ebediyyen razı olsun.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı