15 Mayıs 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Elif Eki

Mevlânâ ve Bediüzzaman’ın ortak mesajı: İTTİHAD-I İSLÂM

10 MAYIS 2009 TARİHİNDE KONYA'DA "BEDİÜZZAMAN BULUŞMALARI" ADI ALTINDA DÜZENLENEN "İTTİHAD-I İSLÂM SEMPOZYUMU" ÖNCESİ YAPILAN "MASA ÇALIŞMALARI" NIN KAMUOYUNA AÇIKLANAN SONUÇLARINI SUNUYORUZ.

İttihad-ı İslâm bütün inananların arasında fikir veya tatbikat olarak meydana gelen bir birliktir. Müslümanların teferruatta ihtilâf etseler de bunun temelde muhabbet ve ittihada engel olmadığını kavramaları ve aynı nihaî hedefe yani İ’la-i Kelimetullah hedefine yönelmeleridir.

Bu zamanın en büyük tehlikelerinden olan dinden uzaklaşma, materyalizm, sekülerizm ve terörizmin tahrip edici etkisine ve komünizm, masonluk ve ateizm cereyanlarına karşı, sayısı iki milyarı aşan İslâm âlemini muhafaza; şeâir-i İslâmiyenin (İslâmı sembolize eden unsurların) serbestiyeti ve korunması İttihad-ı İslâm ile mümkündür.

Said Nursî Hazretleri 1911 senesinde Şam’daki Emeviye Camiinde verdiği hutbesinde: ‘Bu zamanın en büyük farz vazifesi İttihad-ı İslâmdır’ sözüyle İslâm âleminin içinde bulunduğu parçalanmış durumdan ancak İttihad-ı İslâm düşüncesinin hayat bulmasıyla kurtulabileceğini ifade etmiştir.

Bediüzzaman’a göre ittihad, meslek ve meşreplerin birleştirilmesi değildir. Çünkü mesleklerde ve meşreplerde ittihat mümkün olmadığı gibi caiz de değildir. Zira taklit yolunu açar ve “Neme lâzım başkası düşünsün” sözünü söylettirir.

Nitekim yüzyıllar önce bu topraklardan dünyaya seslenen Hz. Mevlânâ, Bediüzzaman gibi insanlığı İslâm ahlâkının himaye edici özelliğine ve güzel değerlerde ittifak etmeye dâvet etmiştir. Bugün burada, Hz. Mevlânâ’nın adını taşıyan bu güzel mekânda, bu iki büyük şahsiyetin ortak mesajını bütün dünyaya ilân ediyoruz.

İLÂHİYAT MASASI

1- İttihad-ı İslâm bütün inananların arasında fikir veya tatbikat olarak meydana gelen bir birliktir. Müslümanların teferruatta ihtilâf etseler de bunun temelde muhabbet ve ittihada engel olmadığını kavramaları ve aynı nihaî hedefe yani İ’la-i Kelimetullah hedefine yönelmeleridir.

2- Bu zamanın en büyük tehlikelerinden olan dinden uzaklaşma, materyalizm, sekülerizm ve terörizmin tahrip edici etkisine ve komünizm, masonluk ve ateizm cereyanlarına karşı, sayısı 2 milyarı aşan İslâm âlemini muhafaza; Şeair-i İslâmiyenin (İslâmı sembolize eden unsurların) serbestiyeti ve korunması İttihad-ı İslâm ile mümkündür.

3- İttihadın hedef ve maksadı âleme yayılmış şubeler ve merkezler hükmündeki İslâmî cemaat, cemiyet ve mabedleri birbiri ile irtibatlandırmak, bir nuranî silsile halinde medeniyet yolunda yücelme ve yükselme idealine arzu ve iştiyak uyandırmaktır.

4- İttihad-ı İslâm, Nebevî bir yöntemin esas alınmasını, yani sadece soğuk ve içeriksiz politik bir slogan yüzeyselliğinden çıkartılarak, içinin ahlâk, fazilet ve hikmetle doldurulmasını gerekli kılıyor. Bunlar Hazret-i Peygamber’in (asm) ahlâkını esas almak, Sünnet-i Seniyye’yi (asm) ihya etmek, başkalarına muhabbet etmek, zarar vermeyecekse nasihat etmek, imanî hakikatları aklî delillerle isbat etmek, inanmayanlara zorla değil ikna yöntemi ile yaklaşmak, araştırma faaliyetlerini sadece gerçeği bulma motivasyonu ile yapmak, ni-haî hedef olarak İ’la-yı Kelimetullah’ı almak ve bu zamanda İ’la-yı Kelimetullah’ın maddeten terakki ile olduğunu bilmektir.

5- İttihad-ı İslâmın Reisi Fahr-i Âlem (asm), manevî merkezleri Mekke ve Medine, üyeleri ve şubeleri bütün ilmî merkezler ve mescidler, meşrebi de muhabbettir.

6- İttihad-ı İslâm düşmanlık, cahillik ve fakirlikle mücadele eder. Çünkü bu üçü toplumu bölen ve karıştıran zararlı unsurlardır. Bunlara karşı san’at, eğitim ve birliği esas alır.

7- İttihad-ı İslâmın en önemli temelleri hürriyet, meşveret ve esaslarda ittifak etmektir.

8- İttihad-ı İslâma hizmet; kalplerin irtibatı ve nurlandırılması, İslâmî faziletlere sarılma, İslâmiyete hizmet için gayret, dünyanın rahatını terk, ihlâsla şahsî menfaatleri terk, iman eden herkese muhabbet ve fikirlerin uyuşması ile olur.

9- İttihad-ı İslâmın en önemli manileri ümitsizlik, doğruluğun ölmesi, düşmanlığa taraftarlık, Müslümanları birbirine bağlayan bağları bilmemek, baskı, şahsî menfaati öne çıkarmak, tembellik, nemelâzımcılık, gayretsizlik ve cahilliktir. Bütün bu engellere ümit, birlik ve dayanışma, doğruluğun hayat bulması, muhabbete taraftarlık, İslâmî hürriyet zemininde gerçek meşveret, toplumun menfaatini şahsî menfaatin üstünde tutmakla mukabele edilebilir.

TARİH MASASI

1- Kelime anlamı İslâm Birliği olan İtti-had-ı İslâm genel mânâda Müslümanlar arasında ticarî, kültürel, siyasî, hukukî her alanda birlik ve beraberliği ifade eder. Bediüzzaman Said Nursî, İttihad-ı İslâmı ‘Şarktan Garba Cenuptan Şimale uzanan bir silsile-i nuranî ile merbut bir daire’ olarak tanımlamıştır.

2- Bediüzzaman Said Nursî, Mutlâkiyet, İttihat ve Terakki ve Cumhuriyet olmak üzere yaşamış olduğu üç devirde de hep İslâm Birliği fikrini savunmuş ve Müslümanların kurtuluşunu bu fikrin hayata geçirilmesinde görmüştür. Bu fikrin hayata geçmesi için gayret sarf edenlerin çalışmalarını takdirle karşılayan Bediüzzaman, bunlardan birisi olan Yavuz Sultan Selim hakkında, 31 Mart Hadisesi münasebetiyle yargılandığı mahkeme olan Divan-ı Harbi Örfi’de ‘Sultan Selim’e biat etmişim. Onun İttihad-ı İslâmdaki fikrini kabul ettim’ diyerek Yavuz Sultan Selim’e ait “İhtilâf u tefrika endişesi/ Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni./ İttihadken savlet-i a’dâyı def’e çaremiz,/ İttihad etmezse millet, dağ-dar eyler beni” şiirini neşretmiştir.

3- İttihad-ı Muhammediye’ye dahil misin sualine: ‘Maaliftihar! En küçük efradındanım. Fakat, benim târif ettiğim vecihle ve o ittihaddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir, bana gösterin’ şeklinde cevap vererek İttihad-ı İslâmın bütün Müslümanları içine aldığını belirtmiştir.

4- Said Nursî Hazretleri 1911 senesinde Şam’daki Emeviye Camii’nde verdiği hutbesinde: ‘Bu zamanın en büyük farz vazifesi İttihad-ı İslâmdır’ sözüyle İslâm âleminin içinde bulunduğu parçalanmış durumdan ancak İttihad-ı İslâm düşüncesinin hayat bulmasıyla kurtulabileceğini ifade etmiştir.

5- Said Nursî İttihad-ı İslâmı hayata geçirmek için hayatının sonuna kadar gayret göstermiş bu çerçevede Halk Partisi Hükümetini: ‘Eğer şimdi, eski zaman gibi kahramancasına Kur’ân’a ve hakaik-i imana sahip çıkmazsanız, âlem-i İslâmın muhabbet ve uhuvveti yerine, dehşetli bir nefret; ve kahraman kardeşi ve kumandanı olan Türk milletine bir adavet etmesine sebebiyet verecek’ şeklinde ikaz etmiştir. Aynı şekilde, Demokrat Parti döneminde İslâm devletleriyle kurulan ittifakları desteklemiş ve memnuniyetini ifade etmiştir.

Bediüzaman Said Nursî, İttihad-ı İslâmın şartlarını da tesbit etmiştir. Bunlar:

l İslâm milliyetini esas almak;

l Şûrâ ve meşveret;

l Esaslarda ittifak etmektir. şeklinde sayılabilir.

6- Said Nursî bütün hayatı boyunca İttihad-ı İslâmı savunmuş, ırkçılığı, bölücülüğü çağrıştıran her türlü harekete karşı çıkmış ve İnnemel Müminine İhvetün (Müminler Ancak Kardeştirler Hucurat Sûresi 10) âyetini hayatına rehber etmiştir. Bugün onun İttihad-ı İslâm düşüncesine her zamankinden fazla ihtiyaç vardır. Çünkü İslâm âleminin içinde bulunduğu dağınık ve perişan durumdan kurtulabilmesi ancak Müslümanların birlik ve beraberliğinin sağlanması suretiyle onun çağrısına kulak vermekle mümkün olacaktır. Bu konuda kendisi gelecekten ümitvardır. Bizleri de gelecekten ümitvar olmaya dâvet etmektedir. Yazımızı Said Nursî’nin ‘Evet Ümitvar olunuz şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır’ sözüyle bitiriyoruz.

TOPLUM, SİYASET VE

YÖNETİM MASASI

İttihad-ı İslâm bütün Mü’minlerin aynı değerler etrafında birleşmesini ifade eden, Aynı Allah’a ve aynı peygambere inanan, kalpleri aynı muhabbetle dolu olan, güzel ahlâkı ve doğruluğu hedef edinen insanlar’ın zihniyet ve duygu birliğidir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle: “Bu ittihad âdet değil ibadettir ve bu zamanın en büyük farz vazifesidir”

O halde fert ve toplum düzeyinde mü’minlerde nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve haset, hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı mâneviyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir.

Bediüzzaman’a göre; Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir. O defineyi omuzunda taşıyanlar ne kadar kuvvetli olurlarsa maksada ulaşmak o kadar kolay olur.

Bediüzzaman’a göre ittihad, meslek ve meşreplerin birleştirilmesi değildir. Çünkü mesleklerde ve meşreplerde ittihat mümkün olmadığı gibi caiz de değildir. Zira taklit yolunu açar ve “Neme lâzım başkası düşünsün” sözünü söylettirir.

Müslümanlar arasındaki birlik ve beraberliği bozmak isteyen zındıka komiteleri, İslâmiyeti imha için İslâm memleketlerinde bilhassa Türkiye’de entrikalar çeviriyorlar, menfur plânlar tatbik ediyorlar ve ayrılık tohumları saçıyorlar. Bu tohumlar İslâmın bünyesinde derin yaralar açmaktadır. Bütün dünyaya yayılan bu dinsizlik ve sefahat akımlarına karşı tek çare Kur’ân hakikatlerine ve İttihat-ı İslâma sarılmaktır.

Dil, tarih, kültür ve coğrafî farklılıklardan dolayı ortaya çıkan mezhep ayrıklıklarını, ifsat komiteleri ittihad-ı İslâm aleyhinde kullanmaktadırlar. Bu komitelere karşı ehl-i sünnet, Aleviler ve diğer farklı gruplar birliklerini muhafaza etmelidirler. Bediüzzaman bu tehlikeye karşı şöyle seslenmektedir: “Ey ehl-i hak olan ehl-i sünnet ve cemaat! Ve ey Âl-i Beyt’in muhabbetini meslek ittihaz eden Aleviler! Çabuk bu mânâsız, hakikatsiz, haksız ve zararlı olan nizaı aranızdan kaldırınız”

İttihad-ı İslâmın önündeki engellerden bir tanesi de menfi milliyetçiliktir. Bediüzzaman milliyetçiliği müsbet ve menfi olarak ikiye ayırmaktadır. Müsbet milliyet toplum hayatında yardımlaşmaya ve dayanışmaya sebeptir ve İslâm kardeşliğini savunur. Menfi milliyet ise zararlıdır başkasını yutmakla beslenir. Avrupa tarihi bunun örnekleri ile doludur. İnsanların farklı milletler halinde yaratılması çatışmayı değil dayanışmayı, yardımlaşmayı ve ittihadı netice vermelidir.

Eğitim İttihad-ı İslâmı temin eden en önemli şartlardan birisidir. Bediüzzaman cehalet, yoksulluk ve ihtilâfın ittihada engel olduğunu söyleyerek bunu aşmanın yolu olarak san’at, marifet ve ittifakı önermektedir. Müslümanların cehaletinden faydalanan Batılılar onları birbirlerinin aleyhinde kışkırtmışlar ve çatıştırmışlardır. Cehaleti ortadan kaldıracak olan eğitim modelini ise Bediüzzaman şu şekilde beyan etmektedir: “Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir, aklın nuru funûn-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder.”

İttihad-ı İslâmın meydana gelmesi, Kur’ân âyetlerinde emredilen “Meşveret ve Şûrâ” hakikatlerinin hayata geçirilmesiyle ancak mümkün olacaktır. Böylece hem fikrî anlamda hem de devletlerin kendi içinde “Cumhuriyet” ve “Demokrasi” sistemlerinin hayata geçirilmesi mümkün olacaktır. Bediüzzaman Hazretleri, Amerika Birleşik Devletleri ve benzeri bir birliğin İslâm devletleri arasında da tesis edilebileceğini beyan ederek şöyle der: “Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi Cemahir-i Müttefika-i İslâmiye de meydana gelecektir. Nasıl fertler birbiriyle meşveret ederler; taifeler ve kıt’alar dahi bu şûrâyı yapmaları lâzımdır.”

Hatta Bediüzzaman, yirminci asrın sonlarında, kapitalist ve sosyalist ideolojiler arasındaki çatışmanın sona ermesi ile bütün insanlığın büyük bir tehlike ile karşı karşıya kaldığından söz etmektedir. Bu tehlike sadece Müslümanları değil, bütün insanlığı tehdit eden küresel bir ideolojidir. Bediüzzaman bütün insanî ve ahlâkî değerlere karşı savaş açan bu ideolojiye karşı sadece Müslümanları değil, başta Hıristiyanların hakikî ruhanileri olmak üzere yeryüzündeki bütün ehl-i tevhidi ittifaka dâvet etmektedir.

Nitekim yüzyıllar önce bu topraklardan dünyaya seslenen Hz. Mevlânâ, Bediüzzaman gibi insanlığı İslâm ahlâkının himaye edici özelliğine ve güzel değerlerde ittifak etmeye dâvet etmiştir. Bugün burada, Hz. Mevlânâ’nın adını taşıyan bu güzel mekânda, bu iki büyük şahsiyetin ortak mesajını bütün dünyaya ilân ediyoruz.

Nasıl ki bir saatin dakikalarını gösteren miller devrini tamamladıkça günler; günler devrini tamamladıkça aylar; o da devrini tamamladıkça mevsimler meydana gelir. Bunun gibi kalp dairesinde iman kemale erip muhkemleştikçe cemiyet hayatında Şeair-i İslâmiye ihya olur. Bu da insanlığa sulh ve huzur sağlayan bir medeniyet hediye eder. Bu devri müteakip bütün dünyada, İttihad-ı İslâmın temin ettiği muazzam bir güç dünya siyasetinde İslâm hakikatlarını tesis edecektir.

1.Masa

Katılımcılar:

Prof. Dr. Hakkı Polat

Prof. Dr. Yasin Aktay

Prof. Dr. Rahmi Örs

Yrd. Doç.Dr.Osman Özkul

Yrd Doç. Dr. Mehmet Fidan

Dr. Mahmut Bozan

İbrahim Kaygusuz

Av. Erdoğan Emir

Mahmut Özer (Sekreter)

2.Masa

Katılımcılar:

Prof. Dr. Şerafettin Gölcük

Prof. Dr. Dilaver Gürer

Prof. Dr. Bünyamin Duran

Yrd. Doç. Dr. Serdar Koç

Dr. Ahmet Hamamcı

Dr. Süleyman Koyuncu

Dr. Cafer Kayısıcı

Mustafa Tuzcu (Sekreter)

3.Masa

Katılımcılar:

Prof. Dr. İdris Mehmetoğlu

Doç. Dr. Mehmet İpçioğlu

Yrd. Doç. Dr. Cemalettin Güven

Yrd. Doç. Dr. Saffet Solmaz

Dr. Mehmet Polat

Mehmet Ali Türkmenoğlu

İsmail Karakaya

İsmail Ceylan (Sekreter)

SAİD NURSî’NİN ALARMINI VERDİĞİ DOMUZ GRİBİ!

DÜNYEVÎ HAYATIMIZI TEHDİT EDEN MADDÎ SALGINLARA KARŞI TEDBİR ALMAKLA BİRLİKTE; ASIL VE ÖNCELİKLİ OLARAK, EBEDÎ HAYATIMIZI TEHDİT EDEN KÜRESEL MANEVÎ SALGINA KARŞI TEDBİR ALMALI DEĞİL MİYİZ?

Yıl 1918.

Bu tarih, dünyada dehşetli salgın hastalıkların baş gösterdiği bir dönemdir.

Azımsanmayacak bir nüfus, İspanyol gribi ve sıtmanın pençesinde kıvranmaktadır.

Rusya’da 5 milyon sıtmalı vardır ve daha sonra bunların 60 bini ölecektir.

İspanyol gribi ise, 18 ay içinde 50 ila 100 milyon insanın ölümüne sebep olacak—sadece Çin’de 40 milyon, Hindistan’da 17 milyon insan bu gripten ölmüştür—ve “insanlık tarihinde bilinen en büyük salgın” olarak kayıtlara geçecektir.

Evet, o yıllarda gerçekten büyük bir felâket yaşanmakta ve salgını duyan toplumlar dehşete kapılmaktadır.

Şüphesiz Osmanlı’nın başşehri İstanbul’da da bu salgınlar konuşulmaktadır...

***

O yıllarda Bediüzzaman, I. Dünya Savaşında esir düşerek yaklaşık iki buçuk yıl kaldığı Rusya’dan firar ederek İstanbul’a gelmiştir. Ve o da bu salgınlardan söz etmektedir. Fakat onun bahsedişi farklıdır:

* “... İstanbul siyaseti İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır (saçmalar hâle getirir).” [Eski Said Dönemi Eserleri, Sünûhat, s. 496, (Aynı eserin 685. sayfasında ‘İspanyol nezlesi’ diye söz eder.)]

* “Maddiyyunluk (materyalizm), mânevî tâundur (salgındır) ki, beşere şu müthiş sıtmayı tutturdu, gazab-ı İlâhîye çarptırdı. Telkin ve tenkit kabiliyeti tevessü ettikçe, o tâun da tevessü eder.” (Hakikat Çekirdekleri, No: 108)

Görüldüğü gibi Bediüzzaman da, sıtma ve İspanyol gribi gibi hastalıklardan söz eder ama onun bahsedişi çok farklıdır. Özellikle “Maddiyyunluk (materyalizm), mânevî tâundur (salgındır)” sözü, oldukça dikkat çekicidir.

O, bu mânevî salgına, daha sonraki yıllarda şu satırlarla da dikkat çekecektir:

“Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor.”

İşte, büyük bir salgın gibi yeryüzüne dağılan bu hastalık, maddiyyunluktur, yani materyalizmdir, her şeyi maddede aramaktır, Allah’ı inkâr fitnesidir.

Ve Bediüzzaman’a göre asıl endişe edilmesi gereken salgın da budur. Nitekim takip eden yıllarda, bu manevî salgına karşı manevî bir reçete olarak telif etmeye başladığı Risâle-i Nur eserlerinden Hastalar Risâlesi’nde şöyle der:

“Eğer günahları düşünmüyorsan, yahut âhireti bilmiyorsan veya Allah’ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür; ondan feryad et.”

***

Peki niçin manevî salgın daha dehşetlidir?

Bediüzzaman; vücudunun her tarafını saran maddî bir hastalığın pençesinde kıvranmasına rağmen Rabbine sabır içerisinde şükreden, ancak hastalığı ibadetine mani olmaya başladığında Rabbinden şifa isteyen Hz. Eyyub’un (as) kıssasını zikrettiği Lem’alar isimli eserinin 2. Lem’a’sında şöyle der:

“Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın yaraları, kısacık hayat-ı dünyevîyesini tehdit ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. O münâcât-ı Eyyubiyeye, o hazretten bin defa daha ziyade muhtacız.”

Bütün peygamberlerin olduğu gibi, bir peygamber varisi olan Bediüzzaman’ın bakış açısı da imanla şekilleniyordu. Dolayısıyla onun önceliği, fani dünya değil, ebedî ahiret hayatı idi.

Onun bu bakış açısını, İkinci Dünya Savaşı yıllarında da görmek mümkün. O yıllarda insanlık büyük bir harbin içinde olmasına rağmen Bediüzzaman, çevresindeki kişilere savaş hakkında hiçbir şey sormaz, radyo dinlemez, gazete okumaz. Hatta onun bu hayret verici tutumu karşısında talebeleri şöyle sormaktan kendilerini alamazlar: “Acaba bundan (dünya savaşından) daha büyük bir hadise mi var?” Bediüzzaman’ın cevabı manidardır:

“Evet, bu Cihan Harbinden daha büyük bir hadise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet-i âmme dâvâsından daha ehemmiyetli bir dâvâ, herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hadise ve öyle bir dâvâ açılmış ki, her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek dâvâyı kazanmak için bilâtereddüt sarf edecek.

“İşte, o dâvâ ise, yüz bin meşâhir-i insaniyenin ve hadsiz nev-î beşerin yıldızları ve mürşidlerinin müttefikan, Kâinat Sahibinin ve Mutasarrıfının binler vaad ve ahdlerine istinaden haber verdikleri ve bir kısmı gözleriyle gördükleri şu ki:

“Herkesin, iman mukabilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, ‘maddiyyunluk tâunuyla’ çoklar o dâvâsını kaybediyor.”

İşte asıl endişe edilmesi gereken salgın budur. “Maddiyyunluk taunudur”, yani materyalizm salgınıdır.

Ve Bediüzzaman, eserlerinde hep bunun alarmını vermiş, hep bunun çarelerine dikkat çekmiştir.

(Yaratılış gerçeğini reddeden ve her şeyin kendi kendine meydana geldiğini vehmeden evrimci tabiatperest anlayışın, bugün hâlâ, soru kitapçıklarında yaratılış gerçeğini ortaya koyan soru metinlerine bile tahammül edemeyecek kadar azgınlaşarak zaman zaman kendini gösterdiği düşünüldüğünde, Bediüzzaman’ın daha o yıllarda “materyalizm salgını”na dikkat çekerek Risâle-i Nur’da imanî reçeteler sunmasının ne kadar yerinde ve isabetli olduğu anlaşılır.)

***

Avrupa’da doğan ve git gide dünyayı saran bu “materyalizm salgını”yla ilgili olarak enteresan bir tesbit daha yapar Bediüzzaman:

“Acaba firengistanın (Avrupa’nın) bu kadar harika terakkiyât-ı medeniyetiyle (medeniyetteki ilerlemeleriyle) ve kemâlât-ı fenniyesiyle (fenni gelişmeleriyle) ve insaniyetperverâne ulûmuyla ileri gittiği halde, o terakkiyat ve kemâlâta ve o ulûma bütün bütün zıt olan maddiyyunluk ve tabiiyyunluk (tabiatçılık) zulümâtında hınzırcasına (domuzcasına) saplanmalarında, hınzır etinin yemesinin medhali yok mudur? Soruyorum.” (9. Lem’a, Haşiye)

Enteresan bir soruydu bu?

Delilini de zikrediyordu tabiî:

“İnsan, beslendiği şeyle mizâcı müteessir olduğuna (etkilendiğine) delil, ‘kırk günde hergün et yiyen kasâvet-i kalbiyeye (kalp katılığı, merhametsizliğe) dûçâr olduğu’ darbımesel (atasözü) hükmüne geçmesidir.”

Evet, yediğimize içtiğimize dikkat!

Bediüzzaman, maddî hastalıklardan daha tehlikeli gördüğü dehşetli materyalizm salgınına kapılmayı, “domuzcasına bir saplantı” olarak nitelendiriyordu.

Biz de buradan mülhem, küresel ölçekte insanlığı tehdit eden asıl domuz gribi, ‘domuzcasına saplanılan materyalizm’dir desek abartmış olmayız her halde.

Öyleyse, dünyevî hayatımızı tehdit eden maddî salgınlara karşı tedbir almakla birlikte; asıl ve öncelikli olarak, ebedî hayatımızı tehdit eden bu küresel manevî salgına karşı tedbir almalı değil miyiz?

Çare ortada:

Küresel salgının küresel reçetesi, Risâle-i Nur eserleri.

[email protected]

BİR BEDİÜZZAMAN KLÂSİĞİ

Burada düşünmek

Burada konuşmak

Burada yazmak

Burada yaşamak yasaktı…

Ufuklar, alaca

Simalar mahzun

Vicdan kaskatı

Burada bilmek, yasaktı

Burada gülmek, yasaktı

Hatta… Burada ölmek…

Evet evet…

Burada ölmek.. yasaktı...

Burada, mezar bulmak…yasaktı!

Evliyalar diyarı.. bir memleket

Sultanlar şehri İstanbul.

Kıt’alara hükmeden

Osman’ın oğulları

Dedem Ertuğrul’un torunları…

Nebiyy-i Zişan’ın kutlu müjdesine mazhar

Feth-i Fatih’in yiğit evlâtları.

Eski teb’alarının hegemonyasında

İnim inim, inliyorlardı şimdi.

Bir iksir.. Bir çözüm… Bir teklif…

Ne derseniz deyin.

Bir reçete lâzımdı.

Bir şeyler yapmak gerekti.

Geç mi kalınmıştı…

Geç mi duyulmuştu?

Geç mi olmuştu.

Payitaht çökerdi… Ama..

Ama bu halkı…

Mutlaka bu halkı kurtarmak gerekti.

Öyle ya..

İnsanı yaşatacaksın ki. Devlet yaşasın.

Osman Oğulları yaşayacaktı.

Kurtuluşun reçetesi,

Bediüzzaman’ca bir

Münâzarât yazılacaktı!

Dünya kaynıyor, beşer şaşkın..

Manevî bir buhran… Sanki kıyamet,

Sanki toz duman.

Vatan telâşı, Bayrak telâşı,

İstiklâliyet… Ve…

İttihad-ı İslâm endişesi….

Bir elinde Kur’ân, bir elinde kılınç,

Doğunun sarp dağlarında,

Moskof’la vuruşurken.

Yaz Molla Habib!

Bu gâvurun gülleleri bizi öldürmez.

Görev verildi bize,

Kılıçlarımız düşmanı ezerken

Tebliğimiz coşacak…

Savaşın ortasında,

İşaratü’l-İ’câz yazılacak.

Hayatı özümsemek,

Dünyayı içselleştirmek,

Vahdete ulaşmak adına.

Ruhun kemale ermesi için…

Allah, Said’i yoklayacaktı…

Said’i deneyecekti.

Belki bunun için.. Bir uzlet

Bir inziva.. Bir riyazet,

Ve bir esaret!

Sibirya’da esirdi,

Sibirya’da esarette,

Riyaset tecelli edecekti!

Hakkın hatırı âlîdir,

Hiçbir hatıra feda edilmez.

Allah’a secde eden başlar,

Nikola’ya eğilmez!

Kosturma’da geçen, esaret akşamlarında,

Volga’nın, nazlı nazlı akışında, sen vardın.

Rusya’nın kızıl akşamlarında,

Anadolu hasretiyle yanardın..

Karanlık gecelerde,

Kurduğun zikir halkalarında…

İmam-ı Rabbani’ler… Gavs-ı Geylani’ler vardı.

Resul-i Zişan’dan aldığın müjdeyle tutuşurdun…

Vakit dardı… Vakit kısaydı… Vakit Ahirzamandı..

İ’la’yı Kelimetullah yolunda,

yapılacak çok şey vardı.

Bin yıldır rahnelenmiş,

darbelenmiş, kanatılmış

İslâmın kal’ası,

Kur’ân’ı yok etmeye yönelmiş,

Lord Gürzon belâsı.

Ruhunda volkanlar patlarken,

Yüreğinde İslâmın sancısı…

Âlem-i İslâma inen darbeleri,

En önce ruhunda hissediyordu.

Volga’nın derin sularını

Meleklerin kollarında geçiyordu.

Dersaadet’te çalışır

Şark’ta tatbik ederdi.

Sıkıldıkça İstanbul’da, hemşehrilerine dönerdi.

İsterdi ki onların

Zihni melekeleri gelişsin.

Şarkın saf, iffetli çocukları

Medreset’üzzehra’da eğitilsin.

Anlamadılar onu

Anlamadılar bir türlü.

Yahut, anlamak istemediler.

Ve bir gün,

Karışmıştı İstanbul,

Kararmıştı Ankara.

Bu sebeple olsa gerek

Dönmüştü, Gitmişti Van’a.

Ama… ama, Onu bir şaki

Bir haydut, bir münzevi

Gibi yolladılar sürgüne.

Ah Vatan… Ah Anadolu.

Burada olsun da

Neresi olursa olsundu.

Zira; o, Anadolu’nun

Anadolu onundu.

Manevî âlemden

Yeni bir ilham geliyordu,

Anadolu’nun göbeğinde

Risâle-i Nur doğuyordu.

Isparta’nın gözetleme evleri

Afyon’un soğuk hücreli, hapishaneleri…

Aratır olmuştu, adeta ona, Rusya’daki

Esaret günlerini…

Şakır şakır buz tutardı parmaklık.

Yer buza keserdi, tavan buz olur.

Yatak buz olur.. Yorgan buz olur.

Direnmek ne mümkün,

Dayanmak ne zor!

Bir de yemekteki zehir… Ah zehir…

Bu kaçıncı zehir?

Aşı yapıyoruz derler…

Hastalık icad ederler

Zehir şırınga ederler…

Ah kolum….

Omuz başlarım!

Dayanılmaz sancılar..

Dayanılmaz acılar..

Yaş ilerler, vücut zayıflar.

Soğuklara dayan….

Hücrelere dayan…

Zehirlere dayan…

Dayan Said’im, Allah seninle!

Dayan Said’im, Allah sabredenlerle!

Aylarca, yıllarca hasretiyle

Yanıp tutuştuğu

Vatan… Vatan bu muydu?

Kaçıralım gel seni, Mısır’a

Mekke’ye… Hicaz’a.

Nereye istersen….. Yok… Yok….

Ben oralarda olsam bile

Oralarda doğsam bile,

Buraya gelmem lâzımdı.

Benim… Benim burada olmam lâzımdı.

O severdi… Savaşın ortasını…

O severdi, ateşin korunu.

O severdi oyunun zorunu

Küfür nerede şiddetliyse o,

Orada olmalıydı.

O burada kalmalıydı.

Varsın yerim zindan olsun

Varsın yerim mahpus olsun.

Bu milletin, imanını selâmette görürsem

Cehennem alevleri,

Bana gül, gülistan olsun!

Onun gibi seven oldu mu, bu memleketi

Sevebildi mi kimse onun gibi?

Sevebildik mi onun gibi?

Ebu Zer gibi işkencelere katlandı

Ekmeksiz yaşardı ama,

Hürriyetsiz yaşamazdı.’

Küfrün karşısında dimdik

Ayaktaydı. Gün olur;

Bir sözle Nemrut’u yakar.

Yasaklara beş para kıymet vermez.

Bu sarık bu başla birlikte çıkar…’

Firavun kahroldu… Nemrut kudurdu!

Anadolu’dan doğan güneş,

Asrın Bedii’si… Risâle-i Nur’du!

Bu dâvâ Hak’tır.!

Bu dâvâ bakî kalacaktır!

Emin olun.

En yüksek gür sadâ ,

Onun sadâsı,

İslâmın sadası olacaktır!

Tek kanatla uçulmaz

Halkla aydını barıştırıp birleştirmek.

Bu, onun ilk içtimâî icraatıydı. Haçlı ordularının asırlarca saldırarak silâhla yapamadığını, Haçlı ruhu şimdi hile ile yapmaya çalışmış; bunun neticesinde de Osmanlı aydınını kafa ve kıyafet yönünden kendine benzetmeyi başarmıştı.

Tanzimat kafalı Osmanlı aydını, Avrupâî hâllerle dinî, millî hasletler arasında bir fark göremeyip Avrupâî hâlleri yaşamaya meyledince halk bu hareketleri hoş karşılamamış ve karşı çıkmıştı. Bunun üzerine aydınlar halkı küçümseyerek onu kendine benzetmeye çalışınca, halk da buna dinî-millî hasletlerini muhafaza ederek mukàbele etmiş, o zaman da halk-aydın çatışması başlamıştı.

Zamanla sınırlarımızı bir Haçlı ordusu gibi saran ve batıdan doğuya yayılan bu içtimâî yara; şehirlere, kasabalara köylere, hattâ hânelere kadar sirâyet etmiş ve devlet-millet bütünlüğü çatlamaya başlamıştı.

Bu çatışmayı ve çatlamayı fırsat bilen bâzı münafık mizaçlı insanlar, İslâm dininin fakir, fukara dini olduğunu, ona bağlı kalındığı müddetçe geri kalmışlıktan kurtulmanın mümkün olmadığını söyleyerek bu fikirlerini aydınlara mâl etmişlerdi. Bunlara karşı, “Ey insafsızlar! Bütün âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek, ışıklandıracak vasıflara sahip olan İslâmiyeti nasıl dar buldunuz ki, onu fukaralara ve mutaassıp bâzı hocalara tahsis ederek, Müslümanların yarısını İslâmın dışındaymış gibi göstermeye çalışıyorsunuz?” diye haykırdı.

Molla Said, ilk iş olarak birbirinden kopan ve birbirini iter hâle gelen bu ikiiçtimâî ucu, yâni halkla aydını tekrar birbirine bağlamaya ve içtimâî bir bütünün tabiî devamı hâline getirmeye çalışıyordu.

Bu çaba, iki unsurun birini diğerine tercih etmek veya birini feda etmek değil, uçları kendi şartları içinde birbirine yaklaştırma, birbirini kabullenip saygı gösterme, birbirini anlama, anlayamadığı hâllere tahammül ederek birleştirip bütünleştirme gayretiydi.

Bunun için önce, köşk ve konaklarda yapılan ağniyâ sohbetlerinin halka açılmasını sağladı. Ondan sonra aydınlarla beraber bu sohbetlere katılan köylü ve halk temsilcileri de yapılan konuşmaları dinleyip fikirlerini söylemeye başladılar.

İştirak arttıkça sohbetler sıklaştı ve çeşitlendi. Halkın sevgisi, sohbetlerde faydalı konuşmalar yapıp münâzarâları kazananlardan tarafa yönelince, sohbet meclisleri zamanla medreselerle mekteplerin rekàbet meydanı hâline geldi.

Molla Said hemen hemen bütün sohbetlere ve toplantılara katılmasına rağmen, bu rekabete katılmadı ve taraftar olmadı. Sâdece kendisine sorulan sorulara cevap vermekle iktifa etti. Bu hâli bile, onun, mektep ve medreselerden fazla ilgi toplayıp sevgi kazanmasına yetti.

Bunun üzerine, varlıklarını halkın alâkasına ve yardımına borçlu olan medreseler ve mektepler Molla Said’in şahsını hedef olarak seçtiler. Medreseliler, dinî ilimlerde onu ilzam etmenin mümkün olmadığını biliyorlardı. Onun için meydan mekteplilere kaldı.

Mektepliler, gerek hususî sohbetlerde gerekse münâzarâ ve münâkaşalarda, Molla Said’in bilgi sahasının dışında olduğunu düşündükleri matematik, mantık, fizik, kimya, astronomi, jeoloji dallarında problemler, zihin hesapları, formüller ve fennî bilgiler sormaya başladılar.

Matematik, fizik ve mantık sorularını zihnen hesaplayıp hemen cevap veren Molla Said, diğer dallarda sorulan sorulara da, o derslerin kitaplarını alıp çalışarak kısa zamanda cevap verdi.

Kendilerinin, aylar, hattâ yıllarca çalışarak ancak öğrendikleri konu ve kitapları Molla Said’in birkaç gün içinde ezberleyerek her sorularına doğru cevaplar verdiğini gören mektepliler, onun zekâ ve bilgisi karşısında daha fazla ezilmemek için, onunla karşılaşmaktan kaçmaya başladılar. Buna rağmen fizik, kimya, matematik, mantık, felsefe, târih, coğrafya, biyoloji, jeoloji, astronomi gibi fen ve sosyal ilimlere ilgi duymaya devam eden Molla Said, bilhassa Tahir Paşanın zengin kütüphânesinden de istifâde ederek, bu sahalarda en az mektepli hocalar kadar bilgi ve tecrübe sahibi oldu.

Molla Said’in bu sahadaki başarısını takdirle karşılayan bâzı hoca ve talebeler, kendisinden ders almak istediler. Molla Said onlara ders vermeye başlayınca, kısa zamanda etrafında bir hayli talebe birikti. Fakat o, bu hâli kıskanan hocaların yeni bir fesat ve fitne hareketine başlamalarına fırsat vermemek için yer yokluğunu bahane ederek ders vermeyi bıraktı.

Molla Said bu münâzarâ, münakaşa, sohbet ve dersler sırasında, aydını Haktan da, halktan da uzaklaştıran şüphelerin ve inkârın kaynağını buldu: ilim!

Zamanın ilim adamları dinden, din adamları da ilimden bîhaberdi. Bu eksiklik onları zamanın şartlarından ve insanların ihtiyaçlarına cevap vermekten uzaklaştırıyordu. Çünkü, ilimsiz din insanları cehâlete, dinsiz ilim de felâkete götürüyordu. Saadet, ancak din ilimleri ile fen ilimlerinin birlikte okutulduğu yeni eğitim yuvaları kurup insanları dinî ve fennî yönden eğitmekle mümkündü.

Bu yalnız Doğunun ve Osmanlının değil, bütün İslâm âleminin derdiydi. Çâresi de ancak çift yönlü eğitim yapan okullar açmakla mümkündü. Ama İslâm âlemi henüz böyle bir çâre arayışına başlamamıştı. Molla Said, sadece Mısır’da bu şekilde eğitim yapan El-Ezher isimli bir eğitim merkezinin varlığını biliyordu.

Bunları müşâhede ettikten sonra kütüphânedeki kaynaklardan Ezher Üniversitesinin sistemini inceleyen Molla Said, İslâm dininin hakikatlarını, fen ilimlerinin ışığında zamanın şartlarına uygun olarak öğretecek yeni bir eğitim sistemi geliştirmeye karar verdi.

[email protected]

Ziya Paşanın farkı

Risâle–i Nur'dan bir nükte:

Siyah Dutun Bir Meyvesi

[O mübarek dut başında Eski Said, Yeni Said lisanıyla söylemiştir.]

Muhatabım Ziya Paşa değil, Avrupa meftunlarıdır.

Mütekellim (konuşan) nefsim değil, tilmiz–i Kur'ân nâmına kalbimdir.

Geçen sözler hakikattır; sakın şaşma, hududundan hazer aşma,

Ecanib (ecnebi) fikrine sapma, dalâlettir kulak asma, eder elbet seni nâdim (pişman.)

(17. Sözün İkinci Makamı)

Avrupa ikiye ayrılır;

Osmanlı aydınları da öyle

Namık Kemâl, Şinasi, Agâh Efendi ve Prens Sabahaddin gibi Ziya Paşa da Jön Türkler'in mutedil kısmına dahildir.

"Ahrâr–ı Osmaniye"yi teşkil ettikleri 1865 senesinden sonra ara ara şiddetlenen istibdadın baskısına dayanamayarak Avrupa'ya kaçmak mecburiyetinde kalan bu zâtlar, diğer bazı Jön Türkler gibi "Avrupa meftunu" olup kendi öz değerlerinden kopmadılar.

Ziya Paşa ve arkadaşları, "Herşeyin iyisine bak" prensibiyle hareket ettiklerinden, Avrupa'da gelişen hürriyet, meşrûtiyet (demokrasi), anayasa, kànun hakimiyeti, fen ve san'at gibi insan merkezli medeniyet projelerine baktılar, bunlardan ülke ve millet olarak nasıl istifa edebileceğimizi anlamaya ve ardından anlatmaya koyuldular.

Bu kabiliyetli şahsiyetler, hürriyet ve meşrûtiyete dair fikirlerini daha çok Paris ve Londra matbaalarında basılan İbret, İntibah ve Hürriyet isimli gazetelerle ilân ettiler.

Ne var ki, son derece hassas davranmalarına rağmen, yine de yanlış anlaşılmaktan kurtulamadılar. Yeni Osmanlıların (Jön Türkler) hemen tamamı aynı kefeye konularak "Avrupa meftunu" olmakla itham edildiler.

Haliyle, Ziya Paşa gibi valilik, gazetecilik, yazarlık yapmış basiretli âlim, şâir, edib bir şahsiyet de aynı ithamdan nasibini aldı. Şiirlerinde millî ve kudsî değerlere hararetle sahip çıkmasına ve "Efkâr–ı Frenge tebaiyet"i şiddetle tenkit etmesine rağmen, onu Freng mukallidi, hatta mason olmakla itham edenler bile oldu.

Bediüzzaman Said Nursî ise, Namık Kemâl gibi Ziya Paşayı da Jön Türklerin bozuk kısmından ayırdı. Onların istibdadın karşısındaki merdane duruşları ile hürriyet, meşrûtiyet ve kànun hakimiyeti hakkındaki temel fikirlerini doğru ve samimî buldu. Bundan dolayı da, uğradıkları haksız hücûmlar karşısında bu basiretli edipleri zaman zaman savunma ihtiyacını duydu.

Doğru olan yaklaşım tarzı da budur zaten.

İşte, "Siyah dutun bir meyvesi" başlıklı yarı manzum ifadelerinde de, ölçüsüz, ayarsız–kantarsız şekilde Batı dünyasına nazar ederken şaşkına dönen, haddini–hududunu aşan, hatta ecnebi fikrine saparak dalâlete düşen bir kısım "Avrupa meftunları"na seslenen Said Nursî, Ziya Paşayı bu gürûha dahil etmediğini, onun gibi samimî hürriyet taraftarlarını istisna tuttuğunu gayet veciz bir şekilde ortaya koymuş.

Evet, iyisini fenâsından ayıran ve "Avrupa ikidir" diyerek mese–leye toptancı bir nazarla bakmadığını gösteren Üstad Bediüzzaman, sırf milletin menfaati icabı Avrupa'ya bakan Osmanlı aydınlarını da böylece ikiye ayırmaktadır.

İşte bu hakperest ölçü ve kıstaslar sebebiyledir ki, Ziya Paşa, Prens Sabahaddin, Mizancı Murad ve Namık Kemâl gibi "ehl–i kemâl" zâtları Jön Türklerin bozuk kısmından ayırıyor ve "Muhatabım Ziya Paşa değil, Avrupa meftunlarıdır" diyerek kendine has bakış tarzını bir anlamda tarif etmiş oluyor.

ZİYA PAŞA KİMDİR?

Asıl ismi Abdülhamid Ziyaüddin olan Ziya Paşa hakkında ağırlıklı olarak nakledilen bilgilere göre, 1829 İstanbul doğumlu olduğu, babasının ise Galata'da gümrük memurluğu yapan Erzurum İspirli Feridüddin Efendidir.

İlim tahsilini ve yabancı dil eğitimini büyük bir başarıyla tamamlayan Ziya Paşa, şiire olan merakı sebebiyle şairlerin divanlarını okuyup incelemeye meyletti. Birikimleri ve özel gayreti sayesinde kendisi de zamanın güçlü şairlerinden biri oldu. 1965'te Yeni Osmanlılar Cemiyetine katıldı.

Uzun yıllar Sadaret'te (Başbakanlık) ve Saray'da (Saltanat) kâtiplik, memurluk yapan Ziya Paşa, muhtelif aralıklarla Zaptiye Müsteşarlığı, Kıbrıs, Amasya ve Canik (Samsun) Mutasarrıflığı görevlerinde bulundu. Bir müddet Avrupa'ya gitmek zorunda kaldı; geldikten sonra ise, Sultan Abdülhamid'in ilk yıllarında Namık Kemâl ile birlikte Kânun–i Esasi'yi hazırlamakla meşgul oldu.

93 Harbi (1878) esnasında önce Suriye, ardından Konya ve son olarak da Adana valiliğine atandı. Ziya Paşa, 18 Mayıs 1880'de Adana'da vefat etti.

ZİYA PAŞANIN ESERLERİ

VE UNUTULMAZ SÖZLERİ

Tarih ve Edebiyatın muhtelif dallarında kıymetli eserleri (Eş'ar–i Ziya, Harabât, Zafernâme, Endülüs Tarihi, Emil, Tartuffe, Engizisyon Tarihi) bulunan Ziya Paşanın, bir de unutulmaz öyle söz ve beyitleri vardır ki, kolayca anlaşılmalarına rağmen, taklit edilmesi pek mümkün görünmüyor. Edebiyat literatüründe buna "sehl–i mümteni" denilir.

İşte, o harika sözlerden bir demet:

Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz

Şahsın görünür rütbe–i aklı eserinde

Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir

Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir

İdraki meâli bu küçük akla gerekmez

Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.

İncinmemek istersen eğer mülk–i fenada

Bir kimseyi incitmemeğe hasr–ı meram et

İnsana sadakat yakışır görse de ikrah

Yardımcısıdır doğruların Hazret–i Allah

Ziya Paşa (1829–1880)

Said Nursî'nin "Basiretli ve hiss-i kablelvukù sahibi dâhî siyasîler ve hârika edibler" diye bahsettiği şahsiyetlerden biri de hiç şüphesiz Ziya Paşadır. Onlar, istikbâlde gelecek dehşetli bir istibdadı hissetmişler ve buna karşı çetin bir mücadelenin içine girmişler. Maksatları doğru, fakat bazan yanlış hedefe vurmuşlar. (Kastamonu Lâhikası, s. 50)

M. Latif SALİHOĞLU

15.05.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Elif Eki

  (08.05.2009) - İkinci haftaya girerken

  (01.05.2009) - Yeniden Bismillah!

  (30.04.2009) -

  (30.04.2009) -

Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim - Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl
Reklam Linkleri: Risale Yorum- Risale Çocuk- Oktay Usta - Euro Nur - Fıkıh İnfo- Ahmet Maranki- Cevşen - Yeni Asya Barla - Makdis