Lem'alar - page 479

düzeltmek gerektir ki, o ilâcı bulmakta en kısa yol, bu
maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana
gösterdiği aczin ve zaafın penceresiyle, bir kadîr-i zülce-
lâl’in kudretini ve rahmetini tanımaktır.
evet,
Allah’ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında
vardır. Allah’ı tanıyanın dünyası nurla ve manevî sürurla
doludur; derecesine göre, iman kuvvetiyle hisseder. Bu
imandan gelen manevî sürur ve şifa ve lezzet altında, cüz’î
maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.
DOKUZUNCUDEVA
ey Hâlık’ını tanıyan hasta! Hastalıklardaki elem ve te-
vahhuş ve korkmak ise, hastalık bazen ölüme vesile oldu-
ğu cihetindendir. ölüm, nazar-ı gaflet ve zahirî cihetinde
dehşetli olduğundan, ona vesile olabilen hastalıklar kor-
kutuyor, telâş veriyor.
Evvelâ
: Bil ve kat’î iman et ki,
ecel mukadderdir, ta-
gayyür etmez.
Çok ağır hastaların başında ağlayanlar ve
sıhhatleri yerinde olanlar ölmüşler, o ağır hastalar şifa bu-
lup yaşamışlar.
Saniyen
: ölüm, sureten göründüğü gibi dehşetli değil.
Çok risalelerde gayet kat’î, şeksiz, şüphesiz bir surette,
kur’ân-ı Hakîmin verdiği nurla ispat etmişiz ki, ehl-i iman
için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem
dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan
ubudiyetten bir paydostur. Hem öteki âleme gitmiş yüz-
de doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir
Lem’aLar | 479 |
Y
irmi
B
eşinci
l
em
a
kul olduğunu unutarak bakma.
nur:
parıltı, ışık.
paydos:
ara verme, istirahat.
rahmet:
acıma, merhamet etme,
esirgeme.
saniyen:
ikinci olarak.
sıhhat:
hasta olmama, sağlık,
esenlik.
suret:
biçim, tarz.
sureten:
suretçe, biçimce, görü-
nüşte.
sürur:
sevinç, mutluluk.
şeksiz:
şüphesiz.
şifa:
hastalıktan kurtulma, iyi-
leşme, sağlığına kavuşma.
tagayyür:
değişme, başkalaşma.
talim:
öğretme, yetiştirme.
talimat:
talimler, eğitimler.
telâş:
şaşkınlıktan doğan karışık-
lık.
terhis:
serbest bırakma.
tevahhuş:
korkulu bir şekilde
emin olmayarak bakma.
ubudiyet:
kulluk.
vazife-i hayat:
hayat vazifesi.
vesile:
vasıta, aracı.
zaaf:
zayıflık, güçsüzlük.
zahirî:
dış görünüşteki, görünen.
acz:
zayıflık, güçsüzlük.
ahbap:
dostlar.
akraba:
yakınlar, hısımlar.
belâ:
musibet, sıkıntı.
cihet:
yön.
cüz’î:
küçük.
dehşetli:
korkunç, ürkütücü.
deva:
ilâç, çare.
ecel:
her canlının Allah tara-
fından takdir edilen ölüm
vakti.
ehl-i iman:
Allah’a ve Al-
lah’tan gelen her şeye inanan
insanlar, iman sahipleri,
mü’minler.
elem:
dert, üzüntü, maddî ma-
nevî ıztırap.
evvelâ:
birinci olarak, ilk önce.
gaflet:
gafillik, sorumsuzluk,
Allah’tan uzaklaşıp nefsinin ar-
zularına dalmak.
gayet:
son derece, çok.
Hâlık:
her şeyi yoktan var
eden, yaratıcı; Allah.
iman:
inanç, itikat.
imtihan:
sınav, sınama, Al-
lah’ın sıkıntı, hastalık, fakirlik
gibi çeşitli şekillerde kullarını
denemesi.
Kadîr-i Zülcelâl:
sonsuz haş-
met ve büyüklük sahibi, her
şeye gücü yeten Allah.
kat’î:
kesin.
kudret:
kuvvet, iktidar.
Kur’ân-ı Hakîm:
her ayet ve
suresinde sayısız hikmet ve
faydalar bulunan Kur’ân.
külfet:
zahmet, sıkıntı.
manevî:
manaya ait, maddî
olmayan.
mukadder:
Allah tarafından
ezelde takdir olunmuş, belir-
lenmiş.
nazar-ı gaflet:
gaflet nazarı,
Allah’ı, ahireti ve kendisinin
1...,469,470,471,472,473,474,475,476,477,478 480,481,482,483,484,485,486,487,488,489,...1406
Powered by FlippingBook