Lem'alar - page 624

evet, vahdetülvücuttan bahseden, fikren serâdan sü-
reyya’ya çıkarak, kâinatı arkasında bırakıp nazarını Arş-ı
Âlâya diken, istiğrakî bir surette kâinatı madum sayıp her
şeyi doğrudan doğruya kuvvet-i imanla Vahid-i ehad’den
görebilir. Yoksa, kâinatın arkasında durup kâinata bakan
ve önünde esbabı gören ve ferşten nazar eden, elbette
esbap içinde boğulup tabiat bataklığına düşmek ihtimali
var. Fikren Arşa çıkan, Celâleddin-i rumî gibi diyebilir:
“kulağını aç! Herkesten işittiğin sözleri, fıtrî fonograflar
gibi, Cenab-ı Hak’tan işitebilirsin.” Yoksa, Celâleddin gi-
bi bu derece yükseğe çıkamayan ve ferşten Arşa kadar
mevcudatı âyine şeklinde görmeyen adama “kulak ver,
herkesten kelâmullahı işitirsin” desen, manen Arştan fer-
şe sukut eder gibi, hilâf-ı hakikat tasavvurat-ı batılaya gi-
riftar olur.
(2)
m
ÜÉn
Hr
Qn
’r
G u
Ün
ôp
dn
h p
ÜGn
ôt
à?p
d Én
e @
(1)
n
¿ƒo
Ñn
©r
?n
j r
ºp
¡p
°Vr
ƒn
N ?/
a r
ºo
gr
Qn
P s
ºo
K *G p
?o
b
p
?Én
ãr
en
’r
G p
ân
¡n
HÉn
°ûo
e r
øn
Y r
ân
gs
õn
æn
Jn
h o
¬o
JGn
P p
?Én
Ñr
°Tn
’r
G p
øn
Y ¢n
Ss
ón
?n
J r
øn
e n
¿Én
ërÑ°oS
(3)
n
ƒo
g s
’p
G n
¬ '
dp
G n
B’n
h o
¬o
dn
Ón
L s
?n
L o
¬o
JÉn
j'
G =/
¬p
às
«p
Ho
ƒHo
Q '
¤n
Y n
óp
¡n
°Tn
h o
¬o
JÉn
Øp
°U
Sa i d Nu r s î
Bir suale Cevap
Mustafa sabri ile Mûsa Bekûf’un efkârlarını muvazene
etmek için vaktim müsait değildir. Yalnız bu kadar derim
ki:
Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor. Mustafa sabri ger-
çi müdafaatında Mûsa Bekûf’a nispeten haklıdır;
arş:
göğün en yüksek katı.
arş-ı Âlâ:
en yüce İlâhî makam.
âyine:
ayna.
Cenab-ı Hak:
Allah.
derece:
ölçü.
efkâr:
düşünceler, fikirler.
esbap:
sebepler.
ferş:
yeryüzü, dünya.
fikren:
fikir ile, düşünerek.
fıtrî:
tabiî, yaratılıştaki.
fonograf:
sesleri kaydeden ve
kaydedilmiş sesleri çalan cihaz.
giriftar:
tutulmuş, düşkün.
hilâf-ı hakikat:
gerçeğe zıt.
ifrat:
aşırı gitme.
ihtimal:
olabilirlik.
istiğrakî:
Allah aşkıyla dünyayı
unutup bütün bütün kendinden
geçme hâli.
kâinat:
bütün âlemler, varlıklar.
kelâmullah:
Allah’ın kelâmı.
kuvvet-i iman:
iman kuvveti.
madum:
yok.
manen:
mana itibarıyla, manaca.
mevcudat:
var olan her şey, mah-
lûklar.
muvazene:
mukayese.
müdafaat:
savunmalar.
müsait:
uygun.
nazar:
bakma.
nispeten:
nispetle, kıyaslayarak.
serâ:
Arz, yeryüzü.
sual:
soru.
sukut:
düşme.
suret:
biçim, tarz.
Süreyya:
Ülker yıldızı.
tasavvurat-ı batıla:
batıl ve
sapık düşünceler.
tefrit:
tersine aşırılık, ifratın
zıddı.
Vahdetülvücut:
varlıkta birlik,
varlığın bir ve tek olduğu dü-
şüncesi, “Yalnız Allah var gerisi
hayal” diyen anlayış.
Vahid-i ehad:
bir olan ve bir-
liği her bir şeyde tecelli eden
Allah).
vakit:
zaman.
1.
De ki: “Kitabı indiren Allah’tır. Sonra da onları daldıkları batakta bırak, oyalanadursunlar.
(En’am Suresi: 91.)
2.
Rabbü’l-Erbab olan Allah’ı anlatmak, topraktan halk olunan insanın haddine mi düşmüş-
tür?
3.
Zatı benzerlerden mukaddes ve sıfatları başkalarının mümaseletinden münezzeh olan, ayet-
leri rububiyetine delâlet eden, şanı yüce olan ve Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunma-
yan Zatı her türlü noksan sıfâttan ve kusurdan tenzih ederiz.
Y
irmi
S
ekizinci
l
em
a
| 624 | Lem’aLar
1...,614,615,616,617,618,619,620,621,622,623 625,626,627,628,629,630,631,632,633,634,...1406
Powered by FlippingBook