Mektubat - page 131

menfaati için, kendime dahi acımıyorum, elîm müteessir
olmuyorum. Çünkü dünyada kalsaydı, on senelik mu-
vakkat elemle karışık bir evlât muhabbeti temin edecek-
ti. eğer salih olsaydı, dünya işinde muktedir olsaydı, bel-
ki bana yardım edecekti. Fakat vefatıyla, ebedî cennette
on milyon sene bana evlât muhabbetine medar ve sa-
adet-i ebediyeye vesile bir şefaatçi hükmüne geçer. el-
bette ve elbette, meşkûk, muaccel bir menfaati kaybe-
den, muhakkak ve müeccel bin menfaati kazanan, elîm
teessürat göstermez, me’yusâne feryat etmez.
ÜÇÜNCÜ NOkta
Vefat eden çocuk, bir Hâlık-ı rahîm’in mahlûku,
memlûkü, abdi ve bütün hey’etiyle onun masnuu ve
ona ait olarak ebeveyninin bir arkadaşı idi ki, muvakka-
ten ebeveyninin nezaretine verilmiş. peder ve valideyi
ona hizmetkâr etmiş. ebeveyninin o hizmetlerine muka-
bil, muaccel bir ücret olarak, lezzetli bir şefkat vermiş.
Şimdi, binden dokuz yüz doksan dokuz hisse sahibi
olan o Hâlık-ı rahîm, mukteza-i rahmet ve hikmet ola-
rak, o çocuğu senin elinden alsa, hizmetine hatime ver-
se, sûrî bir hisse ile, hakikî bin hisse sahibine karşı şek-
vayı andıracak bir tarzda me’yusâne hüzün ve feryat et-
mek, ehl-i imana yakışmaz, belki ehl-i gaflet ve dalâlete
yakışıyor.
Mektubat | 131 |
o
n
Y
edinci
m
ekTup
muktedir:
güçlü, kuvvetli.
mukteza-i rahmet ve hikmet:
rahmetin ve hikmetin bir gereği,
Allah’ın rahmet ve hikmetinin bir
gereği.
muvakkat:
geçici.
muvakkaten:
geçici olarak.
müeccel:
ertelenmiş, sonraya bı-
rakılmış.
müteessir olma:
üzülme, etki-
lenme.
nezaret:
gözetim, bakım.
peder:
baba.
saadet-i ebediye:
sonsuz mutlu-
luk.
salih:
dindar, dinin emirlerine
uyan.
sûrî:
görünüşte, şeklî, şeklen.
şefaatçi:
günahların bağışlanması
için vesile olan.
şefkat:
içten ve karşılıksız mer-
hamet, sevgi.
şekva:
şikâyet.
teessürat:
teessürler, üzüntüler.
temin etmek:
sağlamak.
valide:
anne.
vefat eden:
ölen.
vefat:
ölüm.
vesile:
vasıta, aracı.
abd:
kul.
dalâlet:
iman ve İslâmiyetten
ayrılmak, azmak, sapmak.
ebedî:
sonsuz, sürekli, de-
vamlı.
ebeveyn:
anne-baba.
ehl-i gaflet:
dünyaya daldı-
ğından dolayı ahiretin farkın-
da olmayan, unutan.
ehl-i iman:
mü'minler, ina-
nanlar, Allah’a ve her şeyin
Allah’tan geldiğine inanan
kimseler.
elbette:
kesinlikle, her hâlde.
elem:
üzüntü, acı.
elîm:
çok acı verici, acıklı.
evlât:
çocuk.
feryat:
şikâyet, bağırıp çağır-
ma.
hakikî:
gerçek.
Hâlık-ı Rahîm:
sonsuz mer-
hamet ve şefkat sahibi yara-
tıcı, Allah.
hatime:
son.
hey’et:
şekil, yapı.
hisse:
pay.
hizmetkâr:
hizmetçi.
hükmüne geçmek:
yerine
geçmek.
hüzün:
keder, gam, üzüntü.
mahlûk:
Allah tarafından ya-
ratılmış varlık.
masnu:
sanatla yapılmış var-
lık.
medar:
vesile, sebep.
memlûk:
köle, kul.
menfaat:
fayda, yarar.
meşkûk:
şüpheli.
me’yusâne:
ümitsizce.
muaccel:
peşin, hemen veri-
len.
muhabbet:
sevgi.
muhakkak:
kesinlik kazan-
mış.
mukabil:
karşılık.
1...,121,122,123,124,125,126,127,128,129,130 132,133,134,135,136,137,138,139,140,141,...1086
Powered by FlippingBook