Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 12 Temmuz 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Görüş

Din, hayatın hayatıdır

Geçmiş zamanda, Cumhurbaşkanı, “Devlet, ibadet hayatını sınırlayabilir” demişti. Önce dinî inanç nedir, sorusundan başlarsak, daha doğru olur. Dinî inanç, kişinin dinî bilgi, dinî düşünce ve anlayışıyla sıkı bir ilişki içindedir. Dinî inancı hangi açıdan ele alırsak alalım, insanları mutluluğa sevk eden en önemli unsurdur. İsterse bu hak din olsun, isterse batıl veya muharref dinler olsun, her insan, problemleri karşısında daha güçlü maddî ve manevî ihtiyaçlarının izale edebileceğini kabul ettiği bir varlığı her zaman aramış ve bulmuştur.

Bu konuda Üstad Tevfik Hekim şöyle der: “Eğer insanlık nazarında dinin amacı, sağlıklı hayat şartlarını temin etmekse, kuşkusuz ki, İslâm dini serâpâ sağlıklı dindir. Bu din, gür sesiyle insanları beden, akıl ve inanç sağlığına davet etmektedir.”2

İnançsız bir toplumun tarih sahnesinde hayatını devam ettirdiği görülmemiştir. İnsanlık tarihi bunu ispat etmiştir. Günümüzdeki ülkelerin politikaları da bunu, uygulamalarında göstermişlerdir. Hangi dine sahip olurlarsa olsunlar, o dinin kurallarını uygulayarak manevî boşluklarını izaleye çalışmaktadır.

İrlanda anayasasının birinci maddesi, devlet yetkilerinin kaynağının “Tanrı’nın gözetiminde halk” olduğunu belirtmektedir. Nitekim 44. Madde (1/1) devletin, halkın ibadet ettiği “Kadir-i Mutlak Tanrı”nın adına saygılı olacağını, dine saygı gösterip onu onurlandıracağını söylemektedir.3

Devlet büyüklerinin icraatlarında dinî tezahürleri göstermeleri, halkın itimadını sağlamaktadır. ABD’nin devlet başkanları, seçildiklerinde göreve başlarken, papazın karşısında İncil’e el basarak yemin etmeleri ve Amerika mahkemelerinde yeminlerin İncil üzerine yapılması, ayrıca senato ve meclislerin ilk toplantılarının papazlar tarafından duâ ile açılması ve Amerikan dolarının üzerinde “Biz ancak Allah’a güveniriz” ibaresinin bulunması, bir toplumun dine verdiği önemi göstermektedir.

Amerika Devlet Başkanı Bush yemin merasimi, ünlü Papaz Billy Grahar’ın konuşmasıyla açılmıştır. Başkan’ın Allah’a hamd ederek konuşmaya başlaması ve “Mavi kubbenin altındaki dünyanın en büyük devletini ve milletini Allah korusun” diye sözlerini bitirmesi, ertesi günü Amerikan milleti için duâ günü ilan etmesi4 dinin amacını açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

12 Haziran 1776 tarihli Virginia Hakları Demeci’nin son maddesi olan 16. Maddesi; “Din ve Allah’a borçlu olduğumuz vazife... başkalarına karşı Hıristiyan hoşgörüsü, sevgi ve şefkat göstermek herkesin borcudur.” denmektedir.5

Amerikalılar bugün de, bayraklarına “Tanrı’nın emri altındadır bu millet” diye yemin etmektedir.6

Son yıllarda Yunanistan’da yapılan seçimlerde seçilen merhum Dr. Sadık Ahmed, Yunan parlamentosunda yemin esnasında Meclis Başkanı’nın kendisini “Siz Müslümansınız İncil’e değil, Kur’ân’a el basarak yemin etmeniz gerekir” diyerek Dr. Sadık Ahmed’in İncil’e değil, Kur’ân-ı Kerime el basarak yemin etmesi sağlanmıştır.

Dinî görevlerin yerine getirilmesi, toplumun birbirine karşı saygılı olmasını ve toplumun birbirine güven duymasını sağlar.

Din, fertleri mukaddes duygu ve itiyatlarla birleştirerek, hem millî vicdanı vücuda getiren bir amil ve hem de cemiyetlerin yükselmesi için lüzumlu bir müessesedir.7 Din, insanlık üzerinde çok kuvvetli, sözü geçen bir hekimdir. Çünkü kaynağı yücedir. Bu itibarla cemiyetin ahengini muhafaza için din, zaruri bir amildir. Dinin insanda meydana getirdiği manevî zabıta kuvveti, insanda hiçbir vakit ayrılmayan nerede ve ne zaman olursa olsun bunu daima kontrolde bulunduran bir hekimdir. Bu hekim; vicdanlarda en tesirli bir amil olduğundan, insanları gizli ve açık her türlü kötülüklerden alıkoyacağı gibi, her nevi iyiliklere de sevk eder. Kuvvetli bir irade ve seciye sahibi yapar. Böyle dindar fertlerden müteşekkil cemiyetlerde sürekli bir nizam ve ahenk bulunur. Din, hayatın hayatı olduğu hususunda Bediüzzaman şöyle ifade eder:

Din hayatın hayatı hem nuru hem esası,

İhya’u-Din ile olur şu milletin ihyası.

İhya’yı din, ihya’yı millettir.

Hayat-ı din, nur-u hayattır.8

Aleksi Bertran: “Mutekid (inanan) kimselerde mevcut olan iman, ahlâk için kıymetli bir istinatgâhtır ve bu nokta, asla cay-i iştibah (asla şüphe edilecek) bir şey) değildir. Ahlâk-ı dinin aynı zamanda bir ahlâk-ı felsefî olduğundan da şüphe yoktur..”9 ifadesiyle bu gerçeği itiraf etmektedir.

Bir millet için din ve dinin emirleri çok önemlidir. Çünkü milleti millet yapan unsurların başında, inanç ve inanç birliği gelmektedir. Geçmiş kavimlerin tarih sahnesinden yok oluşlarındaki temel unsur dine ve dinin emirlerine gerekli ehemmiyeti vermemeleri ve ahlâk-ı âliyelerinin sükûtudur. Bu sükût müthiş bir felâketi getirmiştir.

Bu konuda İngiliz filozoflarından meşhur Herbert Spenser: “Ahlâkî emirler, mukaddes oldukları beyan olunan menşe’lerinden haiz olmaları lâzım gelen hüküm ve kuvveti bugün kaybediyorlar. Ahlâk-ı dininin bu suretle inhitatı (gerilemesi) ve zevale yüz tutması (yok olması) kadar müthiş pek az felâket vardır”10 şeklindeki acı ifadesi ne kadar haklıdır.

Din, her türlü ahlâkî faziletin, hem esasını, hem de destekleyici kuvveti ve toplumun huzurunu teminle ve aksiyonunu sağlayan misyondur.

*Emekli İl Müftüsü

[email protected]

Dipnotlar:

1. Şentürk, Habil; Kişilik ve Din, Diyanet dergisi, s.69.

2. Sürur, Taha Abdü’l-Bakî; Kur’an Devleti, Tercüme Mehmet Keskin, Çığır Yayınları, İstanbul-1977, s.99

3. Din Eğitimi Raporu, Ankara Merkez İmam Hatip Lisesi Öğrencileri ve Mezunları Vakfı, s.52.

4. Rapor, s.57.

5. s.57.

6. Rapor, s.57.

7. Akseki, Ahmed Hamdi; İslâm Dini, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara-1967, s.6.

8Nursî, Said; Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul-1994, s.458.

9. Akseki, a.g.e. s.7.

10. Akseki a.g.e. s.7.

Halil ELİTOK

12.07.2006


Sivil toplum

Toplum, bilinçli bireylerden oluşan ve aralarında örgütleşerek karşılıklı görev dağılımı yapan kişilerden oluşan bir yapıdır. Dar anlamda ise, doğal eğilimlere göre değil, belli amaçlara hizmet eden ve sözleşmeye dayalı ve belli ilkeler üzerine kurulmuş olan topluluk anlamındadır. Bu toplumu oluşturan en küçük öğe “birey”dir. Etik anlamda kişi olan insan siyasî alanda bireydir.

Devlet toplumsal en büyük örgüttür, ama toplumla aynı anlamda değildir. Devlet toplum karşısında, toplum ile arasında yaptığı sözleşme sonucu egemenliği elinde bulunduran, toplum üzeride bir ölçüde özerk bir kurumdur. Devletin bu özerk konumu da devlet örgütünü yöneten idarecilerin toplumsal çıkar adına toplumu baskı altına alma gibi bir tehlikeyi de beraberinde getirir. Devlet gücünün meşru kabul edilmesi bu tehlikeyi daha da arttırmaktadır. Bir de “kutsal devlet” söylemi devlet adamlarını daha da güçlü ve topluma baskı yapma konusunda haklı bir konuma getirmektedir.

İşte bu sebeplerden dolayı, ilk çağdan günümüze filozoflar devlet gücünün sınırlandırılması konusunda fikirler yürütmüşlerdir. Devlet gücünün kazanılması ve kullanılmasında toplumun ve halkın etkin olması üzerinde birleşmişlerdir. Bunun yolunu da “sivil toplum”un güçlenmesinde görmüşlerdir. Bundan dolayı demokratik devletin “örgütlü toplum”, örgütlerin de devletten bağımsız “sivil toplum” olması konusunda çaba sarf etmişlerdir. Sivil toplum örgütlerinin de devletten bağımsız ve devleti denetleyici özelliğinin olması konusunda yoğunlaşmışlardır.

Toplumun bireyleri üstün bir gücün uyruğu değil, eşit haklara sahip birer yurttaştırlar. Yasalar devletin dayatması ile değil, halkın beklentilerin uygun, yurttaşların özgür iradeleri ile belirledikleri temsilciler tarafından yapılır. Bu devlete bir sınırlama getirdiği gibi, toplumu da devlet karşısında bağımsız bir konuma taşır. Günümüz çoğulcu demokrasilerinin amacı budur. Siyasal sistem içerisinde devlet dışı örgütlenmeler sivil toplumun gücünü ortaya koyması bakımından önemlidir. Gerek devletin, gerekse halkın kendilerine iktidar gücü verdiği iktidarın denetimi ve murakabesi böylece sağlanır. Birey tek başına iktidarla ve devletle karşı karşıya kalmıyor, kendi haklarını kendisi gibi düşünenler ile beraber savunarak hakkını koruyabiliyor. Devlet ve iktidar da işlevini yerine getirirken, toplum içindeki örgütlenmeleri hesaba katmak zorunda kalıyor. Böylece bireylerin hakları daha rahat korunabiliyor ve adaletin sağlanmasında önemli katkılar sağlayabiliyor. Bu durum devleti güçlendirirken, devletin önemli görevi olan adaletin sağlanmasında devlete de büyük katkı sağlayarak saygınlığını arttırmaktadır.

Sivil toplum kuruluşlarının güçlü olması devlet ile bireyi karşı karşıya getirmeyerek toplumda devlet-birey ilişkilerine de bir seviye ve saygınlık getirmektedir. Siyasî kararların oluşmasında da devletin egemen rolü azalmakta ve devlet ile toplum arasında denge kurulmaktadır.

Sivil toplumda devlet kurumları, hukuk devleti idealine göre kurulur. Yasama, yürütme ve yargının tek elde toplanması despotizmi netice verir. Devletin görevi, bireyin temel haklarını güvence altına almaktır. Yasama halkın seçtiği meclisin ve yürütme de seçimle iş başına gelmiş olan hükümetin işidir. Yargı ise, devletin güvencesi altında bağımsız yargı organlarına aittir. Devletin bu şekilde ayrılmasına güçler ayrılığı denir. Sivil toplum kuruluşları ise, bütün bunları denetleyen bir konumda halkın kurduğu bağımsız örgütlerdir.

Abdullah ADEMOĞLU

12.07.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004