Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 29 Aralık 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Hukuku zorlamayın

Sanıyorum ilk, eski Sermaye Piyasası Kurulu başkanlarından Ali İhsan Karacan’ın Dünya gazetesindeki köşesinde okudum bu fikri, sonra önceki günkü Cumhuriyet gazetesinde eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun yazısında bir kez daha gördüm.

Açıkçası hiç ciddiye almadım, bir hukuk zorlaması, hatta şekli hukuk fantezisi olduğunu düşündüm.

Ama dünkü gazetelerin çoğunda meselenin en azından bir tartışma konusu gibi ele alındığını görünce bu yazıyı yazmak elzem oldu.

Neydi Karacan ve Kanadoğlu’nun dile getirdiği fikir?

Özetlemeye çalışayım: Anayasa’nın cumhurbaşkanı seçimini düzenleyen 102. maddesi seçimin ilk iki turunda adaylardan birinin TBMM üye tam sayısının üçte ikisi kadar (367) oy alması koşulunu getiriyor.

Karacan ve Kanadoğlu’nun temel iddiası, seçilmek için gerekli en az oy miktarı olan 367 sayısı aynı zamanda TBMM’nin o oturumunun ‘toplantı yeter sayısı’ anlamına da geldiği şeklinde.

Eğer muhalefet milletvekilleri, oylama anında salonu terk ederlerse halen Meclis’te 355 kişiyle temsil edilen AKP bırakın 367 oyu bulmayı salonda o sayıda milletvekili de bulamayacak.

Böylece, Cumhurbaşkanı seçiminin üçte iki oy aranan ilk iki turunda toplantı yeter sayısı bulunamadığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne gitmenin, üçüncü turda 276 oyla seçilmesi beklenen Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını iptal ettirmenin yolu açılacak.

* * *

Gördüğünüz gibi iddianın merkezinde TBMM’nin toplantı yeter sayısının kaç olduğu sorusu yatıyor.

Şimdi Kanadoğlu ile Karacan’ın da okuduğundan emin olduğum Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 96. maddesine bakalım isterseniz: “Anayasada, başkaca hüküm yoksa, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte biri ile toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir; ancak karar yeter sayısı hiçbir şekilde üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamaz.”

Yani, Meclis’in oturumu açabilmesi için en az 184 milletvekilinin genel kurul salonunda bulunması gerekiyor. Ama bir karar alabilmek veya kanun çıkarabilmek için en az 138 lehte oy verilmesi gerekiyor. Ancak, bazı özel durumlarda maddenin en başındaki ‘Anayasa’da başkaca hüküm yoksa’ kalıbı devreye giriyor, yani nitelikli çoğunluk aranan oylamalarda en az 138 lehte oy koşulu yerine ilgili nitelikli çoğunluk koşulu devreye giriyor.

Nitekim, cumhurbaşkanı seçimi nitelikli çoğunluk (ilk iki turda üçte iki, sonraki turlarda üye tamsayısının salt çoğunluğu olan 276 oy) gerektiren oylamalardan biri. Bir başka nitelikli çoğunluk gerektiren oylama Anayasa değişiklikleriyle ilgili. Bir başkası af veya af niteliğinde kanunlarla.

Bu oylamaların herhangi birinde, kabul için gereken nitelikli çoğunluğu aynı zamanda toplantı yeter sayısı da saymak bugüne kadar hiç kimsenin aklına gelmemişti.

Oysa bizde erken genel seçim teklifinin Anayasa’ya aykırı olduğunu ileri süren, İstiklal Marşı’nın dizelerinin Anayasa hükmünde olduğunu söyleyen nice hukuk cambazları çıkmıştı geçmişte.

Demek siyasi hazımsızlık ve siyaseten yenilgiyi kabulleneme duygusu bizde bu raddeye geldi sonunda.

Bir an için, nitelikli çoğunluk gerektiren oylamalarda nitelikli oy sayısının toplantı yeter sayısıyla aynı olduğu görüşünün kabul gördüğünü düşünelim. O zaman, bugüne kadar yapılan Anayasa değişikliklerinin tümünün geçersiz olması, Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı olmamış olması, son dönemde çıkan bazı af niteliğindeki kanunların iptal olması gerekirdi. Oysa Anayasa Mahkemesi bu çeşit kararlardan en azından bazılarını şekil ve esas yönünden değerlendirdi ve bu kanunların hiçbiri toplantı yeter sayısı bulunmadığı gerekçesiyle şekil yönünden iptal edilmedi.

Yine bu tezin kabul gördüğünü varsayacak olursak, teorik olarak Türkiye’nin hiçbir zaman cumhurbaşkanı seçememesi ve sürekli Meclislerin fesh olunarak yeniden ve yeniden seçim yapılması gerekebilirdi.

Ne kadar saçma yerlere gidilebildiğini bilmem anlatabildim mi? Ama bizde maalesef hukuku böylesine uç noktalara zorlamak isteyen birileri çıkabiliyor, acıklı olan koca koca ve saygın bildiğimiz Anayasa profesörlerinin, üniversite hocalarının bu görüşe katılması, ‘Evet doğrusu budur’ demesi.

‘Demokrasi dışı’ olmak, ‘demokrasiyi ve demokrasilerde oyun gücünü hazmedememek’ tam da bu işte.

Normal ülkelerde böyle zırvaları dile getirenler olsa bile ciddiye alınmaz, kendilerine yaygın medyada yer bulamazlar. Ama bizde bu zırvalık tartışma gündemini iki gün işgal edebiliyor, bana böyle bir yazıyı yazdırabiliyor.

Bu da bizim ayıbımız.

Bakın, 1994’te Kazakistan’da seçim yapıldı, Nazarbayev yanlıları parlamentoda çoğunluğu elde etti.

Etti ama ertesi yıl Nazarbayev’in sunduğu ‘reform’ programı parlamentoda reddedilince Nazarbayev el altından Anayasa Mahkemesi’ni harekete geçirdi ve mahkeme Meclis’i feshetti. Bunun üzerine parlamento da Anayasa Mahkemesi’ni fesheden bir kanun çıkardı ama Nazarbayev bu kanunu onaylamadı elbette. Meclis feshedildikten sonra Nazarbayev ülkeyi bir süre tek başına yönetti ve yasalar çıkarttı, en sonunda da muhalefeti iyice yok ettikten sonra refernadumla kendini 2000 yılına kadar devlet başkanı ilan etti. Sonra 1999’da Nazarbayev, en önemli muhalifinin seçime katılmasını engelledikten sonra bir kez daha kendini seçtirdi.

Türkiye’nin böyle bir ülke olmasını mı istiyoruz?

Radikal, 28.12.2006

İsmet BERKAN

29.12.2006


 

Yolsuzluk

Devlet sektöründe yolsuzluk iddialarının hiç bitmemesine şaşmamak gerek. Bu kesimde yolsuzluğun olağan hale gelmiş olmasının genel nedenleri kadar Türkiye’ye özgü nedenleri de var. Bunlara temas etmeden önce şunu belirtmek gerekir ki, devlet sektöründeki yolsuzlukları bireysel ahlákî zaaflarla açıklamak yanıltıcıdır. Bunun etkisi inkár edilemez ama asıl neden devletin kendisindedir.

Her şeyden önce, devletin kendisi potansiyel bir yolsuzluk kaynağıdır. Daha da ileri giderek denebilir ki, özünde müsaderecilik yatan bir cebir örgütü olarak devletin bizatihi varlığı bir yolsuzluk işaretidir. Bu temel noktayı bir yana bıraksak bile, yolsuzluğun asıl kaynağını devletin sözde kamu adına devasa kaynaklara tasarruf etmesi olduğu şüphe götürmez. Onun için devlet ne kadar çok kaynak ve değere hükmederse, başka faktörler sabit kalmak kaydıyla, yolsuzluk da o kadar kapsamlı ve yoğun olacaktır.

Bunu, kamu görevlilerinin ‘dürüst’, ‘iyi niyetli’ veya ‘hayırhah’ olmaları da önleyemez. Esasen, kamu görevlilerinin her durumda ‘kamu yararı’nı gözeteceklerinin hiçbir bir garantisi yoktur. Tecrübeler, memurların devlet otoritesini çok kere kendi çıkarlarını artıracak veya en azından kendilerini kayıracak şekilde kullandıklarını göstermiştir. Burada ‘çıkar’ kelimesini geniş anlamda kullanıyorum. Başka bir anlatımla, mesele memurların her zaman maddî menfaat sağlamaları değildir; onlar çoğu zaman kendileri lehine kolaylıklar, avantajlar, hatta ayrıcalıklar da yaratmakla da yetinebilirler. Esef etmemiz gereken, bu gibi mevkilerde olanları ve olmayanlarıyla, insanların genellikle bu gibi durumları yolsuzluk olarak görmemeleridir.

İronik olan odur ki, kamu görevlilerinin her zaman kamu yararını gözeteceğine güvenenler, aynı zamanda, özel kişilerin bencil olduklarına ve sadece kendi çıkarlarını düşünerek hareket ettiklerine de inanırlar. Bu demektir ki, onlara göre özel alanda ‘güvenilmez’ olan bireyler devlet sektörüne geçince her nasılsa birdenbire ‘hayırhah’ oluvermekte ve ‘kamusal ruh’la donanmış azizlere dönüşmektedirler.

Türkiye’nin özel durumuna gelince, carî sistemin yapısı, özellikle politika yapanlar için yolsuzluğu kolaylaştırmakta, hatta teşvik etmektedir. Bir kere, Türkiye’de devletin kontrolü altında bulunan kaynakların hacmi, Batılı demokratik ülkelerle karşılaştırılamayacak ölçüde büyüktür. Yani, devlet özünde büyük bir rant kaynağı durumundadır. Türkiye’de siyaset denen şey devlet rantını kontrol etme yarışında düğümlenmektedir.

Dahası, carî sistemin sahici anlamda ‘siyaset’ imkánını son derece daraltmış olması da yolsuzluğu adeta kader haline getirmiş bulunmaktadır. Sistemin bu yanı, onun ideolojik niteliği ve ondan kaynaklanan siyasete yasak alanlarının genişliğidir. Nitekim, herhangi bir demokraside siyaset alanı içinde yer alan birçok konu Türkiye’de demokratik müzakerenin dışında tutulmuştur. Bu da siyasetçilere, esas olarak rant kaynaklarını kontrol etme ve onları dağıtma işini bırakmaktadır. İdeolojik duyarlılıklarına dokunmadığınız sürece, sistemin mantığı bunun tolere edilmesini gerektirmektedir.

İşte bu şartlarda, iktidardakiler temel siyaset sorunlarına karışamazken, meselâ devlet ihalelerini kendi yandaşlarına veya çıkar saikiyle kendilerini destekleyen gruplara dağıtmakta veya onların dürüst olmayan girişimlerine göz yummakta ‘serbesttirler’. Değişen her hükümetle birlikte yeni zenginlerin türemesi bu yüzdendir.

Star, 28.12.2006

Mustafa ERDOĞAN

29.12.2006


 

Olacak iş değil

Sayın Erdoğan, bu ülkenin lideri olarak bu işe bir an önce el atmalısınız. Bunu siyaseten değil de bir baba olarak yapmanızı rica ediyorum.

Yazı işleri toplantılarımıza her gün yurdun her yerinden vahşet ve sapıklık haberleri yağıyor. Öyle ki; arkadaşlar hemen her gün ‘ülkenin çıldırmış’ olduğuna dair bir büyük haber yapılmasını istiyorlar. Ne oldu bize? Aniden ülke en derin sapıklıkları bünyesinde barındırır hale geldi. Durum öylesine vahim ki; yıllardır felaket ve vahşet haberlerine alışmış olması gereken bizler bile donup kaldık. Özellikle de çocuklara yönelik vahşet ve cinsel saldırılarda olağanüstü artış gözüküyor. Acaba durum hep böyle miydi yoksa sadece son zamanlarda bilgi akışı kanallarının açılmasıyla mı bizler olaylardan haberdar olur hale geldik?.. Doğrusu ben bilmiyorum. Fakat bildiğim bir şey var; eskiden bu yana da olsa yeni bir fenomen de olsa, şurası bir gerçek ki; Türkiye çocuk pornosu konusunda dünyada önde gelen ülkeler arasında yerini almak üzere... Bu utanç verici durum nasıl gelişti, hangi dürtüler hangi bozukluklar bunu tetikledi, bunun iyi incelenip araştırılması gerekiyor.

Geçinme zorluğu, fakirlik gibi standart açıklamalar bu fenomeni açıklamak için yeterli değil. Bugünkü manşetimiz de gösteriyor ki; bu tür sapıklık sadece bir gelir grubuna, bir sınıfa ait olgu değil. Deyim yerindeyse; sınıflarüstü bir olay bu... Bize bu konularda ilk gelen haberlerden bir tanesi şuydu: Kırmızı ışığı ilk yakan haber arama motorlarına göre Türkiye’den internette en fazla aranılan site-ler, çocuk pornosuyla ilgili olanlardı. Bu haberden sonra da vahşet haberleri de peş peşe gelmeye başladı.

Bu sapıklık bir cüzam gibi toplumu sarıyor ve bizi içten içe yiyip tüketiyor. Baba olmanın değerini ve zorluğunu bilen Sayın Başbakan’a buradan soruyorum: Sayın Başbakan; sizce 2007 yılının en önemli sorunu sizin cumhurbaşkanı olup olmayacağınız mıdır yoksa çocuklarına vahşet uygulayan bir toplum olma yolunda ilerlediğimiz midir? (...)

Ayrıca evlat acısını maalesef çok da derinden bilen bir insan olan Bülent Arınç’a da rica ediyorum; bu vahim olaya el atması için TBMM’yi de harekete geçirsin. Ne yapılabilir ben bilmiyorum. Bilgim, bunu tek başına bulmaya yetmez de... TBMM harekete geçerse, mutlaka uzmanları gerekli tedbirleri ortaya koyar.

Açıkça söyleyeyim; benim için cumhurbaşkanının kim olacağı, seçimin ne zaman yapılacağı, başörtüsü meselesinin nasıl çözüleceği, laik-dinci tartışmaları filan falan önemli değil... Benim için hayati sorun; çocuklarına karşı suç işleyen bir toplum olmaktan Türkiye’nin kurtarılmasıdır. Çünkü ben belirleyici olarak ne solcuyum ne sağcı, ne dinciyim ne de Atatürkçü, sadece bir babayım ve gelecekten korkan bir babayım. Oyum da geleceği daha az korkulacak olmaktan çıkaracağına inanacağım partiye ve lidere olacaktır.

Akşam, 28.12.2006

Serdar TURGUT

29.12.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri

Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004