20 Şubat 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR Mobil İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Elif Eki

Aşiret mektepleri ve Said Nursî

Osmanlı Devleti’ni 33 yıl dağılmaktan kurtaran Sultan II. Abdulhamid, eğitim üzerine çok şeyler yaptı. Daha iktidarının ilk on beş yılında medreseler yanında 160 Ortaokul, 55 Lise, 14 Öğretmen Okulu, 19 Müslüman Özel Okulu ve 9 bin 649 modern ilkokul açılmıştır. Ama içlerinden bir tanesi var ki çok ilginç ve araştırılmaya değer. O da “Mekteb-i Aşair” adıyla bilinen aşiret mektepleridir. Gerek kuruluş amacı, gerekse eğitim süresi ve uygulamaları bakımından “Aşiret Mektepleri” Sultan Abdulhamid’in ne denli bir ufka sahip olduğunu açıkça göstermektedir. “Nev-i şahsına münhasır” bu okulların ömrü yaklaşık 15 yıl kadar sürmüştür. Yine bu dönemin önemli bir kurumu olan “Hamidiye Alayları” ile doğrudan olmasa bile dolaylı bağlantısı vardır.

Aşiret Mektebi (Mekteb-i Aşiret-i Hümayun) ilk defa 21 Eylül 1892 tarihinde İstanbul’da açılan orta dereceli bir okuldur. Akaretler’deki bir binada bir yıl faaliyet gösterdikten sonra Kabataş’taki Esma Sultan Konağına taşınmış, burada eğitimini kapanıncaya kadar sürdürmüştür. Mektebe ilk olarak Halep, Bağdat, Suriye, Musul, Basra, Diyarbakır, Trablusgarp vilayetlerinden ve Kudüs, Bingazi ile Zur sancaklarından, yetenekli ve itibarlı ailelerin 12-16 yaş arasındaki çocukları alınmıştır. Bu çocuklardan hemen hiçbiri Türkçe bilmiyordu. Mektepte yedi sekiz ay içinde verilen eğitimle çocuklar Türkçe konuşmayı mükemmel biçimde öğrenirlerdi. Aşiret çocukları özenle yetiştirildiler. Başlangıçta iki yıllık öğretim programı, daha sonra beş yıla çıkarıldı. Okulda Kur’ân-ı Kerim, fıkıh, ilmihal gibi din ilimleri yanında, fen ilimleri, Fransızca, Türkçe, coğrafya, tarih, edebiyat ve askerî dersler de okutuldu. Öğrenim süresince kalınan yatakhane ve yemekhane son derece mükemmeldi. Mektep üniformasının kollarına günümüzdeki askerî okullarda olduğu gibi kadifeli ve kapalı yakasında “Aşiret Mekteb-i Hümayunu Talebeleri” kelimeleri işlenmişti.

Beş yıl süren zaman dilimi içinde, öğrencilere iki yılda bir ailelerine gitmelerine izin verilir ve yol masrafları da devlet tarafından karşılanırdı. Derslerden başka, talim ve beden eğitimi dersleri de vardı. Bu duruma bakıldığında askerî liselere benzetmek mümkündür. Ramazan’da öğrenciler, Yıldız Sarayı’na iftara dâvet edilirler, böylece Padişahı yakından görebilme imkânına sahip olurlardı. Öğrencilere saraydan ayrılırken de birer altın lira ihsan edilirdi. Cuma ve diğer tatil günleri akşama kadar, gruplar halinde çarşı iznine çıkarlardı. Gündelik verilen iki kuruş her ihtiyaçlarına yeterdi.

İSLÂMİYET PAYDASI ALTINDA BİRLEŞMEK

Başlangıçta yalnızca Arap aşiret liderlerinin çocukları alınırken, sonraki yıllarda, okulun prestijinin artması üzerine Kürt ve Arnavut aşiret reislerinin çocukları da kabul edilmeye başlandı. Böylece mektep, bütün aşiretlere hitap eder duruma geldi. Bu okulun mükemmel şekilde işlediğine bakılırsa, öğrencilere çok büyük önem verildiği, onların tam mânâsıyla yetişmeleri için hiçbir masraftan kaçınılmadığını anlıyoruz. Abdulhamid'in, bu mektebi, ayrılıkçı ve ırkçı eğilimlerin Müslüman tebaaya da bulaştığı bir dönemde, ülkenin geleceğini bir arada tutacak bir çimento olarak kabul ettiği düşünülebilir. Sultan, İslâmiyet ortak paydası altında Kürtlerden Arnavutlara kadar halkın hepsini birleştirmeye çalışmıştır. Ve böylece altı asırlık çınar yıkılmayacaktı.

Aşiret mektebinden mezun olan çocuklar, eğitimlerini Harbiye ve Mülkiye mekteplerinde devam ettirdiler. 1907 yılına gelindiğinde artık aşiretler çocuklarını bu okullara göndermediler, gönderdiler ise de göndermiş oldukları kendi çocukları değildi. Olumsuz birçok propaganda sonucunda böylesine yüksek amaçlı bir okul kapatıldı. İki yıl sonra Abdulhamid de etkisiz hale getirildi ve tahttan indirildi.

Elli öğrenciyle başlayan Aşiret Mektebinin mevcudu 5. yılın sonunda 250’ye çıkarılmıştır. Sınıf mevcudu 40 öğrenci olarak tesbit edilmişti. Öğrencilerin aşiretlerin “itibarlı ve muhterem” ailelerine mensup olmaları okula girmek için başlıca şartlardı. Aşiret Mektepleri’nin nizamnamesi ve iki yıllık ders programı, bir tezkere ile Sadrazam Cevad Paşa tarafından padişaha sunuldu. Bu nizamnameye göre Aşiret Mektepleri’nin özellikleri şöyleydi: Beş yıllık devlet parasız-yatılı okuludur. Okula 12-16 yaşlarında zihnen ve bedenen sağlam aşiret çocukları alınacaktır. İlk yıl 50, diğer yıllar 40’ar talebe alınarak okul mevcudu 210 olacaktır. Talebelere ayda 30’ar kuruş maaş verilecektir. Mezun olacaklara, kendi aşiretlerine döndüklerinde, oralarda açılacak okullarda muallimlik veya diğer vazifelerde memuriyet verilecektir. İlk iki yıl okutulacak dersler ise şunlardı: Kıraat-i Azîmü’ş-şan (Osmanlı’nın büyüklüğünü, yüceliğini ve şanını öğrenmeye yönelik bir ders), Lisan-ı Osmanî ve Kavaid ve İmlâsı (Osmanlı dil bilgisi ve imlâsı), Arapça Dil Bilgisi, Sarf ve Nahv-ı Arabi (Arapça cümle çözümleme), Akaid-i Diniye ve İlmihal (Dini esaslar ve ibadet yöntemleri), Türkçe ve Arapça kitabet, Hesap, Coğrafya, Umumî tarih, Osmanlı Tarihi, İslâm Tarihi, İslâm Hukuku, Tıp, Ziraat ve Veterinerlik bilgileri. Bu dersler yukarıda gördüğümüz gibi uygulama safhasında zaman zaman değişikliğe uğramıştır. Öncelikle gelecek öğrencilerin seviyesi bilinmediğinden ilk üç yılın dersleri duruma göre belirlenmek üzere sabitlenmemiştir.

Aşiret Mektebinin idaresi Maarif Nezaretine, iç idaresi ve güvenliği Mekteb-i Askeriye Nezaretine bırakılmıştır. Bu haliyle günümüzdeki askerî okullara benzetilebilir. Aşiret Mektebi’nin görevlileri, müdür, müdür muavini, öğretmenler, muhasebe, eczacı, doktor, mutfak görevlileri, hatip, mübeşşirler, hademeler şeklinde sıralanabilir. 1319 ve 1921 Maarif Salnameleri bu konuda ayrıntılı bilgiler vermektedir. Anlaşıldığı kadar mektebin görevli kadrosu elli civarındadır. Öğrenci sayısıyla birlikte düşünülürse mektep harcamalarının oldukça yüksek olduğu anlaşılır.

BU OKULLARDA DAYAK YOKTU

Aşiret mektebinde çeşitli ödül ve ceza sistemleri bulunuyordu. Ödüller: Aferin, Tahsinname ve Mükâfat isimlerini taşıyordu. İşlenen ceza sistemleri, azarlama, tekdir, ayakta durma, izinsizlik ve hapis şeklinde idi. Aşiret Mektebinde dayak usûlü kesinlikle yoktu.

Ağustos 1896’da, Sultan Abdulhamid, 26 Aşiret Mektebi mezununun ve son sınıftaki 25 öğrencinin Mekteb-i Harbiye ve Mekteb-i Mülkiye’deki özel sınıflara gönderilmelerini emretti. Okulun açılmasının ve aşiret gençlerinin bir Osmanlı efendisi olarak eğitilmeye başlamasının ardından 5 yıl geçmişti. Yüksek eğitim için yapılan hazırlıklar, Sultan'ın Aşiret Mektebi deneyiminin meyvelerini elde etmek konusundaki sabırsızlığını göstermekteydi. Yapılan bu hazırlıklara bakılırsa, Aşiret Mektebi’nin son sınıfında olan öğrenciler

zamanından önce Harbiye ve Mülkiye’ye alınmakla kalmıyor, her iki akademideki diğer öğrencilerin bitirmek zorunda oldukları üç yıllık standart program da aşiret gençleri için tek yıla uyarlanıyordu. Bu durum açıkça gösteriyor ki, Sultan, mümkün oldukça çok Aşiret Mektebi mezununun hızlıca kendi memleketlerindeki resmî makamlara atanmasını istiyordu. Böylece hem aşiret bölgelerindeki devlet yönetimi kolaylaştırılacak, hem de daha fazla aşiret liderinin çocukları eğitim için İstanbul’a gönderilecekti. Aşiret Mektebi’nin 45 eski öğrencisi 1897 yılında Harbiye ve Mülkiye’den diplomalarını aldılar. Bu öğrencilerden 33’ü piyade ve süvari birliklerinde subay olarak görevlendirilirken, 12 öğrenci mülki hizmete atandı.

Harbiye ve Mülkiye mekteplerinin özel sınıflarında okuyan bu öğrenciler eğitimlerini bitirince, yapacakları görevler gündeme gelmiştir. Bunun üzerine bu okullardan Harbiye Mektebini bitirenler mensup oldukları bölgelerde bulunan tabur ve alaylara subay olarak atandılar. Mülkiye Mektebini bitirenler de kaymakamlık, nüfus müdürlüğü, polis komiserliği gibi görevlere atanmışlardır.

İŞTE MEZUN OLAN ÖĞRENCİLER

Servet-i Fünun dergisi, “Aşiret Mektebi ve ardından Mekteb-i Harbiye ve Mekteb-i Mülkiye’den mezun olarak yüzbaşı rütbesi alan ve dördüncü derece ‘efendi’ ünvanı ile Sultan’ın yaver-i fahrisi olarak vilayetlere gönderilen” on üç Kürt öğrencinin fotoğrafını yayınladı. Bu fotoğraflardaki gençler, devlete hizmet etmenin verdiği onurla giydikleri frak üniformaları altında tamamıyla başka insana dönüşmüşlerdi. Aşiret mektebinden mezun bazı öğrencileri kısaca tanıyalım:

Navaf el-Salih, Osmanlı ordusunda görev alarak yüzbaşılık rütbesine kadar yükseldi. Babası Şeyh Salih, padişaha bir mektup göndererek ondan, aşiretin başına geçmesi için oğlunun memleketine dönmesine izin vermesini istedi. Bu istek kabul gördü. Navaf, aşiretine döner dönmez komşu aşiretlerle yaptığı ittifaklar ve stratejik evlilikler aracılığıyla otoritesini genişletmeye koyuldu. Navaf, Osmanlı ordusundaki rütbesini, mütareke yıllarına kadar korudu.

Haydaranlı aşiretine mensup Hasan Sıddık Haydarani, Kurtuluş Savaşı’nda bulunmuş ve daha sonra da Van milletvekili seçilerek meclise girmiştir.

Cibranlı Halit Bey, Aşiret Mektebi’nden sonra Harbiye Mektebi’nden mezun olan tek Kürt asıllı öğrenci oldu. Yüzbaşı rütbesiyle ve yaver unvanıyla Osmanlı Ordusu’na katıldı. I. Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine Filistin’deki görevini bırakıp Varto’ya döndü. Cibran aşireti mensuplarından oluşan üç hafif süvari alayından (Hamidiye Alayları) birinin başına geçti ve Rus ordusuna karşı savaştı. Bu savaşta gösterdiği kahramanlıktan dolayı miralaylık (albay) rütbesine terfi ettirildi. Kurtuluş Savaşı’nda yer aldı. Koçgiri İsyanı’ndan sonra yavaş yavaş Kemalistlere karşı tavır almaya başladı. Şeyh Said’in kayınbiraderi olan Cıbranlı Halit Bey, 20 Aralık 1924’te Erzurum’da tutuklandı ve Bitlis Harp Divanı’nda yargılandı. Hıyanet-i Vataniye Kanunu gereğince verilen karar sonucu 14 Nisan 1925’te Bitlis’te Yusuf Ziya Bey, Teğmen Ali Rıza Bey, Faik Bey ve Molla Abdurrahman ile birlikte kurşuna dizildi.

Halep vilayetinden Muhammed Barcis el-Farhan ise Siba aşireti şeyhinin oğluydu. O da Navaf gibi yüzbaşı rütbesine kadar yükseldi. 1906’da babasının yerine aşiretin kendisine bağlı olan kolunu yönetmek için, ordudaki görevinden istifa etti.

Bunlar gibi daha niceleri aşiret mektebinden mezun olup devlet hizmetinde bulunmuşlardır.

Aşiret mektebi zamanla aydın taşıyıcısı olarak Arap, Arnavut ve Kürt aşiret mensuplarının yetiştiği ocaklara dönüşmesi düşünülmüştür. Bu mektepte yetişen aşiret çocukları, aşiretlerine döndükleri ve aşiret reisi olduklarında, içinden yetiştikleri halkın, Osmanlı Devletine bağlılığını sağladılar. İlk başlarda gösterilen amaç aşiretlerin bulunduğu her yere bir Aşiret Mektebi açmaktı. İstanbul’da açılan mektep, bundan sonra açılacaklara örnek teşkil etmesi için Osmanlı Devletinin başşehrinde kurulmuştur. Ancak aradan uzun zaman geçmesine rağmen İstanbul dışında herhangi bir yere Aşiret Mektebi açılamamıştır. Bir tek mektep, Osmanlı Devleti bünyesindeki bütün aşiretleri iskân, devlete ve hilafete bağlılıklarını ve inançlarını arttırması gibi büyük çaplı amaçları gerçekleştirememiştir. Aşiret Mektebi kısa dönemde verdiği kısıtlı sayıda mezunla muhakkak ki koca bir devletin kaderini etkileyememiştir. Büyük paralar harcanarak açılan mektep düşünülenleri yerine getiremeyince açılışından on beş yıl sonra tarih sahnesinden çekilmiştir. Peki, tedrisatından geçirdiği bireyleri nasıl etkilemiştir? Bireyler bazında etkisi ne olmuştur? Mezunların sonraki hayat izlerini takip ettiğimizde burada bir çeşitlilik görüyoruz. Bir kısım mektep mezunu yukarıda gördüğümüz gibi, devletin çeşitli kademelerinde Osmanlı’ya hizmet etmişler, hayatlarının geri kalan kısmında bazıları babalarının ölümü üzerine devlet görevinden istifa edip aşiretlerinin başına geçmelerine rağmen bu sadakatlerini sürdürmüşlerdir. Bazılarının hizmet ve bağlılıkları Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir.

Aşiret mektebi örneğinin daha sonraki yıllarda bir anlamda “Köy Enstitüleri” olarak karşımıza çıktığı söylenebilir.

AŞİRET MEKTEPLERİ VE SAİD NURSÎ

Bediüzzaman Said Nursî, aşiret mektebinin kapatılmasından bir yıl sonra doğuda bir üniversite açılması için İstanbul’a gelmiştir. Bu maksatla padişahla görüşmek istemiş, etrafındaki yüksek duvarı aşamamış ve sus payı olarak takdim edilen ihsan-ı şahaneyi reddetmesi üzerine kendisini tımarhanede bulmuştur. O bu dâvâsından vazgeçmemiş, fikrini her zeminde açıklamaktan geri durmamıştır.

Aşiret mekteplerinin kapatılmasını uygun bulmayan Bediüzzaman Said Nursî, 19 Kasım 1908 tarihli Şûrâ-i Ümmet Gazetesinde “Hamidiye Alayları” ile ilgili yazdığı bir makalede şu görüşlere yer veriyordu: “Ve o cennet-i medeniyet kapısı olan askerlik cihetiyle, bostan-ı maarife karşı açılmış ve mekteb-i aşair denilen küçük bir pencereyi, kapatılmasıyla ziya-i hakikatle (hakikat ışığı) tenevvür eden ve o menazır-ı behiceyi (güzel manzaralar) seyreden ve o meyvelerden lezzet-i hakikiye-i daimeyi (devamlılıktaki gerçek tat) duyan biçare etfal-i Ekrad’ın (Kürtlerin çocuklarının) neşatlarını (sevinç) söndürmekle zulmet-i me’yusiyete (ümitsizlik karanlığı) düştükleri için, büyük bir unsur-i sadıkın esas-ı sadakatlerini sarsmıştır. Bundan ibret alınız. Pencerenin kapatılmasıyla böyle olursa, kapının seddi ile neler olmaz?” 1

Bu sözleriyle Hamidiye alaylarının lağvına değil, ıslâhına dikkat çeken Bediüzzaman, geçmişte yapılan hataya dikkat çeker. O, Hamidiye alaylarını kapıya, Aşiret Mektebini eğitim bahçesine açılan küçük bir pencereye benzetir. Bu pencerenin kapatılmasıyla Kürt çocuklarının sevinçleri söndürülüp ümitsizliğe düşürülmekle kalınmamış, devlete asırlardır sadık kalmış bir unsurun sadakatları sarsılmıştır. İbret alınacak bir olay ortaya çıkmıştır. Devlet aşiret mekteplerini kapatmakla bir yanlış yapmış, Hamidiye alaylarını lağvetmekle daha büyük bir yanlışa gitmektedir. Lağvetmek çare değil, ıslâh etmek gerekirdi.2

Said Nursî’nin hayatı boyunca eğitime nasıl önem verdiğini bir kere daha görmüş oluyoruz.

Dipnotlar

1- Bediüzzaman Said Nursî, Eski Said Dönemi Eserleri (Şûrâ-i Ümmet Gazetesi, sayı, 46, 19 Kasım 1908), s. 20.

2- Bu konu üzerinde ileride ayrıca durmak ümidiyle…

AHMET ÖZDEMİR ahmed@ahmedozdemir.com

------------------------------------------------------------------

İnsanlığın geçirdiği beş devir

Bediüzzaman diyor ki:

Beşerin başı ihtiyar; edvâr–ı hamsesi (beş devri) var: (1) Vahşet ve bedeviyet, (2) memlûkiyet, (3) esâret, şimdi dahi (4) ecîrdir (maaş/ücretçilik), başlamıştır, geçiyor. (5) ?..

Beşer, edvârda (geçmiş devirlerde) esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecîr (maaşlı) olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor.

Sözler/Lemeat, s. 650

***

Ehl–i dünyanın ve maddî tarihin nazarıyla, nev–i beşerin hayat–ı içtimâiyesi noktasında bakılsa, görülüyor ki hayat–ı içtimâiye–i siyâsiye îtibâriyle, beşer, birkaç devri geçirmiş:

Birinci devri vahşet ve bedevîlik devri, ikinci devri memlûkiyet devri, üçüncü devri esir devri, dördüncüsü ecir devri, beşincisi mâlikiyet ve serbestiyet devridir.

Vahşet devri dinlerle, hükümetlerle tebdil edilmiş; nimmedeniyet devri açılmış. Fakat, nev–i beşerin zekîleri ve kavîleri, insanların bir kısmını abd ve memlûk ittihaz edip, hayvan derecesine indirmişler.

Mektubat, s. 353

Şu son devirde bile, ilk(el) devir hayatını yaşayanlar var

Yapılan arkeolojik çalışmalar neticesinde, sayısız denecek kadar çok yeraltı şehirlerine rastlanıyor.

Aynı şekilde, denizlerin dibinde yapılan çalışmalarda da, suya gark olmuş birçok eski yerleşim alanlarının varlığını ortaya çıkarıyor.

Bütün bu ilmî çalışmalar ve yapılan laboratuvar analizleri sayesinde, geçmiş devirlerde insanların yaşamış olduğu sosyal, kültürel ve medenî hayat tarzları hakkında da yüksek ölçekte bilgilere, verilere sahip olabilmekteyiz.

Elde edilen yazılı ve görsel kaynaklardan hareketle, neticede şunu anlıyoruz ki, insanlar, ana hatlarıyla beş devir yaşamış.

Bunlar kısaca şöyledir:

1) İlkel hayat (vahşet ve bedevilik) devri.

2) Kölelik (memlûkiyet) devri.

3) Esirlik devri.

4) Ücretcilik devri.

5) Serbestiyet (liberal) ve malikiyet devri.

Bazı Avrupalı filozofların (Marks gibi) yanı sıra, büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Said Nursî de, eserlerinde bu "beş devir"lik tasnife yer vermekte ve fakat özellikle "beşinci devir"in mânâ ve mahiyetini tarif noktasında diğerlerinden ayrılmaktadır.

Meselâ, Karl Marks, beşinci devir hakkındaki temel felsefesini "komünizm/komün hayatı" tezine dayandırırken, Said Nursî ise, son devrin "serbestiyet ve malikiyet" devri olacağını ifade etmiştir.

Geçen zaman içinde yaşanan gelişmeler, ileriye yönelik tahminler, öngörüler, veya kontrolü neredeyse imkânsız hale gelen iletişim teknolojisinin bahşetmiş olduğu imkânlar nazar–ı itibara alındığında, görünen genel tablo Said Nursî'nin tezini kat'i sûrette doğrulamaktadır.

Zira, insanlık âlemi, gerek sosyal ve gerekse siyasî yaşayış veya kabulleri noktasında serbestiyet, malikiyet, hürriyet, cumhuriyet, demokrasi, hukukun üstünlüğü, temel ferdî hakların sağlanması istikametinde kararlı adımlarla yol almaktadır.

Bu da gösteriyor ki, insanların ekseriyeti kölelik ve esirliği çağdışı bulup temelden reddederken, artık sınırlı bir maaşa mahkûm olmayı da kolay kolay kabullenemiyor, benimseyemiyor. En azından, kendisi de çalıştığı işyerinin ya ortağı, hissedarı olmak istiyor, ya da iş performansına uygun şekilde prim talep ediyor, bonus talep ediyor.

Sosyal ve iktisadî hayat noktasında durum böyle olduğu gibi, siyasî görüş noktasında da hürriyet ve demokrasinin yükselen değerler listesinin en üst sırasına doğru çok güçlü hamleler yaptığı görülmektedir.

Bütün bunlar, müsbet mânâdaki serbestiyet ve malikiyete dayalı hayat tarzına kuvvet vermektedir.

Ancak, bunun yanı sıra, eş zamanlı ve atbaşı giden bir başka durumdan da söz etmekte fayda var.

Ülke ve coğrafya farkı olmaksızın, bazı insanlar, elindeki bütün fırsat ve imkânları nefis ve şeytanını, heva ve hevesini tatmin etme yolunda kullanıyor.

Zahiren, bu da "serbestiyet ve malikiyet" gibi görünmekle birlikte, esasında bu tarz bir yaşayış, nefis ve şeytana esir ve köle olmaktan başka birşey değildir.

Evet, nefsinin her arzusunu yerine getiren, onun esareti ve sultası altına girmiş demektir.

Zira, hakiki hürriyet, kişinin ne kendisine, ne de başkasını zarar vermediği bir hayat tarzıdır.

Şu garip asrın garip hayat tarzlarına bakın ki, beşinci devrin hükümranlığı dünyanın hemen her tarafını sarmış durumda iken, kimi insanlar veya sosyal gruplar hâlâ ilk devrin, ya da ilkel devirlerin vahşetini, zulmetini, esaretini andıran hayat safhalarını yaşıyor, yahut bunu başkalarına yaşatmaya çalışıyor.

Dinler ve hükümetlerin rolü

İnsanlık tarihiyle birlikte dinler ve hükümetler de var olagelmiştir.

Şayet, insanı terbiye ve hayatı tanzim eden dinler olmasaydı, insanlık vahşetten, bedeviyetten, memlukiyet ve esaretten kurtulma şansını, fırsatını bulamayacaktı.

Aynı şekilde, semavî dinlerden ilham alan hükümetler olmasaydı, sosyal hayat yine hercümerç olmaktan kurtulamayacaktı.

Demek ki, insanlığın geçirmiş olduğu "beş devir"in günahlarını, menfîliklerini, hak dinlere ve müsbet hükümetlere yüklememek lâzım.

Kimi siyasî habis cereyanlar ile menfaatini öncelleyen sosyal gruplar, ellerine geçen fırsatı en katı, en insafsız bir sûrette kullanarak, geniş kitleleri vahşî ve bedevî bir hayata, ardından köle ve esir hayatını yaşamaya zorlamışlar, mecbur bırakmışlardır.

Menfaatperestler, sondan bir önceki merhalede ise, kitlelere esirliğin bir üst modeli olan ecirliği revâ görmüşler, milyonlarca insanı belli bir ücret mukabilinde ömür boyu çalışmaya adeta mahkûm etmişlerdir.

İnsanlık, nihayet son elli–yüz yıllık süreç içinde ciddî bir uyanış içine girdiler ve Allah'ın onlara bahşetmiş olduğu fıtrî kabiliyeti, kapasiteyi tam olarak kullanma ve ortaya koyma erdemine eriştiler.

Bu yöndeki duygu ve düşüncelerin inkişafıyla, hür teşebbüs iradesi güçlendi. "Teşebbüs–i şahsî ve hiss–i rekabet" kamçılandı. Bu ise, makine–i tekemmülât–ı medeniyenin buharı hükmüne geçti. (Bkz: Said Nursî; Nutuk, Prens Sabahaddin Beye mektup, 1908.)

Risâle–i Nur'da ilmî/fikrî takip

Üstad Bediüzzaman, "Beş devir"den söz ederek, bunların sadece dördünün ismini zikrettiği Lemeat isimli eserini 1921'de telif ediyor. (İstiklâl harbinin en ateşli hengâmesi içinde beşinci devir olan "serbestiyet ve malikiyet"ten söz etmek, kolay olmasa gerek.)

Bediüzzaman Hazretleri, o tarihten en az on sene sonra telif etmiş olduğu Mektubat/28. Mektup'ta ise, yukarıda sıralamış olduğumuz beş devrin tamamını yazarak, nisbeten daha geniş izahatta bulunuyor.

Bu da bize gösteriyor ki, Risâle–i Nur'daki sırlı hakikatlerden biri de "ilmî/fikrî takip" meselesidir.

Bir risâlede, izahını veya devamını tam olarak göremediğiniz bir bahsin mütemmimi, bir başka bahiste, bir başka risâlede karşımıza çıkıyor.

Bu ise, müellifin kesben, kasden veya iradî bir çalışmasının değil, şaşmaz bir kudsî iradenin, bir İlâhî inayetin eseridir.

--------------------------------------------------------------------

OKUDUKÇA

PEYGAMBERİMİZ (ASM)

HZ. Âişe’ye (ra) Peygamber Efendimiz’in (asm) hallerinden en şaşırtıcı olanını sordular. Ağlamaklı bir şekilde cevap verdi: “O’nun hangi hâli şaşırtıcı değildi ki?”

DUA

ALLAH’IM, sen ki bize hayatta o kadar çok şey verdin; merhamet et de bir şey daha ver: Bize, bütün bu nimetlere karşı minnet ve şükran duygusu taşıyan bir kalp de ihsan et.

George Herbert

GÜNLÜK TUTUN

BİR günlüğe yazmak, size kendinizle birebir sohbet etmek fırsatı tanır. Kendinizle sohbet etmek fırsatıysa, derin düşünmenin geçmişte kaldığı günümüzde sizi

hayatınızda olup biteni derinlemesine düşünmeye zorlar.

...

GÜNLÜK, bir ajanda değildir. Ajanda, günlük olayları yazdığımız yer; günlükse

olanları incelediğimiz ve değerlendirdiğimiz yerdir. Günlük tutmak, sizi

yaptıklarınızı neden yaptığınızı düşünmeye ve bütün bunlardan

öğrendiklerinizi değerlendirmeye teşvik eder.

...

TIBBÎ araştırmalar, her gün on beş dakika kısa bir süre özel hayatınıza dair notlar tutmanın sağlığı düzelteceğini, bağışıklık sistemini ve genel tutumu düzenleyeceğini ispatlamıştır. Unutmayın, eğer hayatınız üzerinde düşünülmeye değerse,

yazılmaya da değer demektir.

Robin Sharma, Sen Ölünce Kim Ağlar, s.20-21

AKILLI VE UYANIK OLMAK

(Mevlânâ’dan akıllı ve uyanık olmakla ilgili birkaç söz)

*Aklı keskin adam, tencerede tatlı yemek mi, yoksa sirkeli ve ekşi aş mı olduğunu, dumanından anlar.

*Biri, yeni bir çömlek almak istese, alırken çömleğe elini vurdu mu, kırıksa hemen anlar,

kırığını görür.

*Akıllılarla birlikte olan, erkekçe yaşar.

*Uyanık adam, ahmaklıkta bulunmaz; önünü ve arkasını görmeye çalışır. Ersen, gönlün temizse, inanç sahibiysen, güvenilir kişiysen, yılan bir delikten iki kere sokamaz seni.

*Akıllı ve uyanık olmak, bir şeyi uygun yerde aramayı ve onu usûlünce yapmayı gerektirir ki böyle bir çaba, bizi yanlışa düşmekten koruyacaktır.

*Akıllı ve uyanık olmanın bir gereği de, bir konuya tek açıdan, tek yönlü bakmamaktır.

*Eğer bir kişinin bakışı doğru ise, onun ölçüsü doğru olur; eğri bakarsa, işi asla düzgün olmaz.

*Aklı iyi kullanıp nefsin aşırı isteklerine ram

olmama, kişiyi yanlışa karşı koruyacaktır.

NEZAKETAldous Huxley, ölüm döşeğinde bütün hayatı boyunca öğrendiklerini gözden geçirir ve bunu dört sade sözcükle özetler: Birbirimize daha nazik olalım.

GERÇEK AŞK Gerçek aşkın anlamını, sadece anneler bilir. Balzac

İLİM KABI

İLİM kabı hariç her kap içine konan şeyden dolayı daralır. İlim kabı ise genişler.

Hz. Ali (ra)

MEŞGUL OLMAK

MEŞGUL olmak yeterli değildir, karıncalar da meşguldür. Asıl mesele neyle, ne derece meşgul olduğunuzdur.

Henry David Thoreau

SORUYU YAŞAMAK

KALBİNDE çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol. Soruların kendisini sevmeye çalış, kilitli odalar ve yabancı lisanda yazılmış kitaplar gibi. Cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilemez. Çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın. Bu, her şeyi yaşama meselesidir. Şu anda, senin soruyu yaşaman gerekli. Belki daha ileride, farkına bile varmadan günün birinde kendini cevabını yaşarken bulacaksın.

Rainer Maria Rilke

KİTAP GİBİ BİR DOST

KİTAPTAN daha iyi bir arkadaş yoktur. Zaman zaman o insana dert ortaklığı eder, insanın gönlünü açar, yüreğine su serper. Gönlünün her muradına onunla erişirsin. Böylesine güzel bir dost görülmemiştir; ne incitir, ne incinir.

Kâtip Çelebi

ŞEFAAT ÜMİDİ

Umaram her bir adın başka şefâat eyleye Ahmed ü Mahmûd Ebü’l-Kasım Muhammed Mustafâ.

Kanunî Sultan Süleyman

GENLER VE IRKÇILIK

IRKÇILIĞIN hiçbir ilmî temeli yoktur. Ferdin mirasını oluşturan genlerin % 99’u bütün insanlarda ortak. Genlerin % 1’i, insanın fizikî görünüşünü, yani ırkî kimliğini belirliyor ve mo-dern genetik ilmi, ırklar arasındaki ayrımlarla ilgili ırkî açıklamaları reddetmektedir.

Aliya İzzet Begoviç

RUMELİ RÜZGÂRI

Çocuğum bana gel emri var.

Duyuyorum, kapıda bir rüzgâr,

Grebene’den, Koniçe’den,

Üsküp yahut Prizren’den

Gelmiş olabilir belki,

Yani Tanrı misafiri...

Bizim gibi rüzgâr da muhacir,

A be aç kapıyı girmelidir;

Varsın ev soğusun azıcık,

Rüzgâr da bizim gibi bir kul

Isınmalıdır kızancık.

Hüsrev Hatemi

TEVAZU

MEYVELERLE yüklü dallar, başlarını yere koyarlar.

Sadî

SELİM GÜNDÜZALP

sgunduzalp@yeniasya.com.tr

---------------------------------------------------------------------------

Ey, kâinat yolcusu!

Akıl almaz bir karmaşanın ortasında yaşıyor insan. Yalanla doğrunun, yanlışla gerçeğin ayrıştığı dönemler çok gerilerde kaldı. Siyah ve beyaz net tablolar artık yok. Yerini her tonda griliği barındıran, flu ve sisli manzaralar aldı. Burası neresi, biz kimiz, neden yaşıyoruz, nereden geldik ve nereye gidiyoruz? Artık bütün bu sorulara kolayca cevap verilemiyor. Gönül mü'mine yakışır bir hayat isterken, nefis yolu saptırmaya çalışıyor. Evet biz “bir alacakaranlık kuşağıyız ve belirsizlikler, tutarsızlıklar ve çelişkiler” içinde hayatı yaşıyoruz. Ensemizdeki en büyük düşman fırsat kolluyor. Oysa kalb ancak O’nu andığında tatmin oluyor. Ruh, O’na yöneldiğinde huzur buluyor. Ve insan hayat boyu süren çetin bir mücadeleyi göğüsleyerek yaşıyor.

Cevaplar farklı olsa da sorular asırlarca aynıdır. İnsanlık tarihinde en vazgeçilmez soru yine insana dairdir. Neden vardır insan? Bugün çok acı bir gerçekle karşı karşıyayız. Sorgulamadan, düşünmeden, ezbere yaşayan insanın acı gerçeğiyle baş başayız. Bugün ahirzaman insanı o kadar malayani ve lüzumsuz şeylerle iştigal etmektedir ki, yıllar önce Katherine Ann Porter’in yaptığı şu tesbit bugünün gerçeğini en net haliyle ortaya seriyor: “Bugün çoğu insanın hayatının hedefsiz oluşu beni dehşete düşürdü. İnsanların yüzde 50’si nereye gidiyor olduğunu hiç düşünmüyor. Yüzde 40’ı kararsız. Sadece yüzde 10’u ne istediğini biliyor, ama onların bile hepsi o yöne gitmiyor.”

İnanan da var, inanmayanda. Neden yaşadığını bir defa olsun hayatta sormayan da var, bu soruya hayatını adayan da. Mahiyetini bilen de var, bilmek istemeyen de. İnanıp yaşamayan da var. Veya yaşayan, ama neye inandığını bilmeyen... Ne garipsin dünya. Seslerin ipekten vücudunu mesh ederek ve renklerin ateşten nabzını sayarak, büyük sır kapısını tıklayan çilekeşleri ve inancı için hayatını hakir görenleri bugün nerede barındırıyorsun? Gelişigüzel, sorgusuz sualsiz bir hayatı yaşayan insan nasıl sormaz varlığa dair o en çetin soruyu. Kâinatın sırrını çözmek için aklı zorlamak gerekir. Çözüme ulaşmak için beyin sancı çekmelidir.

Yaşar insan, bir gün sonunun geleceğini bile bile. Her adımın ilk adım ya da her adımın son adım olabileceğini bile bile yaşamaktadır, kâinatın garip ama muntazam yolcusu. Bazan hayata sımsıkı sarılır ebediyen yaşayacakmış gibi. Oysa sayılıdır altın saniyeleri ve bir daha dönmemek üzere gider her bir ânı. Aslında yaşayanda bir zanla avunur. Bittiğine, gittiğine aldırmaz, gözünü kapar. Ama ölüm olduğu yerdedir. Ve bu hakikat değişmez. Ama yolcu olduğunu bi anladımı bu kâinatın eşsiz meyvesi, işte o zaman dağıtır etrafındaki zifiri karanlığı, o alacakaranlığı… İşte o zaman bütün alışkanlıklarını, o kalın ülfet perdesini yırtar ve prangaları çözer. Ruhu özgürleşmeye başlar, sonsuzluğa kanat çırpar. İşte o zaman insandır insan. Yoksa yalnız surette insandır. Çünkü onun “kıymetini tayin eden mahiyetidir. Mahiyeti ise himmeti nispetindedir. Himmet ise hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar”.1 Bir hedefe kilitlenmelidir insan. Başıboş hayat ve idealsizlik ölümsüz ruhunu öldürür. Çünkü insan bu fıtratta yaratılmamıştır. Ondaki “gayr-i mahdut istidadat” ta ötelere bakar. Dünya onu doyuramaz. O dünya ötesi için yaratılmıştır.

Düşünmek ne büyük bir nimet olsa gerek. İnsana ebedî bir yolcu olduğunu hatırlatan akıl ne büyük bir fırsat. Yaradanın kâinatın merkezine oturttuğu bu nazik, nazenin, nazdar varlık olan insana bahşettiği en büyük armağan. Onu bulması için ihsan ettiği bir lütuf. Mevlânâ’ya sorarlar: “Kişinin değeri nedir?”. “Aradığı şeydir” der ve ekler: “Ey kardeş! Sen fikirden ibaretsin. Eğer düşüncen gül ise, bir gül bahçesisin. Diken düşünüyorsan, külhan odunusun. Kesenin kıymeti, içindeki altın dolayısıyladır. Nasılki cesedin kıymeti candandır, canın kıymeti de canandandır. Canana koşmayan, ebedî sevgiliye kavuşmaya çalışmayan canlar, binlerce de olsa, hakikatte yarım tenden ibarettir.”

Kâinat yolcusu ne tarafa yol alırsa alsın, nereye doğru koşarsa koşsun, O'na yönelmemişse içindeki arayış ve özleyiş asla dinmez. Elinde mi dindirmek? Yaradan koymuş. Silip çıkaramazsın. Yönünü bir O’na doğru çevir, işte o zaman hissedeceksin yüreğindeki huzuru. İçten bir isteyişle, derinden bir titreyişle secdeye git, inle derinden derine. Bırak dünyayı, ukbaya talip ol. Aç ellerini, kaldır semaya doğru, hissedeceksin o sonsuz mutluluğu. Her ne kadar ağırsa da yükün ve cürmün alnını koy secdeye, düş toprağa bir tane gibi, kir dizlerini ve bırak yangın yerine dönsün için. Kâinatın garip yolcusu, yolun uzun değil, cismaniyet ve nefsaniyet itibariyle öl ki, ruh canibinde dirilebilesin. Çünkü “insan zayıftır, belâları çoktur; fakirdir, ihtiyacı pek ziyadedir; acizdir, hayat yükü pek ağırdır. Eğer Kadir-i Zülcelale dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar; ya sarhoş veya canavar eder”.2

Haydi diril, ayaklan! Anla neden var olduğunu. Bir kerecik olsun Allah namına kâinata bak ve buradaki inceliklere şahit ol. Yeryüzü ve gökyüzü korosu, ne varsa hepsi birden tesbihatıyla doldursun içini. Çöz çözebildiklerini, çözemediklerinle aklın boğuşsun. Yeter ki düşün ve kâinatta tek bir anlamsız sesin, tek hikmetsiz bir nefesin ve bir kıpırdanışın olmadığını anla. Aklını hayrette bırakan şu “intizam-ı âleme ve geniş rahmet içinde kusursuz hüsn-ü san'ata ve o misilsiz Cemal-i Rububiyete” mest ol.

Dipnotlar:

1. İşaratü’l-İ’caz, s. 82.

2. İman ve Küfür Muvazeneleri, s. 44.

TUĞBA AKTAŞ

----------------------------------------------------------------

Âşık olunca anladım

Farkında değildim bir vakit, anlayamamışım. Kısır döngülerde, yalancı ve yabancılarlaymışım. Anlamsız cümlelerdeki, anlamsız virgüller gibi… Yüklemsiz tümceler gibi yarımmışım. Boğuk hecelerde, kalın seslerde, köşelerde, anlamsız ve yalnızmışım. Anlayamamışım. Kendimi tanıyamamışım… Sığ bir dünyada, bir başıma kalakalmışım… Meğer yaban dünyada, yabancılarla bir arada, tamamlanmamışım…

Sahipsiz mezarlar var yüreğimde

Kimsesiz çocuklar misali

Ellerinde renklerle, uçuşan kelebekler gibi

Renk renk, desen desen cesetler

Öldürülmüş, faili meçhul cinayetler

Aşk susuz, aşk umutsuz ve keder

Vuslat hükümlü, hasret yalnız

Sevgi, umut, kucak dolusu güzellikler

Vurulmuş, giydirilmiş kefenler

Sahipsiz mezarlar var yüreğimde

Meçhul kişilere ait

Meçhul ölüler var bedenimde

Fon müziği gibi çalan sirenler

Ambulans bekleyen duygular var kalbimde

Etrafta suçlular, kaçışan nesneler

Yayılmış kötülükler

İçimde bir his var bugün

Yangın var, benzin döken itfaiyeciler

İçimde bir gariplik var bugün

Ölüler gibi kefenlenenler var bugün

Toprağa erenler, bir de öldürenler

Aşk dediğim aşk mıdır bugün?

Vuslat kavuşmadan başka her şey midir?

Yağmur sudan mı, yoksa çamurdan mıdır?

Neden kefenlenir ölüler,

Toprak bedenden değil midir?

Neden ağlar diriler?

Neden sessiz ölüler?

Ölülerin yerine ağlayan, diriler midir?

Sahipsiz mezarlar var yüreğimde

Öldürülmüş duygular

Uzaklaşmış bedenler var bedenimde…

İçimdekiler gibi cesetlerleymişim. Hem katillerle, hem de masumlarla, farkında değilmişim. Öldürülmüş ya da öldürmüşüm, bir yığın ölü. Her çirkinliği, güzelliğe döndürmüşüm. Aşkı öldürüp, toprağa gömmüşüm. Yalan düşlerle, gereksizliklerle kendimi çiğnemişim… Fark ettim, anladım… Ay yüzünü, karanlıkta gördüğümde… Yağmuru çöllerde yediğimde… Güllerde, çiçeklerde, seherde, hecelerde… Her nefesle seni hissettiğimde…

Yıldızlar geceleri parlarmış

Güneşler gecelerden kaçar

Gündüzlerde açarmış

Yağmur dağlarınmış, ovalarda keder

Soğuk seherinmiş

Seher dertlinin

Aşk, eziyetlininmiş

Aşka düşünce, gönlüm dertlenince

Seherde açıp, ovalara inince

Âşık olunca anladım

Yıldızları o yüzden iyi hatırlarım

Yağmur ovalardan dağlara

Güneş karanlıktan aydınlığa

Dertli derdinden dağlara kaçarmış

Âşık olunca anladım

Ben yalan aşka aldanmışım

Duygularımı kırmışım

Sahtekârlara inanmış

Maskelere kanmışım

Âşık olunca anladım

…

İçimdeki güzellikleri görememişim. Kefeni çözememişim. Yüklemi elimle silmişim. Kötülüklerimi elimle beslemişim… İyilikleri kötü diye sehpalara sermişim… Ben aşkı şimdi anladım. Sahte aşklarla yıllarımı salmışım…

Ölülerin sessizliğini, toprağı… Âşkı bulunca anladım… Şimdiye kadar aşk yaşamamışım… Sana vurulunca anladım… Âşık olunca anladım…

OSMAN KANAT - osmankanat_pdr@hotmail.com -------------------------------------------------------------

ELHAMDÜLİLLAH...

Kirpiklerim kıpırdadı, gözlerim açıldı;

Mübarek ezan sesi, kulağıma saçıldı.

Anladım; sabah olmuş...

Uyandım Elhamdülillah...

Kalktım..

Şeffaf soğuk sular akıtıverdi;

Ellerimin, yüzümün, başımın, ayaklarımın günahlarını; damla damla...

Geldim...

Niyet ettim sabah namazına...

Ve son selâmı da verdim...

Derin bir nefes aldım, huzura erdim.

Anladım ki; yaşıyorum Elhamdülillah...

Kur’ân ‘ı elime aldım,

‘’Yasin’’ i okumaya daldım,

Rabb’imin sözlerini yüreğime saldım.

Hissediyorum! Anladım çarpıyor kalbim; Elhamdülillah...

Güneş sızdı ufuktan, perdemin kenarından;

Yeni bir güne, aydınlık bir başlangıçtan daha başka ne isterim?

Elhamdülillah...

BEYDA ÖZSOY

20.02.2010

 
Sayfa Başı  Geri


Önceki Elif Eki

  (14.02.2010) - İstanbul’un fethine panoramik bir bakış

  (06.02.2010) - ‘Onu müellifi sipariş verdi’

  (30.01.2010) - Sultan II. Abdulhamid'i doğru anlamak

  (24.01.2010) - Kur’ân’ın dört esası: Hayat yolculuğunda yol haritamız

  (18.12.2009) - ‘BEN BİR CANIM AMMAA!’

  (11.12.2009) - ÇIĞIR AÇAN BİR ANSİKLOPEDİNİNHİKÂYESİ

  (04.12.2009) - Kimin cenazesini taşıyacağımı Urfa'da öğrendim

  (20.11.2009) - ‘Yetimler babası kahraman Kâzım Karabekir’

  (13.11.2009) - Eşi Zarife Canan, İbrahim Canan'ı anlatıyor:

  (06.11.2009) - “Kayıp” değil; geçici firak...

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu

Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim oktay usta yemek tarifleri Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl