"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Çok uluslu, çok dinli bir büyük toplumda Ermeni meselesi -1-

Atilla YILMAZ
05 Eylül 2017, Salı
Osmanlı coğrafyasında geçmişe dönük Ermeni olgusuna kısaca göz attığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır:

1877-1878 Osmanlı-Rus savaşıyla adını batıya duyuran Ermeniler, Berlin Antlaşmasıyla ellerini güçlendirdiler. Ermeniler, Berlin Antlaşması’yla başlayan süreçte Osmanlı içerisinde bir çok toplumsal olaya karıştılar.

Berlin Antlaşmasının özellikle 61. Maddesi uyarınca Osmanlı Devleti, Rusya ve İngiltere nezaretinde Ermeniler lehinde reformlar yapmayı kabul etti. Fransız Büyük İhtilalinden doğan bir milliyetçilik rüzgarı, çeşitli kavimlerde menfi milliyetçilik anlayışını tetiklemeye başladı. Ermeni toplumu da  başka unsurlar gibi milliyetçilik ateşiyle ayrılık sevdasına düşmüşlerdi. Bu arada birçok Ermeni devrimci örgütler kurularak Osmanlı memleketlerinde ‘ayrı baş olmak’ için faaliyet göstermeye başladılar.

1908 Meşrutiyetin ilanı ile birlikte Osmanlı tebaasının cümlesi ana unsuru teşkil eden Müslüman ahali ile her alanda eşit haklara sahip oldular ve bu hak Kanun-u Esasi (anayasa) tarafından da tescillendi.

Bu durum Ermeni toplumu tarafından kazanılmış ve elde edilmiş büyük bir kazanımdı. Peki bu kazanıma, asırlarca Osmanlı memleketlerinde ana unsuru teşkil eden Müslüman ahali tarafından nasıl bakılmaktaydı?

Gerçi Osmanlı’yı oluşturan İslam kavimlerinde de ayrı baş olma sevdası yok değildi. Hem Araplar hem de Kürt nüfus içerisinde menfi milliyetçilik ve ayrılık sevdaları örgütlenmeye başlamıştı bile. Ama bütün bu İslamları oluşturan unsurların hemen hemen hepsinde de Anayasa ile Ermenilere verilen müsavat (eşitlik) hakkı bir türlü kabullenilmek istenmiyor ve içten içe bir kavganın ayak sesleri duyuluyordu.

Kabul edilen Kanun-u Esasi ve Hürriyetle sosyal çalkantılara gebe olan ve bir alev topuna dönen Osmanlı topraklarında ülkenin herhangi bir yerinde çakacak olan bir kıvılcım bütün memleketi yangın yerine çevirebilirdi.

Özellikle, Osmanlı bünyesinde asırlarca bir arada yaşayan Kürtler ve Ermeniler arasında II.Abdulhamid öncesinde ve daha sonra özellikle de yine Sultan Abdulhamid devresinde had safhaya varan bir husumet ve kavga yaşanıyordu. Tam da bu atmosferde en çok rahatsızlık Müslüman Kürt halkıyla Ermeniler arasında cereyan ediyordu.

İstanbul hamal odalarında ve teşkilatında Ermeni ve Kürt kapışması sürerken, ülkenin doğu kesimlerinde Rus ve İngiliz kışkırtmalarıyla Ermeni nüfus Kürtlere karşı fitneye alet oluyordu.

Tam da böyle bir atmosferde Ermeniler açısından onlar adına onların hak ve hürriyetlerine sahip çıkmak onların meselesini üstlenmek kolay iş değildi.

Ermeniler ve azınlıklara değer vererek onların hürriyetine din adına sahip çıkan bir anlayışı Kürtlere ve Osmanlı ana unsurunu teşkil eden Türklere anlatan Bediüzzaman gerçekten de yürek isteyen bir işe öncülük ediyordu.

Meşrutiyet sonrası Müslüman coğrafya böyle kaynarken, İslam’a kendini adayan yiğit bir dava adamı Meşrutiyeti, parlamenter bir siyasi yapıyı, şeriat adına alkışlıyor ve sahipleniyordu.

Meşrutiyeti şeriat adına alkışlayan bu İslam alimi şüphesiz Bediüzzaman’dan başkası değildi. İslam tarihinde, intibak kabiliyeti en yüksek olan ender kişilerden birisiydi Bediüzzaman. Çağın getirilerine hemen intibak eder ve onu şeriatın lehine dönüştürmesini bilirdi. O “Muktezayı hale mutabık hareket etmek” düsturunun öncüsüydü. O, “Eski hal muhal.ya yeni hal, ya izmihlal” argümanının fikir babasıydı.

Batı’dan Osmanlı toplumuna gelen Meşrutiyeti de şeriat ölçüleri içerisinde savunarak ‘meşru meşrutiyet’ formülünü geliştirmişti.

Ama ne yazık ki; milliyetçilik ateşinin Osmanlı kavimlerini ayağa kaldırdığı, müslim, gayr-ı müslim kavgasının kıyasıya verildiği bir atmosferde; Meşrutiyetin hazmedilmesi ve içlere sindirilmesi çok da kolay bir hadise değildi.

Nitekim Bediüzzaman’ın alkışladığı ve din adına sahiplendiği Meşrutiyet; Hareket Ordusu marifetiyle 31 Mart kabusunu yaşayacak ve büyük bir yara alacaktı. Ama Bediüzzaman her şart altında meşrutiyetin mücadelesini vermeye kararlıydı. Bu saikle Bediüzzaman Said Nursi, 31 Mart sonrasında şark vilayetlerini gezerek Kürtlere Meşrutiyeti ve meşru Meşrutiyetin güzelliklerini anlatmaya başladı. Kürtler sürekli sordular, sordular, sordular. Bediüzzaman da bıkmadan usanmadan cevaplar verdi.

Kürt nüfusun ekseriyetle takıldığı nokta; Kanun-u Esasi ile Ermeniler’e verilen haklar konusuydu. Bakalım Bediüzzaman, Meşrutiyet inkılabıyla Ermeniler’e tanınan haklar konusunda neler düşünüyordu. Ermeni meselesine nasıl bakıyordu? Ve bakalım Bediüzzaman, toplumun önünü tıkayan “Ermeni açmazını” nasıl çözüme kavuşturacak ve toplumu nasıl rahatlatacaktı.

Bir sonraki yazımızda inşallah Bediüzzaman’ın fikirlerinden yola çıkarak, bu önemli meseleyi aydınlığa kavuşturalım.

Okunma Sayısı: 827
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı