Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 05 Haziran 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

İki sorunun cevabı bulunmadıkça...

“Çete” haberlerinin doğru değerlendirilmesi için iki sorunun doğru cevaplandırılması gerekiyor:

1. Türkiye’de gerçekten içinde muvazzaf veya emekli asker kişilerin de yer aldığı bir çeteleşme mevcut mudur?

2. Yoksa “çeteleşme” iddiaları, askeri yıpratmak ve etkisizleştirmek için üretilen dezenformasyon (bilgi kirlenmesi) çabaları mıdır?

İkinci iddia, daha çok hükümet karşıtı bir çevre tarafından dile getiriliyor. O çevreye göre “hükümet, özellikle laik rejimi tahrip noktasında aldı başını gidiyor, buna karşı duracak tek güç asker, onun yıpratılması gerekiyor. Çete iddiaları, askerin bilinçli bir tarzda hedef alınması anlamına geliyor.” Evet, verilmek istenen mesaj bu. Buradan da, askerin hükümete karşı muhalefet rolünün pekiştirilmesi amaçlanıyor. Böyle bir yaklaşım, bir ihtimal, askerin hoşuna gidebilir. Gerçekten varsa laik rejim kaygısını pekiştirip, mağduriyet hissini okşayabilir.

Ama ya çeteleşme varsa... Bir gerçekse...

Asker, iktidarla ilgili kaygıları sebebiyle çeteleşmeyi, kimi asker kişilerin hiyerarşik düzen dışında bazı eylemler içine girmesini bile mazur görebilir mi? Çeteleşme olgusunda askeri en çok rahatsız eden boyut, askerlerle ilişkili görünmesi ise, bu örgütlerin içinde asker kişilerin de bulunmasına normal gözle bakabilir mi?

Önce “Çeteleşme var mı?” sorusu üzerindeki şüpheleri irdeleyelim:

Eğer burada şüphe, bu iktidarın bir manipülasyonu olma ihtimalinden kaynaklanıyorsa, belli ki çeteleşme iddiası, sadece bugünkü iktidarın ürettiği bir mesele değil. Türkiye, PKK ile mücadele sürecinde, kimi yanlış oluşumlar içine girildiğini biliyor. “Terörle mücadele” gruplarının zaman içinde uyuşturucu, silah kaçakçılığı gibi illegal alanlara savrulduğu bilgisi, devletin epey zamandır üzerinde durduğu bir bilgi. Yüksekova çetesinde asker kişiler vardı. Susurluk’un bir boyutu, asker kişilere uzanıyordu. Jitem’in uygulamalarının tümü savunulacak nitelikte değildi. Türkiye, Eşref Bitlis’in ölümünü tartıştı, Cem Ersever’in, Yeşil’in durumunu tartıştı, Uğur Mumcu’nun ölümü ile birlikte “PKK’nın devlet içinde bağları var mı?” sorusunu tartıştı. Fail-i meçhul dosyası bundan önceki Meclis’in el attığı bir konu olarak orada dev gibi duruyor. 12 Mart Muhtırası, 9 Mart çetesini tasfiye etti. 12 Eylül’ün lideri “Genç Subaylarda hareketlenme olabilir, onların tasfiyesi gerekir” diyor. Ucu askere kadar uzanan illegal yapılanma gerçeği, Türkiye’nin tanıdığı bir gerçek.

Evet, şu son bir - iki yılda da ortaya çıkan çeteleşme görüntüleri var. Yakalanıp yargıya teslim ediliyor. Sanıklar mevcut. Eylemler mevcut. Somut suç malzemeleri mevcut. En azından yargıda bunlar. İktidar, güvenlik birimleriyle çeteleri sadece yakalıyor; yargılamıyor, yargı ayrı bir erk. Hatta yüksek yargı, iktidara karşı örtülü bir muhalefet görüntüsü bile sergiliyor. Yani iktidarın yargı sürecini etkilemesi ihtimali son derece zayıf.

Bu durumda, ortaya çıkan çeteleşme görüntülerini ne yapmak lazım?

Bu örgütlenmeler içinde asker kişiler tesbit edildiğinde “Ordu bundan üzülür” diyerek, asker kişileri dosya dışına mı çıkarmak gerekiyor? Genelkurmay böyle bir şeyi talep edebilir mi? Talep etmesi Ordu açısından sağlıklı olur mu?

Kaldı ki, Türk Silahlı Kuvvetleri, içinden çıkan “çürük” unsurları teşhir etmekte tereddüt etmiyor. Bunu burada kaç kere ifade ettim. TSK, bir kuvvet komutanını yolsuzluktan yargılamakta, mahkum etmekte ve rütbelerini geri almakta tereddüt etmedi.

Hiyerarşi konusu askerin en duyarlı olduğu konu. Yani bir kişi, şu veya bu rütbede, kafasına göre bir grubun içine girecek, orada emekli askerlerle ve kimi sivil kadrolarla iş tutacak... Ellerinde silah olacak, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi bulunacak.... ve bu ekibin işleri bir noktada askere fatura edilecek... Buna razı olur mu Türk Silahlı Kuvvetleri?

Denebilir ki: Bakalım bu gerçek mi, manipülasyon mu?

Bunun da araştırılması gerekmiyor mu? Asker “Tüm bu bilgiler manipülasyondur” deyip işin içinden çıkar mı? “Biz tüm unsurlarımızla pirüpakız” der mi?

Demez.

Denmez.

Çünkü insandır, yamulur, kullanılır, satılır... Ve bunu asker de görmezden gelmez. Çünkü insanına en çok güvenmesi gereken askerdir. Oradaki bir güven çentiği, ülkenin canına mal olur, silah arkadaşına tuzak olur. Bunu bilir asker ve çürük insanı barındırmak istemez.

Onun için, asker adına manipülasyon iddiaları koymak yerine, gerçeğin ortaya çıkması için çaba göstermek gerekir. Bırakın çeteleşme iddiaları enine boyuna soruşturulsun.

Gayet açık ki Türkiye, “Gayrı nizami harp” örgütlenmesinin de denetlenmesi gereken bir noktaya gelmiştir. Müthiş bir özel güvenlik birimleri furyası yaşanıyor. Kim ne yapıyor, bilinen ifadesiyle kimin eli kimin cebinde? Kim kim adına oynuyor?

Bu hükümete de lazım, askere de lazım, yani devlete lazım...

Bu kadar çeteleşme ortamı, belli ki toplumun tümünü güvenlik endişesi içine sürükleyecek...

Meclis Araştırması olabilir, MGK gündemine alınabilir, TSK kendi bünyesinde bir soruşturma yürütebilir...

Her şeyin sonu “Denetlenebilir” olmaya çıkıyor.

Askeri tüm yapıların da denetlenebilir olması, demokratik yapılanmanın gereğidir.

ahmettasgetiren.com, 4.6.2006

Ahmet Taşgetiren

05.06.2006


 

Akdeniz usulü komplolar

Onların başkalarının hisleriyle ilgili zerre hassasiyetleri olmasa da farketmez, bizlerin farklı bir sorumluluk anlayışımız var: Hakkında yazı yazdıklarımıza daha şefkatli yaklaşmamız, incitici olmamak için özel çaba sarf etmemiz gerekiyor. Yazdıklarımız, bu sebeple, sağda-solda okuduğunuz yazıların hak ettiği dozda cevaplar değil...

Şu satırları okuyun lütfen: “Yaşadığımız iki hafta hepimize şunu gösterdi: / Türkiye’de, kendine belli bir davayı ‘misyon’ edinmiş birçok kişi ve grup cirit atmaktadır. / Bunların bir kısmı ‘türbanı’, ‘imam hatip okulunu’, ‘Kuran kursunu’ bahane ederek terör eylemine girişmektedir. / Bir kısmı ‘Kıbrıs’ meselesini, ‘Kürt sorununu’ bahane ederek, ‘Vatan elden gidiyor’ çığlıkları atıp örgütlenmektedir. / Kimse, kendine yakın gördüğü inanca, düşünceye, siyasi fikre toz kondurmuyor.”

Ne kadar iddialı bir tespit, değil mi? Yaşadığımız süreç elbette öğretici oldu, elbette herkesi bir biçimde etkiledi. Ancak, gelişen olayların sizin üzerinizdeki etkisi gerçekten yukarıdaki satırların yazarının özetlediği biçimde mi oldu? Kendi hesabıma, ilk cümledeki ‘hepimize’ sözcüğünün kapsam alanı dışında kaldığımın bilinmesini istiyorum.

Türkiye’de ‘türban’, ‘imam hatip okulu’, ‘Kur’an kursu’ konularına kendini yakın hisseden insanlar var; 28 Şubat’ın bozduğu dengeler bu insanları rahatsız ediyor. İstedikleri basit: Çocuklarını Kur’an kursuna gönderebilsinler... İmam hatip mezunları eşitsizliğe tâbi tutulmasın... Kızlar üniversitelerde istedikleri kıyafetle okuyabilsinler... Eskiden olduğu gibi.

Demokratik bir ülkede varlığı düşünülemeyecek türden yasakçı uygulamalara son verilmesini dile getiren demokratik talepler bunlar...

Bu talepleri seslendirenler arasından ‘terörist’ çıktı mı? Yazarın iddiası bu. Elbette her kesimde kör inançlı insanlar vardır; bunlar arasından ilkel intikam duygularını tatmin etmek için eline silâh alanlar da çıkabilir... Sadece bizde değil, başka ülkelerde de... Ancak, süreyi ‘iki hafta’ diye sınırladığınızda “Yaşanan olaylardan hareketle bu kanaate nereden vardınız?” sorusuna cevap vermeniz gerekir.

Danıştay 2. Dairesi’ne saldırının biçimi ve saldırganın kimliği bu iddiayı taşımıyor. Saldırgan o izlenimi verecek biri olduğu için seçilmiş, bu belli; ancak daha ilk günden anlaşıldığı üzere yeni bir Mehmet Ali Ağca o... Geniş bir ilişkiler ağının tam ortasında yer alan, kirli ve gizli amaçlara hizmet etmek üzere özel yetiştirilmiş biri...

Yalnız saldırganın kimliği değil, eylemin kendisi de farklı sonuç çıkarmamızı zorunlu kılıyor: Bir yargı organının üyelerine ‘türban’ ile ilgili kararları yüzünden saldırıldığı izlenimi, eylemle elde edilmek istenen amacı ele veriyor zaten: İyi yetiştirilmiş tetikçi, tam da bu görüntüyü vermek üzere, Cumhuriyet gazetesi ile Danıştay’a yönlendirilmiş olmalı...

Dünyanın başka köşelerinde de sağ gösterip sol vuran hâin odaklar olmuştur; muhafazakâr başbakanı Kızıl Muhafızlara öldürttüler İtalya’da, Bologna tren istasyonuna konulan bombayı ‘sağcı teröristler’ bırakmış süsü verildi; oysa, başbakanı öldüren de, bombayı koyan da aynı eldi. Türkiye’de can alan siyasî suikastlarda ve kitle olaylarında rol üstlenmiş eller de muhtemelen farklı değil.

Bu tespiti yapmak ‘komplocu’ olmak mıdır? İtalya örneğini bilmesek, Avrupa’da kurulmuş 17 benzer örgütten birinin Türkiye’de faaliyet gösterdiğinden haberimiz olmasa, tespit havada kalabilirdi; oysa bildiklerimiz olaylarla sınanmış bilgiler... İki haftadır yaşananlar ülkemize karşı girişilmiş büyük bir ‘komplo’dur; ‘komploları ortaya çıkarmak’ ne zamandan beri ‘komploculuk’ sayılıyor? Aslında, bu tür ‘komploları’ gözlerden gizlemeye çalışmak...

Kimseyi incitmek gibi bir niyetim olmadığı için, en iyisi son cümleyi tamamlamayayım...

Yeni Şafak, 4.6.2006

Fehmi Koru

05.06.2006


 

Büyük komplo

Henüz Danıştay saldırısının şokunu atlatamadan, olayın arka planını tam aydınlatamadan bir başka çete ortaya çıktı Ankara’da. Yarın sabah yeni bir çete operasyonuyla uyanırsak da sürpriz olmaz. Meğer sağımız solumuz, önümüz arkamız hep çete imiş de haberimiz yok. Ortalık çetelerden geçilmiyor.

Şemdinli, Sauna ve Ergenekon... Bu zincire son eklenen halka ise içinde emekli ve muvazzaf ordu mensuplarının da bulunduğu Atabeyler Çetesi oldu. Askerî savcılık operasyonda gözaltına alınan üç ismi tutukladı. Üç beş yılda bir yaşanacak bu denli büyük olayın hepsi aylarla ifade edilen çok kısa zaman dilimine sığdı. Yedi ayda 5 çete...

Birisi tam çözülmeden diğeri patladı. Şimdi ilgili ilgisiz herkes haklı olarak ‘Neler oluyor?’ sorusuna cevap arıyor. Bir gazeteci bütün bunları sıraladıktan sonra Ankara’yı ‘Karanlıklar Başkenti’ diye tanımladı. Haksız değil. Yaklaşık 15 yıldır başkentte yaşıyorum, Ankara’nın hiç bu kadar puslandığını hatırlamıyorum. Herkesin bir düşüncesi var. Olup biteni tam anlayabilmek; ama gelişmelere makul izah getirebilmek gerçekten güç... Dışarıya yansıyan kıt bilgiler ışığında ancak el yordamıyla yorum yapmak durumundayız. Dün Akşam’dan İsmail Küçükkaya olayları ‘nasıl gördüğünü’ anlatırken, AK Parti’den hoşlanmayan, iktidarı ‘rejim için tehdit’ olarak görerek ‘durumdan vazife çıkaran’ çok sayıda illegal oluşumun varlığından söz ediyor.

Pekala ortaya çıkan çeteler, bu illegal oluşumların parçası veya uzantısı olabilir. Böyle düşünenlerin sayısı hiç de az değil. Herkes farkında; bazı çevrelerin siyasi gidişatı yönlendirmek, hükümeti erken seçime zorlamak, Çankaya seçimine giden sürecin taşlarını döşemek gibi amaçları elbette var. Bu niyetlerini de belli ettikleri söylenebilir.

Ben son olayları sadece içerisiyle izah etmenin pek doğru olmadığı kanaatini taşıyorum. İçeride hiçbir oluşum, düşüncesi ne olursa olsun bu ülkeye bu kadar büyük kötülük yapacak işlerin içine girmez.

Türkiye dış odaklı büyük komployla karşı karşıya... Ülkenin üzerinde büyük oyunlar oynanıyor.

Ülkeyi kargaşaya sürükleyecek senaryolar dışarıda yazılıyor, içeride sahneye konuluyor. Çete üyeleri vatanı kurtarmak veya bazı politik kaygılarla hareket ettiklerine inanıyor olabilir, ben büyük senaryonun figüranlarından başka bir şey olmadıklarına inanıyorum. Komplo yalnızca AK Parti hükümetini veya siyaseti hedef almıyor. Oyun büyük ve satranç tahtasında AK Parti değil Türkiye var.

Anlayabildiğim kadarıyla içeride bir güç -adına rahatlıkla derin devlet diyebilirsiniz- provokasyonları önlemeye, su almaya başlayan geminin batmasını ve tehlikeli sulara sürüklenmesini engellemeye çalışıyor. Çetelere karşı operasyonları bu kapsamda değerlendirmek mümkün...

Bu süreçte herkesin dikkatli olması lazım... Ülkenin temel dinamiği olan kurumları karşı karşıya getirmeye çalışmak da bu oyunun bir parçası. Münferit ve kontrol dışı bazı isimlerin çetede çıkmasını genelleyerek Silahlı Kuvvetler’i, polis veya hükümete karşı kışkırtmak çok tehlikeli sonuç doğurur.

Türkiye çok önemli gelişmelerin arifesinde... Hafta boyunca uluslararası güç dengesinde ağırlıkları bulunan üç ülkeden İsrail Dışişleri Bakanı Livni, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Almanya Dışişleri Bakanı Steinmeier Ankara’daydı. 10 gün sonra Avrupa Birliği ile müzakereler resmen başlayacak.

Büyük oyuna teslim olmak da mümkün, boşa çıkarmak da... Türkiye, bazı art niyetlilere rağmen komployu boşa çıkaracak dinamiklere sahip...

Dün Cumhuriyet Gazetesi, Nazım Hikmet eki verdi, Ankara’nın psikolojisini yansıtan şu şiiri paylaşmak isterim:

‘Hava kurşun gibi ağır - Bağır, bağır, bağır bağırıyorum - Koşun kurşun eritmeye çağırıyorum - O diyor ki bana: - Sen kendi sesinle kül oluyorsun ey - Kerem gibi yana yana - Deeeert çok hem dert yok - Yüreklerin kulakları sağır... Hava kurşun gibi ağır...’

Zaman, 4.6.2006

Mustafa Ünal

05.06.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004