"Gerçekten" haber verir 06 Şubat 2009
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formuİletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 

Lahika

Hadis-i Şerif Meâli

Kul ile Cennet arasında yedi sarp yokuş vardır. Bunların en kolay geçileni ölümdür. En zor olanı ise, mazlumun zalimin yakasına yapıştığı günde hesap vermek için Allah'ın huzurunda dikilmektir.

Câmiü's-Sağîr, No: 1722

06.02.2009


Orta şarkta sulh-u umumînin temel taşı

Ren Van’da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: “Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?” dedim.

Dedi: “Ben Müslüman bir Türkü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar.”

Bir zaman geçti, (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksülâmel ile o da Kürtçülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: “Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürdü salih bir Türke tercih ediyorum.”

Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki, Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.

Ey suâl soran meb’uslar! Şarkta beş milyona yakın Kürt var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hintliler var. Yetmiş milyon Arap var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van’daki medreseden aldığı ders-i dinî mi daha lâzım? Veyahut o milletleri karıştıracak ve ırktaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan, sırf ulûm-u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hâli mi daha iyidir? Sizden soruyorum.

İşte bu cevabımdan sonra, an’ane aleyhinde ve her cihetle garplılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar, imza ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim. Allah kusurlarını affetsin; şimdi vefat etmişler.

Râbian: Mâdem Reisicumhur gayet mühim mesâil-i siyasiye içinde Şark Üniversitesini en ehemmiyetli bir mesele yapıp hattâ harika bir tarzda altmış milyon liranın o üniversiteye sarfı için bir kanun çıkarmak derecesinde fevkalâde bir hizmetle medresenin medâr-ı iftiharı ve kendisine büyük bir şeref verdiren bu medrese-i İslâmiyeye, eski hocalık hissiyâtıyla başlaması, bütün şark hocalarını minnettar etmiş. Ve şimdi orta şarkta sulh-u umumînin temel taşı ve birinci kalesi olan bu üniversiteyi yine mesâil-i azîme-yi siyasiye içinde yeniden nazara alması, elbette bu vatan, bu devlete, bu millete bu azîm, faydalı hizmeti netice verecek. Ulûm-u diniye o üniversitede esas olacak. Çünkü hariçteki kuvvet tahribatı mânevîdir, imansızlıkladır. O mânevî tahribata karşı atom bombası, ancak mânevî cihetinde mâneviyattan kuvvet alıp o tahribatı durdurabilir.

Mâdem elli beş sene bu meseleye bütün hayatını sarf etmiş ve bütün dekaikiyle ve neticeleriyle tetkik etmiş bir adamın bu meselede reyini almak ve fikrini sormak lâzım gelirken, Amerika’da, Avrupa’da bu meseleye dair istişareye kendinizi mecbur bildiğinizden, elbette benim de bu meselede söz söylemeye hakkım var. Hamiyetkâr olan bütün bir millet namına sizden bekliyoruz.

Emirdağ Lâhikası, s. 439-40, (yeni tanzim, s.845)

fâsık: Günahkâr.

muallim: Öğretmen.

aksülâmel: Ters tepki.

millet-i İslâmiye: İslam milleti.

meb’us: Milletvekili.

şark: Doğu.

ders-i dinî: Dinî ders.

uhuvvet-i İslâmiye: İslam kardeşliği.

ulûm-u felsefe: Felsefe ilimleri.

an’ane: Âdet, gelenek.

garplılaşmak: Batılılaşmak.

râbian: Dördüncü.

Reisicumhur: Cumhurbaşkanı.

mesâil-i siyasiye: Siyâsî meseleler.

medâr-ı iftihar: İftihar vesilesi.

medrese-i İslâmiye: İslâmî medrese.

orta şark: Ortadoğu.

sulh-u umumî: Genel barış, dünya barışı.

mesâil-i azîme-yi siyasiye: Siyasi büyük meseleler.

ulûm-u diniye: Din ilimleri.

dekaik: İncelikler.

hamiyetkâr: Hamiyetli, onur ve haysiyet sahibi.

06.02.2009


Ömrümüzün hazanı

Sararan yaprakları görünce dağda, bağda, bahçede; hüzün çöker yüreğine insanın.

Gençlik, nasıl ki insan ömrünün baharıysa; yaşlılık da hazan zamanıdır bir bakıma, kabul etsek de etmesek de…

Hani nerede tuttuğunu kopardığın, muktedir olduğun günler? Öyle ya, o günler gençlik günleri, dinçlik günleriydi. Tâbir yerindeyse, birçok şeyi “tozpembe” gördüğün günlerdi o günler…

Uykuya doymaz, lezzete kanmazdın o zamanlar.

Aldığın tatlar, kokladığın kokular, bakmaya doyamadığın renkler; meftun olduğun güzellikler bile bir başkaydı o dönemde.

Kim bilir ne rüyalar, ne hülyalarla avuturdun gönlünü. Belki de, bazen elin yetişmeyip “âh” dediğin olmuştur. Gönlünün gönlü, hayal vüs’atinde değil miydi? Her çiçeği dolaşırdı emellerin bir bir, kelebekler gibi… Ele avuca sığar mıydı hiç?

Derken, geldin bu güne…

Bayram ziyaretinde, bir televizyonun muhabiri soruyor Güçsüzler Yurdundaki yaşlı bayana:

“Teyze! Gönlünün istediği bir şey var mı?” diye. Miadını doldurmuş, güzelliğini soldurmuş bayan, önce bir iç geçiriyor derinden derine. Ufka uzanan mahzun bakışlarının ardından:

“Aaah evlâdım, gönül ne istemez ki? Ama, zaman kalmadı” diyor hüzün dolu edayla.

Giden gitmiş, zaman geçmiş, ne çâre…

O günleri, bu günler için yaşayıp, gençlik nimetinden ziyadesiyle istifade etmeliydi âhiret hesabına. Hissiyatın hâkim, aklın ise sukût ettiği o günlerde nefsi ve hevesi dizginleyip Mevlâ’ya yönelmek ne büyük kâr.

Bugün gıcırtılar başlamış; haberciler gelmiş, konmuş saçlara, başlara. Mâdem düne dair bir şey yapmak mümkün değil; öyleyse, bu günü, hatta şu ânı mamûr etmenin, kazanmanın çaresine bakmalı.

Risâle-i Nur’da, “Nasıl ki öylelerden biri ağlayarak demiş” diye başlayıp nakledilen; “Keşke gençliğim bir dönseydi; ihtiyarlık benim başıma ne kadar hazin hâller getirdiğini ona şekvâ edip söyleyecektim” ibâresi, gidenin dönmediğini, “tuh” demenin hiçbir fayda vermediğini haber veriyor.

Mâdem hâl böyle: Hz. Mevlânâ gibi “Dün, dünde kaldı cancâzım / Bu gün yeni şeyler söylemek lâzım” demeli ve bu güne bakmalı.

Mâzide kalan fulü tabloyu, âtîye ayine yapmalı. Sis perdesini aralamalı ve kabrin arkasındaki “ebedler memleketi”ni düşünmeli. Cenâb-ı Hakk’ın af ve mağfiretinden “ümitvâr” olmalı.

Bediüzzaman Hazretleri: “Mâdem ekser insanlarda gençlik zararlı düşüyor; biz ihtiyarlar Allah’a şükretmeliyiz ki, gençlik tehlikelerinden ve zararlarından kurtulduk” diyerek yorgun yüreklere su serptikten sonra, “Biliniz ki, ihtiyarlıktaki zaaf ve acz, rahmet ve inayet-i İlâhiyenin celbine vesiledir” diyerek ümit kandilini yakıyor kalbimize.

Ne saâdet…

Namaz ve niyazla imanını ışıklandırıp, hayatını hayatlandıranlara müjde! Ebedî bir gençliği kazanmaya namzetsiniz orada.

Yol Ma’bûda ve O’nun mahbûbuna olunca, gam yükleme gönlüne.

Toprak, tohum bekler Hâlıkının izniyle neşvü nemâ bulsun diye. Çekirdek, yeni çekirdekler doğurur yazdan sonraki güzde.

Güz olmazsa, bahar olmaz, yaz olmaz. Tohumun ölmesi, yaprağın solması gerekir yeni bir nevrûz için.

İnsan da, olacak, solacak ve ölecek; haşr olmak için yarın orada…

“Yâ Rabbi! Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl.”

Âmin.

ALİ RIZA AYDIN

06.02.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır