"Gerçekten" haber verir 30 Nisan 2009
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formuİletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 

Basından Seçmeler

“Helâlleşmek”

“Helalleşmek”, İslâm kültürünün bir kavramı. Ahiret inancı, orada verilecek hesap kaygısı, buradan oraya, bir “kul hakkı” yüküyle gitmemeyi öğütler insanlara. Bir karıncayı incitmişseniz, bir hayvanı dövmüşseniz, ağır yük yüklemişseniz bile, bunun İslam inancına göre bir hesabı olduğunu bilmelisiniz. Bir insanın ayağına basmak, canını incitmek de öyle. Bu noktada, Müslüman - Gayrimüslim ayrımı da yok.

Acaba bu kavramı, Türk - Ermeni ilişkisinde kullanabilir miyiz?

Markar Esayan, Taraf’taki yazısında Hrant Dink’in “Soykırım iddiaları bırakın ABD’yi, Mars’ta bile kabul görse, Ermeni ve Türkler’in birbiriyle helalleşmeden iyileşmeleri imkansız” dediğini yazıyor. Ve Hrant Dink’i “hayatını iki halkın kardeşliğine adamış ve bu yolda atılan tüm olumlu adımların zeminini hayatı pahasına döşemiş olan büyük insan” diye tanıtıyor. (Taraf, 27 nisan 2009)

Dink’i, daha önceki bir yazımda, Türkler’in duygularını anlama noktasında ve çözüm arayışında bir çok Türk’ten daha insaflı bulduğumu yazdım. Hatta düşünüyorum ki, onun öldüğü günlerde “Hepimiz Hrant’ız” pankartı taşıyanların büyük kısmı bu duyarlılığı taşıyan Hrant Dink’ten çok uzaklardaydı.

“Helalleşmek” iki taraflı bir eylem. İki taraf da, birbirinin hukukunu çiğnemiş olduğunu var sayar ve, bu hukuk yüküyle ebedi aleme göç etmek istemez.

Türk - Ermeni ilişkisinde böyle bir kritik durum var. Ermeniler, büyük acı (hadi onların ifadeleriyle söyleyelim, büyük felaket) yaşadıklarını söylüyorlar. El hak doğru, yaşanan büyük acı var.

Ama, Türkler ve Müslümanlar da, aynı süreçte büyük acı, hatta büyük felâket yaşadıklarına inanıyorlar. Tarihe baktığınızda bunu da görüyorsunuz.

Acılar arasında doz farkı var, acıya sebep olan güç farkı var, şu var bu var. Ama gerçek şu ki, iki acı var.

Peki sıkıntı nerede?

Ermenilerin acısına, dünyanın büyük güçlerinin sahip çıkmasında, ve bunu Türkiye’ye karşı kullanmalarında.

Bir şey daha:

Üç aşağı beş yukarı aynı dünya güçlerinin, tam da acıların yaşandığı dönemde, Ermenileri Türklere, - Müslümanlara karşı kullanmış olmaları.

Ve bir şey daha:

Bu “acı sayımı”nda, dünya ölçeğinde Türklerin - Müslümanların acısının yok sayılmasında...

Markar Esayan, Yeni Asya’dan H. Hüseyin Kemal’e verdiği 26. 12 2008 tarihli mülakatında “Düşünün, acımız ve kaybımız yok sayılıyor. Bu yüzden Ermeniler acıları yaşayamıyor, ölülerini gömemiyor. 93 yıldır Ermeniler konuşamıyor.” dedikten sonra bir başka boyuta geçiyor ve şunları söylüyor:

“Ortada büyük bir acı var, bununla yüzleşemiyor, helâlleşemiyoruz. Topluca bütün acılarımız için bunu yapmalıyız. Hepimizin acıları değerli. ASALA’nın öldürdüğü insanlar, 1918’de Ruslarla gelip Ermeniler tarafından öldürülen Müslümanlar için üzülmeliyiz. Bunları topluca konuşabilmeliyiz yoksa geçmişin hayaletlerinden kurtulamayız.”

Şunları da söylüyor Esayan: “Tarihteki acı olaylara bakıp kimse Türk halkına soykırımcı halk diyemez. Önemli olan Türk halkının Ermeni halkının acılarını paylaşması...”

Acı paylaşımı, evet.

Helalleşmek, evet.

Buna kimse itiraz edemez.

Dünya platformlarında yapılan bu değil.

Dünya platformlarında yapılan, sanki, Osmanlı’ya karşı, önce gayrimüslim, sonra Müslüman tebaa üzerinden yürütülen yok etme - sömürgeleştirme harekatının devamı...

Bu toprağın insanları, böyle bir yok etme operasyonunun acı hatıraları ile dolu...

Kendi acılarının görülmediği, aksine, “Osmanlı’yı yok etme”nin meşrulaştırıldığı bir tarih içinden geliyorlar...

Günümüzde Kıbrıs’ta Avrupa’nın Rumlar hesabına kol büktüğüne, Karabağ’da işlenen cinayetlerin göz ardı edildiğine, Filistin’de, İsrail’in vahşete denk silah kullanımının meşrulaştırıldığına tanık oluyorlar.

“Ermeni meselesi”, bir acının idraki değil, böyle bir politikanın uzantısı olarak algılanıyor.

İçerdeki kimi aydınlarımızın tavrı, tam da bu kuşatmaya monte oluyor.

O yüzden Hrant Dink’in dilini bizimkilerden çok daha samimi bulduğumu önce de ifade ettim, şimdi de belirtmeyi gerekli görüyorum.

Bu işi, Amerika’nın, Avrupa’nın marifetleriyle kol bükerek değil, iki halkın tarihi dostluğunu, birlikte, yan yana, iç içe yaşama zaruretini dikkate alarak gündemde tutmak ve çözmek lazım.

“En kolay dövülen ülke Türkiye” deyip, içerden dışardan Türkiye’ye vurarak değil.

Bugün, 29 Nisan 2009

Ahmet Taşgetiren

30.04.2009


Hilmi Özkök Paşa’nın ifadesi üzerine...

Milliyet’in pazartesi günkü manşetinde Tolga Şardan’ın çok güzel bir atlatma haberi vardı:

“Özkök 8 saat ifade verdi.”

Önemli bir haber bu.

Çünkü bir ilki haber veriyor.

Türkiye’de bir Genelkurmay Başkanı’nın sivil bir savcıya gitmesi, yakın silah arkadaşlarıyla ilgili ve bir takım ‘darbe tertipleri’ni de içeren çok kritik bir dava çerçevesinde tanık olarak ifade vermesi...

Gerçekten önemli bir gelişme.

Simgesel açıdan da öyle...

Milliyet’in manşet haberi, “Bu memlekette ara sıra iyi şeyler de oluyor” dedirtti bana.

Şimdi anımsıyorum.

12 Eylül dönemiydi, 1982 olmalı.

Cumhuriyet’te Genel Yayın Müdürü’ydüm. 27 Mayıs darbesinin lider kadrosundan Cemal Madanoğlu Paşa’nın askerlik anılarını yayımlıyorduk. Sıkıyönetim’den telefon geldi, yayını kestik. Yoksa gazete kapatılırdı.

Birkaç gün sonra Ankara’ya, askeri yönetimin Milli Güvenlik Konseyi’nin Genel Sekreteri Orgeneral Necdet Üruğ’u ziyarete gittim. 12 Eylül’ün güçlü komutanlarından Üruğ Paşa, yayının kesilmesiyle ilgili şöyle dedi:

“Bir manevrada bir üsteğmen beceriksiz çıkmış. Komutanın emri başka türlü tatbik edilmiş, yani komutan aldatılmış... Olur mu bunları yazmak?.. Sonra o askerlerin geride kalan aileleri, torunları rencide oluyorlar. Ayrıca bizim Silahlı Kuvvetler’in bir uhuvveti (dayanışma anlamında, HC) vardır. Kendine mahsus kuralları, içine kapalılığı vardır. Yani kol kırılır yen içinde...”

Aradan onca zaman geçti.

Neredeyse otuz yıl.

Askerdeki bu zihniyet acaba ne kadar değişti?..

28 Şubat dönemini hatırlayın.

Susurluk soruşturması sırasında ‘faili meçhul cinayetler’le, Jandarma ve JİTEM’le ilgili olarak da asker kapılarını kapatmıştı. JİTEM’in varlığını bile reddediyordu.

Dönemin Jandarma Genel Komutanı, eski MİT Müsteşarı Teoman Koman Paşa, TBMM çatısı altındaki komisyona gidip ifade vermemişti.

JİTEM’in önde gelen sorumlularından olan ve halen Ergenekon davasının sanıkları arasındaki Veli Küçük Paşa da TBMM Komisyonu’na getirilememişti.

Milletin egemenliğini temsil eden TBMM bile, bilgilerine başvurmak için dahi olsa, generallerin kendi davetine icabet etmelerini sağlayamamıştı.

Böyle çok örnek verilebilir.

Ve bütün bu örnekler, ne yazık ki, demokrasi ve hukukun üstünlüğü açısından Türkiye’deki düzenin ikinci sınıflığına işaret eder.

İşte bu bu örnekler nedeniyledir ki, eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Hilmi Özkök’ün ‘tanık’ sıfatıyla da olsa sivil savcılığa gidip sekiz saat süreyle ifade vermesi önemlidir.

Yine aynı nedenlerle Ergenekon davası da önemlidir.

Özkök Paşa’nın Ergenekon savcıları Zekeriya Öz’le Fikret Seçen’e ifadesinde neler söylediğini bilmiyoruz.

Ama can alıcı nokta şu:

Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığı sırasında Deniz Kuvvetleri Komutanı olan emekli Oramiral Özden Örnek’in günlüklerindeki ‘darbe tertipleri’nin aydınlatılması şart, eğer bu ülkede demokrasi ve hukuk devleti olabilecekse...

Özden Örnek günlükleri bugün artık ‘Ergenekon iddianamesi’nin de bir parçası haline geldi.

Bu günlüklerde darbe tertipleri içinde gözüken eski Jandarma Genel Komutanı emekli Orgeneral Şener Eruygur, emekli Orgeneral Hurşit Tolon gibi kimi emekli, kimi görev başında bazı subaylar da Ergenekon davasıyla yargı sahnesine çıkmış durumdalar.

Bu da bir ilk Türkiye’de.

Eski Genelkurmay Başkanı Özkök Paşa’nın ifadesine konu olan Özden Örnek günlükleri ve darbe tertiplerine gelince, bunlar, Ergenekon davasının belkemiğini oluşturuyor.

Çünkü bu tertiplerden, her Allah’ın günü toprak altından çıkan silah ve cephaneliklere çekilen çizgidir, Türkiye’yi bir darbeye daha sürüklemek isteyen çizgi...

Hiç kuşkunuz olmasın.

O silah ve patlayıcılarla Türkiye bir ‘darbe ortamı’na daha sürüklenecekti. Bombalar patlatılacak, siyasi cinayetler işlenecek, suikastlar düzenlenecek ve sonra bir sabah vakti Türkiye’nin bir kez tank sesiyle uyanması beklenecekti.

Olmadı, yakayı ele verdiler.

Ergenekon’un özü budur.

Ergenekon davasında hukuktan sapmalar, hoyratlıklar yaşanmıyor değil, hepsi gözler önünde. Haklı eleştiriler var. Bu eleştiriler bu köşede de yapıldı, yapılıyor.

Ama bunlardan dolayı Ergenekon’un özü göz ardı edilmesin.

Ve meselenin özünü bilerek ya da bilmeyerek gözden kaçırmak için yapılan hukuk devleti çağrıları ise inandırıcılıktan uzak kalmaya mahkûmdur.

Milliyet, 29 Nisan 2009

Hasan Cemal

30.04.2009


Akredite olsaydım! Bu soruları sorardım...

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, bugün bazı gazetecilerle bir araya gelip sorulu-cevaplı basın toplantısı yapacak.

(...)

Akredite olsaydım bu toplantıda Orgeneral Başbuğ’a işte bu 11 soruyu yöneltir ve cevabını sizlerle paylaşırdım...

1- İki hafta önceki Harp Okulu konuşmanızda “Bu ordu halkın ordusudur ve halkın vergileri ile kurulmuştur” dediniz. Peki, BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun enkazına ulaşmaya çalışan bir muhabiri, sırf akredite olmadığı için askeri helikoptere almamayı ve dağ başında ölüme terk etmeyi hangi ahlaki ve insani gerekçe ile izah ediyorsunuz? Kaybolan eğer Cihan muhabiri olsaydı, kurtarma çalışması bile yapmayacak mıydınız?

2- Son konuşmanızda TSK’nın “açıklık ve sorumluluk” ilkelerine uygun faaliyet gösterdiğini kaydettiniz. Ergenekon, Karargah Evleri ve Ata Evleri gibi yasa dışı yapılarla ilişkisi olanlara yönelik disiplin ve cezai işlemleri TSK neden kendi içinde başlatmadı? Neden TSK personelinin yasa dışı faaliyetleri kurum içinde tespit edilemedi?

3- Son konuşmanızda, “TSK’nın her zaman hukukun üstünlüğü içerisinde hareket ettiğini” ifade ettiniz. Peki, kurum mensuplarının “Sarıkız, Ayışığı ve Eldiven” isimli darbe teşebbüslerine yönelik bir soruşturma başlattınız mı?

4- Kaos eylemlerinde kullanılmak üzere çalınan ordu mallarını askeri alanlara mücavir bölgelere gömüldüğü halde neden önceden tespit edemediniz? TSK’dan çalınan silahlarla oluşturulan Ergenekon cephanelikleri konusunda TSK görüşünü açıklar mısınız? Başka kayıp cephaneler de var mı?

5- (...)”PKK eylemlerinde kullanılan, Hizbullah’ta ortaya çıkarılan ve Jandarma’ya ait olan silahlar” skandalını izah eder misiniz? Şerefli Türk Ordusu içerisinde, teröristlerle dirsek teması kuran “çürük elmalar” var mı? Hiç tespit edilip, cezalandırılan oldu mu?

6- Son konuşmanızda, TSK’nın 1984’ten bu yana 4 bin 970 şehit verdiğini açıkladınız. Ama geçtiğimiz günlerde Vakit gazetesi, hiçbir general çocuğunun Ankara’nın ötesinde asker olarak görev yapmadığını iddia etti. TSK’ya olan güveni sarsıcı bu iddia ile ilgili gerçeği açıklar mısınız? Kaç generalimizin çocuğu son 25 yılda Doğu’da terörle mücadelede aktif görev aldı?

7- Neredeyse her gün emekli ya da muvazzaf generallere ait ses kayıtları ortaya çıkıyor. Bu konuşmalarda yer alan ifadelerle ilgili de bir soruşturma başlattınız mı? Emekli Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman, zat-ı aliniz ile ilgili, “Konumunu belirledi o. Ortaya çıkmadan hükümeti sakin ve sessiz götürecek” diyor. Yalman Paşa bu sözlerle ne demek istiyor? Yine Yalman Paşa’nın Türkiye’deki etnik gruplarla ilgili tespitlerinin, “Türkiye halkı” çıkışınızda etkin olduğu iddiası doğru mu?

8- Son konuşmanızda, “‘Peygamber Ocağı’... Silahlı Kuvvetler hiçbir dönemde dine karşı olmamıştır” diyorsunuz. O halde, sırf başörtülerinden dolayı askeri alanlara alınmayan insanlarla, sadece dini vecibelerini yerine getirdiği için ordudan atılanlar konusuna açıklık getirir misiniz?

9- GATA, Ergenekon sanıklarının sağlık sorunları halinde sevk edilmeleri gereken sağlık zinciri içerisinde yer almamakta. Asker kökenli sanıkların GATA’ya sevk ediliş ve kabul edilme nedeni nedir? Emekli Orgeneral Şener Eruygur’un eşi, emekli Orgeneral Hurşit Tolon ve emekli Tuğgeneral Levent Ersöz’ün internet sitelerine düşen ses kayıtlarına göre, sağlık durumları oldukça iyi. Buna rağmen neden GATA’da tutuluyorlar? Tutuklu sanık Ersöz neden “konuşurum” tehdidinde bulunuyor?

10- PKK ile ilişkili isimlere burs veren; Dünya Kiliseler Birliği’nden yardım alıp misyonerlik faaliyetlerinde bulunan; burs için başvuranları etnik ve dini ayrıma tabi tutan; “kızları kullanıp” askeri okullarda kadrolar kurmaya çalışan ya da bütün bunlarla suçlanan bir derneğe ve başkanına neden “TSK adına bir Tümgeneral” gönderdiniz? Bu ziyaretin terörle mücadelede yer alanların azim ve kararlığını azaltması, şehit ve gazi ailelerini üzmesi söz konusu olmaz mı? Hukuki sürecin bundan etkilenmesi söz konusu olmaz mı?

11- Son olarak, Kayseri 2. Hava İkmal Bakım Merkezi’nde üç astsubayın CMUK yasalarına aykırı bir şekilde avukatsız ve gözaltı sürelerinin aşılarak sorgulanması konusunda ne düşünüyorsunuz? Astsubaylar, kendilerine işkence yapıldığını, ilaç ve hipnoz yoluyla ifadelerinin alındığını, daha vahimi sorguya bir sivilin katıldığını kaydediyor. Hukukla bağdaşmayan bu fiiller ve soruşturmayı yürütmekle görevli savcı hakkında da “adaleti yanıltmak” ve otel faturasını askeri ihaleler alan bir firmaya ödetmek gibi suçlamalar da bulunuyor. İnsanlık dışı işkence de dahil, bütün bu iddialarla ilgili bir inceleme başlatıldı mı?

Türk basınının aklı ve vicdanı hür mensuplarının, Orgeneral Başbuğ’la yapılacak basın toplantısında bu soruları zaten yönelteceklerini düşünüyorum.(...)

Bu sorulara verilecek cevapları da kamuoyuyla paylaşacağız. Tabii cevaplar bize ulaştırılırsa...

Bugün, 29 Nisan 2009

Erhan Başyurt

30.04.2009


Neşe doldum siz de doldunuz mu?

Perşembe günü, 23 Nisan oluyor, Pierrefonds şatosunun eteklerindeki gölün kıyısında mantarlı ördek yedim.

(...)

Herhalde siz de burada dolmuşsunuzdur.

Öyle ya, kamutay o gün doğmamış ve saltanatı boğmamış mıydı?

Gerçi günümüzde o kamutayı nasıl basıp dağıtacağını düşünenleri utanmadan savunan gazeteciler de vardı ama olsundu...

Canım, aslına bakarsanız kamutay büyük ölçüde İstanbul baskınından kaçıp kurtulan “Osmanlı mebuslarından” oluşmuştu ama artık o kadarcık tarih gerçeğinin de üstünde durulmayabilirdi. “Sıfırdan doğmuş” gösterilmesi daha uygundu. Yeni kuşakların onu “gökten zembille inmiş” sanmaları işimizi büyük ölçüde kolaylaştırırdı.

Kamutay mı? Yok yahu, 23 Nisan çocuk bayramı değil miydi?

Onu da başarmış, meclis açılışı yıldönümünü bu şekilde sulandırmış, önemsizleştirmiştik tabii.

Eh, madem çocuk bayramı yapmıştık, hiç olmazsa çocukları “militarize” etmeyi ihmal etmemeliydik...

Sizin çocuğunuz da geçti mi perşembe günü oymakbaşının önderliğinde tozlukları, düdüğü ve palaskasıyla önünüzden? Bir kurt yavrusu sıfatıyla... Alkışladınız mı? Yoksa efe ya da kelebek mi oldu cinsiyetine göre?

Çocuğunuzun yaşı büyük mü? Zarar yok, 19 Mayıs geliyor, bu sefer “sportif hareketler” yapar uygun adım, elinde sopa ya da çember, cinsiyetine göre... “Varlığının Türk varlığına armağan olması gerektiğini” de öğretirsiniz ona.

“Sömürgelerimizde yürütülen eroin ticaretini ne pahasına olursa olsun koruması ve kollaması gerektiğini” öğretmeyin ama, ayıp olur.

Azıcık daha büyüdüyse de mitinglere katılsın, yenileri yoldaymış, mayıs ortalarında “yeni bir miting dalgası” geliyormuş hükümeti devirmek amacıyla...

Siz hükümeti devirin, ben gene Fransız şatolarını gezeyim.

Ne yapayım, sessizlik ve dinginlikte neşe doluyorum, huzursuzluk, gerginlik, kavga ve gürültüde değil. Ama döndük geldik işte, bir arkadaşımın deyimiyle, “welcome to the jungle” ...

Üstelik bu sefer “kendimizi götürmemeyi” başarmıştık bir geziye, çarnaçar kendimizi getirdik geriye.

Hoş bulduk mu? Umarım öyledir.

29 Nisan 2009

Engin Ardıç Sabah

30.04.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır

Kurumsal Linkler:
Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim - Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl

Reklam Linkleri:
Risale Yorum- Risale Çocuk- Oktay Usta - Euro Nur - Fıkıh İnfo- Ahmet Maranki- Cevşen - Yeni Asya Barla - Makdis