03 Ağustos 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Röportaj

H. Hüseyin Kemal’

Vesayetçiler diyet istiyor

Yazar Orhan Oğuz Gürbüz: “Türkiye’de bürokrasi her alanda kendisini doğuştan üstün ve yönetici gördüğü için hiçbir şey yapmasa bile, bizlere vesayet ettiği için ‘huzur hakkı’ istiyor.

İmtiyazlarım, lojmanlarım, bankalarım, denetlenemeyen bütçelerim var. Neden? Sizi sizden ve düşmanlarınızdan koruduğum için! Yani huzur hakkı daima bir diyet olarak hesabımıza yazılıyor…”

Türkiye’de bir zihniyetin yıkılması diye yorumlanan sürecin çalkantısı içinde bazen işin felsefesi ve ilmi tartışması yerini magazinleşmeye bırakabiliyor. Bu durumda gerçekleştirilmesi gereken hukuki değişimler yerini sözel kavgalara ve taraflar arası söz düellosuna bırakıyor. Biz de bu hafta, yaşanan süreci Türkiye’nin yapısal ve zihinsel röntgenini ortaya koyarak değerlendirmeye çalıştık. Bu konuda kendisine sorularımızı yönelttiğimiz Yazar Orhan Oğuz Gürbüz Ergenekon sürecinin başarıya ulaşması için Ergenekon’un bir numarasının mutlaka deşifre edilmesi gerektiğini belirtiyor.

Türkiye’de özgürlük nasıl tanımlanıyor?

‘Türkiye’de özgürlüğün tanımı nedir?’sorusu ‘daha ne istiyorsunuz?’ azarının ‘suskunluğu’ içine gömülü kaldı. Kemalist seçkinler her zaman devletçi olduğu için insanın asgari anlamda yaşama imkânlarını pozitif özgürlük olarak kabul ettiklerinden bu onlar için yeterlidir. Dışardan müdahalelere maruz kalmadan kendini ifade etmek ve tercihlerde bulunmak için fırsatlar talep ettiğinizde ya da imkânları elde etmeye çalıştığınızda negatif özgürlük alanına girersiniz ve bu her zaman fazla görülür. Camiler açıktır, kalkmış bir de başörtünüzle üniversiteye gitmek istiyorsunuz! Özgürlük/ güvenlik dilemması Kemalistler için sonsuz enerji kaynağıdır ve ‘daha ne istiyorsunuz?’ sorusu ne hakla ve ne zamana kadar dolaşımda kalacağı belirtilmeden sizi sınırlamaya devam eder. Özgürlük tamamlanmamışlıktır. Yarın neyi talep edeceğimi kimse öngöremez ve ipotek koyamaz.

Vatandaşların mahremiyetinin bu kadar deşifre edilmesi nasıl bir sonuca neden olur?

Turgut Özal’ın Anayasa mahkemesine üye atadığında yaşananları hatırlayalım. Bu üyenin dindar kimliğinden dolayı ‘Evinde televizyon yok, gericidir’ suçlaması yapıldığında kimse hukuki ehliyeti olup olmadığını tartışmayı düşünmedi. Sonraki adımda müdafası da o kadar ilginç olmuştu.

Özal ‘Evine adam gönderdim baktım.Televizyon var’ demişti. Mahremiyetlerin deşifresi yeni bir olgu değil. 28 Şubat sürecinde fişlenen ve meslekten atılan bürokratlara ‘çok başarılı olduğunuzu biliyoruz ama eşiniz kapalı’ denmekten bile geri kalınmadı. Bu tür ‘damgalamaların’ sonucunu artık görüyoruz. Muhafazakârlar ama, uçağa, jipe biniyorlar, bir zamanlar bizim kaldığımız tatil beldelerinde yüzüyorlar kıvamında ajitasyonlar üretiliyor. İş başvurusuna giden başörtülü kıza ‘Biz cumhuriyetin muhafızıyız, sen git Fatih’te iş ara’ diyen kişi aslında ‘kaybetmekte olduğunu düşündüğü imtiyazlarının ve istila edilmiş zenginliklerinin’ kendince intikamını alıyor.

Halkın kendi özgürlüğüne sahip çıktığına inanıyor musunuz? Hakkına sahip çıkma refleksi nasıl ilerletilebilir?

Türkiye esas itibariyle bir orta sınıf toplumudur. Devlete bağlılık öğretisi ve dayatması kutsallık kisvesine de girdiği için ‘yalnızlığını’ bilir ve ona göre pozisyon almak zorunda kalır. Bu bir kaypaklık değil. Ben halkın sağduyusu gereği eğer demokratik güçler gereğini yapmıyor ve cesaret göstermiyorsa ‘halkın statükoyla kerhen de olsa flört etmeyi’ sürdürdüğünü yanlış anlaşılabileceği kaygısını da paranteze alarak belirtmiştim. Vatandaş, 12 Eylül darbesinden hemen sonra gönlünden geçmese bile atmosferin ihsas ettirdiklerini kavrar ve ‘defi bel⒠kabilinden Kenan Evren portresini Atatürk resminin yanına hemen iliştirir.

Ama bu onun Kenan Evren’in işaretinin tam tersine, öteki olan partiyi iktidara getirmesine de engel olmaz. Kenan Evren ‘Anayasa kabul edilmeseydi ne yapacaktınız?’ diye soran gazeteciye ‘Halk bizden memnundur anlamına geldiğinden iktidardan gitmeyecektik’ demişti. Oysa ki halk o 12 Eylül Anayasa’sının içeriğini bildiğinden değil, Evren’in otomatik Cumhurbaşkanlığı dolayısıyla sivil idareye geçileceğini düşünerek kabul oyu verdi. Tek bir güncel örnek yeterli HSYK, kamuoyu baskısı olmasa Ergenekon sürecini tepetaklak edecekti. Haklarına sahip çıkma refleksi eksiği ve gediğiyle var. Özgürlüğü ve refahının hakkı olduğu ve imkânların varolduğu topluma anlatıldıkça demokratik direnç de artacaktır.

Resmi ideoloji insanların demokrasi algısında nasıl bir yer bırakmıştır?

Trajik olduğu için güncel bir örnek vereyim. Geçtiğimiz günlerde Muş’da iki bebek doğdu. İkisinin de yoğun bakıma ihtiyacı vardı. Tek küvez olduğu için aile kahredici bir seçim yapmak zorunda kaldı ve bir bebeğin yaşaması için diğerini feda etmek zorunda kaldı.

Sizce o anne baba ne hissetmiş olabilir? Empati yapmamızın imkânsız kaldığı bu olayı kelimelerle tarif etmeye çalışalım. Anne baba büyük bir yıkım yaşamaktalar. Ama hayat devam ediyor ve kucaklarında onlardan şefkat bekleyen bir bebek var. Zaman acılarını soğutunca elbette ‘iyi ki bu bebekleri yaşadığı’ için şükredecekler ve hayata tutunmaya çalışacaklar. Ama kaybetmek zorunda kaldıkları diğer bebek hiç hatırlarından çıkmayacak. Bir yandan kahrolurken bir yandan da ‘gerçekten hastanenin imkânı olmadığı’ gerçeğiyle başa çıkmanın yolunu arayacaklar. Kurtarabildikleri bir hayatı hem hediye hem de teselli olarak görmeye tabi ki devam edecekler. Aslında o küvezde hayatını kaybeden resmi ideolojinin ta kendisiydi. Biricik olduğuna inandırdıklarını sandıkları bir ulusa ‘biz bize benzeriz, biz bize yeteriz’ propagandasıyla egemenlik kurmalarının bir bedelini daha ödetmiş oldular.

‘Yedi düvel üstümüze geldi biz bu vatanı kurtardık, siz de halinize şükredin’ tesellisi artık geçerli olmayacak. Türkiye’yi kendi imtiyazları için dünyadan koparmaya çalışmak, tarihi dondurmaya gayret etmek faydasız.

İnsanlar hangi kesim olursa olsun birbirine “Linç kültürü”yle mi yaklaşıyorlar?

Emeklilik vedası için kürsüye gelen bir komutan devlet düşmanlarının korkması gerektiğini çünkü ‘yazılı olmayan bir yasanın’ yürürlükte olduğunu haykırmıştı karşısındaki topluluğa. Tabi ki siviller duysun diye.. Linç kültürü çalkantılı dönemler yaşayan her toplulukta olur.

Nişantaşı’nda ve Fatih’te ‘mahalle baskısı’ testi için kılık değiştiren gazetecimiz aslında ‘linç kültürünü’ tetiklemek ve manşet çıkarmak için kapı kapı dolaştı ama elinde sadece ‘magazin’ kaldı.

Amerika’nın vahşi batı orijinli linçlerini ve Avrupa’nın St. Bartlemy katliamı gibi örneklerini Çarlık Rusya’sının pogromlarını hesaba katarsanız bizde köklü bir linç kültürü var denemez. Ama Türkiye egemenler için ‘olağanüstü hal’ uygulamasının her yerde ve sistemli olarak sürdürüldüğü bir ülke olarak düşünülürse duyarlılıklar çok çabuk kabarabiliyor.

Bu durum hukuk devletine geçişi engelliyor mu?

Adalet ne kadar yıpranırsa -ve bugünkü elitist bürokrasi bunu maharetle yapıyor- sözde kahramanlıklar da o kadar artar. Kahramanları çok olan bir kitle değil ‘kahramanlara ihtiyacı duymayacak’ bir toplum olmayı başarmamız gerekiyor.

“Tanklar sokağa çıkmadığı sürece darbe girişiminde bulunmak suç değil” demenin bir mantığı var mı?

Bunu bir Anayasa profesörü ortaya atarsa ve iktidar karşıtlığı adına aydın etiketli insanlar destek verirse ancak ‘akıl tutulması’ denebilir. ‘Üç yanlış bir doğruyu götürür’ eksenli bir eğitim sisteminde ancak böyle varsayımlar yapılabilir. ’Denemek serbest ama yakalanmamak kaydıyla’ oyunuyla kendi meşrûiyetlerini üreteceklerini zannediyorlar.

Yargı mensuplarını brifinglerle hizaya getirmek, faili meçhul cinayetler işlemek, milletvekillerini gece yarılarında ‘meclise girme, hatta başka partiye git’ diyerek tehditler etmek, medya patronlarına manşetler attırmak, 27 Nisan bildirisinde ‘halkımızı meydanlarda tepki vermeye yani isyana çağırıyoruz’ beyanında bulunmak üç yanlışsa bir doğru gider. O zaman tanklar değil ‘tankçılar’ darbeye delil olur.

Demokrasinin kendini koruma refleksi nasıl tanımlanabilir ve sınırları nelerdir?

Vural Savaş’ın kitabıyla bizde yeniden popüler kıldığı ve 1930’ların faşizm deneyimlerinden dolayı Avrupa’da doğan ‘militan demokrasi’ kavramına atıf yapılıyor haliyle. Demokrasinin kendisini yok etmeye niyetlenmiş, sistem içinde yuvalanmış partileri kapatmaya hakkının olması gerektiği savunuluyor. En ünlü örnek de Hitler’in halkın seçimiyle işbaşına gelerek demokrasiyi ortadan kaldırması ve faşist bir yönetim kurmuş olması. Meseleyi bugünden bakarak değerlendirelim. Venedik Komisyonu kriterlerini ortaya açık olarak koymuştur. Bir parti ancak ‘şiddeti açıkça savunduğu ve demokratik güvenceye alınmış temel hak ve özgürlükleri tehdit ettiği’ durumlarda yaptırımlara maruz bırakılabilir ve bu da son tercih de kapatma olabilir. Keyfilik ve niyet okuyuculuk demokrasinin kurumlarını daraltarak onu ‘kendisi olmaktan çıkarmak’ girişimi demektir. Ayrıca göz önüne pek gelmeyen bir konu daha var. Hitler daha iktidara gelmeden gençlik çeteleriyle şiddete başvurmakta ve tedhiş eylemleri yapmaktaydı. Ayrıca bu tür büyük ve radikal kopuşlar genelde katastrof atmosferinin tetiklemesiyle olanak ve yandaş bulur. Birinci dünya savaşından gururu kırılmış ve yoksullaştırılmış Alman ulusu yaşadığı çöküntüye böyle cevap bulacağını sandı ve bir ‘kopuş’a bağlandı. Siyaset bilimindeki dost/düşman kavramsallaştırmasının mucidi Nazi dostu seçkin filozof Carl Schmitt ‘bu ayrıma inanmayan ve kendini korumayan bir halkın tasfiye olmaya müstahak olduğunu’ yazarken aslında yalnız değildi. Berlin’de onun kadar entelektüel olmayan ama sıradan kelimelerle aynı duyguyu paylaşan binlerce Carl Schmitt vardı. Türkiye’de marjinaller hariç ne siyasetçi ne de entelektüel düzeyinde böyle bir zemin arayışı ve niyeti yok. Militan Demokrasi refleksi bugün değil Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından beri kullanılıyor. Hem de demokrasiyi değil vesayeti korumak için!

Huzur hakkı parası dediğiniz şey nedir?

Osmanlı’dan bugüne ticaret hayatımızda varolan bir kavram aslında. Bizim için metaforik bir anlamı da var bence. 28 Şubat döneminde batan onlarca bankanın yönetim kurullarında yer alan paşalardan hesap sorulacak olduğunda ‘Bizim suçumuz yok. Biz bankacılığı bilmeyiz’ dediler. O zaman neden o görevi kabul ettiniz? sorusunun cevabı ortada kaldı. Türkiye’de bürokrasi her alanda kendisini doğuştan üstün ve yönetici gördüğü için hiçbir şey yapmasa bile, bizlere vesayet ettiği için ‘huzur hakkı’istiyor. İmtiyazlarım, lojmanlarım, bankalarım, denetlenemeyen bütçelerim var. Neden? Sizi sizden ve düşmanlarınızdan koruduğum için! Yani huzur hakkı daima bir diyet olarak hesabımıza yazılıyor…

Ululcılığın halktan umudunu kestiğini söylüyorsunu. Peki ulusalcılık hiç halka temas etti mi?

Halkla temas etmek başka şey, onların yönelimlerini ve taleplerini algılamak ve ciddiye almak başka şeydir. O yüzden ulusalcılık akımın seçkinci yeni bir yapılanma olmakla birlikte en azından dekor olarak halkla asgari düzeyde dahi olsa temasta olduğunu söylemek gerekir. Belki de teğet geçtiler! İngiliz tarihçi E.H Carr bir önermeyi yorumlarken ‘Milliyetçiliğin aslında yeni olanı, daha ileri düzeyde olanı gerçekleştirmemek için, çaba sarfetmekten kaçınmak olduğunu yani bir ‘bahane’ olarak tanımlanabileceğini yazmıştı. Benim için bugünkü ulusalcılığı en iyi anlatabilecek tarif budur. Bir bahanenin arkasına saklanarak anakronik dünyalarını yeniden kurgulamak, işgal edildiğini düşündükleri mevkilerini ele geçirerek ‘tatlı tatlı uyuklamaya’ devam etmek istiyorlar.

Ergenekon süreci sizce nasıl gidiyor? Yapıyı deşifre etmek bile yeterli diyenler var. Katılıyor musunuz?

Ergenekon süreci kesintiye uğratılabilir ama sona erdirilemez bir süreç olarak kamuoyuna mal olmuş durumda. Düne kadar HSYK denen kurumun ne olduğunu bilmeyen pek çok insan ve bizler medyaya kulak kabartma gereği hissediyoruz. Cumhuriyet mitinglerindeki kalabalıkların azalması aslında birazdan yaşadıkları şaşkınlık ve kafa karışıklığından kaynaklanmakta. Bu iş bildiğimiz gibi olmayabilir? Diyenlerin sayısı artıyor. Doğulu toplumlarda ve tabi ki Türkler’de lider kültü çok güçlü bildiğiniz gibi. Zihniyetin tasfiyesi elbette önemli. Ama seri katili yakalamadan ‘bakın ben zihniyeti ortadan kaldırıyorum’ diyerek kamu vicdanından beklediğiniz güveni ve desteği göremezsiniz. Hem seri katili hem de zihniyeti sizin için eş zamanlı bir rakiptir. Susurluk organizasyonun peşine düşüldü ama süreç yarım kaldı. O örgütlenmenin bir çok aktörü bu davada aynı konumlarıyla karşımıza çıktı oysa ki. En azından bir numaranın da halk arasında tevatürle dahi olsa deşifre edilebilmesi kamuoyuna cesaret ve güven verecektir.

Neo-ergenekon nasıl bir yapı ve bununla nasıl başa çıkılabilir?

Türkiye’deki darbeler ittihatçı bir geleneğin ürünü. Cumhuriyet kadrolarının tasfiye edilenleri dışındaki neredeyse hepsi bu geleneğin kıyısında köşesinde bulunmuş insanlardı.

Ergenekon da bir neo-ittihatçı profille karşımıza çıkıyor. Uluslararası bağlantıları ve yetenekleriyle büyümüş, kökleşmiş bir organizasyon.

Türkiye’de nasıl bir Panoptikon var ve yansımaları neler?

Fransız filozof Michael Foacault’un ödünç alarak kavramsallaştırdığı ‘Panoptikon cezalandırma yöntemi’ bir gözetlenme ve görünür olmama ilişkisine dayanıyor. Mahkûmlar kule biçimindeki bir mekanizma tarafından gözetlenmekte olduklarını biliyor ama bunun ne zaman ve tam olarak nasıl olduğunu fark edemiyor. Modernleşmenin disipline edici bir cezalandırma aygıtı olarak kurgulan Panoptikon yöntemini Anayasa Mahkemesi AKP’ye uyguladı aslında. Artık sürekli gözetleniyor, cezalandırılmak için fırsat kollanıyor. Ama AKP yeni bir kapatma girişiminin ya da yaptırımının hangi anında, adımında, reform girişiminde geleceğini bilemiyor.

AKP kapatma davasıyla iktidarını kaybetti mi? Aslında AKP sistemi değiştiren büyük reformları yapmadan nasıl böyle bir cezaya çarptırıldı?

AKP reformları yapma iradesini somut adımlarla gösterdi. AB sürecini hızlandırdı, statükonun çürümüşlüğünü ortadan kaldıracak yapısal reformlara hız verdi. Ama meselenin özüne dönük adımları belki kendince takvimleyerek ya erteledi ya da konjonktüre dönük olarak askıya aldı. AKP yaptıklarından dolayı değil yapamadıklarından ve ‘çok fazla ileri gitmeden, asgari bir buluşma olur’ telkinine kapıldığı için gardını düşürdü ve bu cezayla sıkıştırıldı. Kapatmak yerine meşrûiyeti yıpratıldı ve her ihtimale karşı müttefiklik için kozları elinden alınarak ‘teslim olma şansın’da var dendi kendisine.

Bu çember nasıl kırılabilir?

AKP toplumun değişim ve adalet isteğinin kendisine bu iktidar fırsatı verdiğini unutmamalı. Sokakta bütün gün AKP’li olarak yaşayan ve faaliyet gösteren insanlar yok. Oylarını veren ve hizmet bekleyen, özgürce yaşamak isteyen insanlar var. Ergenekon sürecinde, Kürt Meselesinde, Alevi’lerin entegrasyonunda ve temel hakların geliştirilmesinde standartlarını ve açılımlarını sürdürmeli, pekiştirmeli. ’Herkes bir adım geri atsın’ koalisyonu fırsat bekliyor. Yeni argümanları şudur; “Şimdilik sen göstermelik adımlar atabilirsin. Seni anlıyoruz. Ama önce şu liberallerden, demokratlardan ya da sivilleşmeyi savunan dindar topluluklardan bağlarını kopar. Sonrası kolay.’ Bu telkinler AKP’yi sahici olmaktan çıkarmak için yapılabilir.

Ordu millet tanımlamasının resmi ideoloji açısından anlamı nedir?

Ulus devletler ‘dost/düşman’ kavramsallaştırmasının hayatiyetine inanır.

O nedenle halk ve devlet uyanık olmalıdır. Nasıl olabilir? Bir ve bütün olduklarına göre birbirlerini uyandırarak bunu başarabilirler? Hatta devletin halkı uyandırma ve hazır olda tutma görevini daha başarıyla yapacağı kesindir. İmparatorluk geleneğinden geliyor olmamıza ittihatçıların Alman komutanlardan esinlenerek sürdürdüğü ‘milleti müselleha’ (silahlanmış halk) tasavvuru da eklenirse ‘düşmanlarımız’ hiç de eksik olmamıştır.

Sosyal psikologlar aslında askerlik sayesinde ‘kadim gerçekleri ve egemenleri’ öğrenme sürecine dahil edildiğimizi söylüyor. Yani hepimiz toplumsal tahayyülümüzü ‘tezgâhtan’ çekerek yeniden üretiyoruz. Resmi ideoloji hepimizin çocukken babalarımızın omzunda seyrettiğimiz resmi geçit törenlerini ömrümüz boyunca bir anı olarak değil gerçeklik ve zorunluluk olarak hayatımıza yerleştirmemizi bekliyor. Kendinizi ‘iç tehdit’ görmek istemiyorsanız ‘dış tehditlere’ inanın psikozu daha fazla sürdürülemez.

H. Hüseyin Kemal’

03.08.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Röportaj

  (31.07.2009) - ‘İsmimi Üstad Hazretleri değiştirdi’

  (28.07.2009) - Gazetemiz ile evimiz ‘aile mektebi’ne döndü

  (27.07.2009) - ORDUYU YANLIŞ YÖNLENDİRMEK İSTİYORLAR

  (26.07.2009) - Yeni Asya, Risâle-i Nur’un tanınmasına vesile oldu

  (22.07.2009) - Yeni Asya benim ve çocuklarım için bir mektep

  (20.07.2009) - AKP, halka verdiği sözü tutmadı

  (17.07.2009) - BURSA’DA İKAMET EDEN 40 YILLIK OKUYUCUMUZ MUSTAFA ŞAHİN:

  (13.07.2009) - Ordu siyasetin göbeğinde

  (12.07.2009) - MAO'DAN SONRAKİ BÜYÜK DEĞİŞİM

  (07.07.2009) - Yeni Asya; her zaman rotayı düzgün tutar!

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.