26 Ağustos 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Lahika

Hadis-i Şerif Meâli

Ramazan ayına bu ismin verilmesinin sebebi, günahları yakıp erittiği içindir.

Câmiü's-Sağîr, No: 1429

26.08.2009


Ramazan’da amellerin sevapları bire bindir

Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a’mâl, bire bindir. Kur’ân-ı Hakîmin, nass-ı hadisle, herbir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir. Ramazan-ı Şerifte herbir harfin on değil, bin; ve Âyetü’l-Kürsî gibi âyetlerin herbir harfi binler; ve Ramazan-ı Şerifin Cumalarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadirde otuz bin hasene sayılır. Evet, herbir harfi otuz bin bâki meyveler veren Kur’ân-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki, milyonlarla o bâki meyveleri Ramazan-ı Şerifte mü’minlere kazandırır. İşte, gel, bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bak, seyret ve düşün ki, bu hurufâtın kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasârette olduğunu anla.

Mektubat, s. 391

***

Kur’ân-ı Hakîmin her bir harfinin bir sevâbı var; bir hasenedir.* Fazl-ı İlâhîden o harflerin sevâbı sünbüllenir; bâzan on tane verir, bâzan yetmiş, bâzan yedi yüz—Ayete’l-Kürsî harfleri gibi; bâzan bin beş yüz—Sûre-i İhlâsın harfleri gibi; bâzan on bin—Leyle-i Beratta okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler gibi; ve bâzan otuz bin—meselâ, haşhaş tohumunun kesreti misillü, Leyle-i Kadir’de okunan âyetler gibi. Ve “O gece bin aya mukabil” işaretiyle, “Bir harfinin o gecede otuz bin sevâbı olur” anlaşılır. İşte, Kur’ân-ı Hakîm tezâuf-u sevâbıyla beraber elbette muvâzeneye gelmez ve gelemiyor. Belki, asıl sevap ile bâzı sûrelerle muvâzeneye gelebilir. Meselâ, içinde mısır ekilmiş bir tarla farz edelim ki, bin tane ekilmiş. Bâzı habbeleri yedi sümbül vermiş farz etsek, her bir sümbülde yüzer tane olmuş ise, o vakit tek bir habbe bütün tarlanın iki sülüsüne mukabil oluyor. Meselâ, birisi de on sümbül vermiş, her birinde iki yüz tane vermiş; o vakit bir tek habbe asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır. Ve hâkezâ, kıyas et.

Sözler, s. 312

***

Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şâban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar. Bu pekçok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhûr-u selâseyi böyle bire on kâr veren medrese-i Yusufiyede geçirmek, elbette büyük bir kârdır. Ne kadar zahmet çekilse ayn-ı rahmettir.

İbadet cihetinde böyle olduğu gibi, Nur hizmeti dahi nisbeten—kemiyet değilse de keyfiyet itibarıyla—bire beştir. Çünkü bu misafirhanede mütemadiyen giren ve çıkanlar, Nurun derslerinin intişarına bir vasıtadır. Bazan bir adamın ihlâsı, yirmi adam kadar fayda verir. Hem Nurun sırr-ı ihlâsı, siyasetkârâne kahramanlık damarını taşıyan, Nurun tesellilerine pekçok muhtaç bulunan mahpus biçareler içinde intişarı için bir parça zahmet ve sıkıntı olsa da, ehemmiyeti yok. Derd-i maişet ciheti ise: Zaten bu üç ay âhiret pazarı olmasından, herbiriniz çok şakirtlerin bedeline, hattâ bazınız bin adamın yerinde buraya girdiğinden, elbette sizin haricî işlerinize yardımları olur diye tamamıyla ferahlandım ve bayrama kadar burada bulunmak büyük bir nimettir bildim.

Şuâlar, s. 425

* Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân: 16

Bediuzzaman Said Nursi

26.08.2009


Nefsi gemleme zamanı

Rahmet ayı, Gufrân ayı, Kur’ân ayı olan Ramazan, kalplerin arındığı, ruhların durulduğu ve şeytanların durdurulduğu bir aydır. Cenâb-ı Hak, biz insanların aczine, fakrına cehalet ve gafletine merhameten, şeytanları zincire vuruyor. “Kullarıma bu ayda fazla zarar veremesinler, onları daha fazla günaha sokamasınlar” diye şeytanları dizginliyor. Ama insanın şeytandan başka nefis diye bir düşmanı var ki, belki şeytandan daha fazla tahribat yapıyor, insanı isyana ve günaha sevk ediyor. Biz de bu ayda kendimize bir iyilik yapalım, onbir ay boyunca yemlediğimiz nefsimizi bir ay boyunca da gemleyelim.

Nefsi gemlemek, sadece ağzımıza gem vurup yemek ve içmekten uzak durmak değildir. Eskiden hasat zamanı harman yerinde döven sürülürken, atlar başakları yemesin diye ağızlarına tel kafesler geçirilirdi. Böylece ekinleri yemeleri önlenmiş olurdu. Eğer ağızlara gem vurmakla oruç tutuluyor olsaydı, atların da oruç tuttuğunu kabul etmek gerekirdi.

Nefsi gemlemek, nefsin isteklerine hayır diyebilmek, nefsin süflî arzularına karşı sabır ve metanetle karşı koyabilmektir. Nefsin çok hoşuna giden yalandan, gıybetten, hasedden, şöhret ve şehvetten uzak durabilmektir. Dünyada “benim” diyebileceğimiz hiçbir şey olmadığını, sahip olduğumuz ne varsa onların ya emanetçisi, ya bekçisi olduğumuzu nefse kabul ettirebilmektir. Asıl mal sahibi izin vermeden, soframızdaki ekmeğe, bardağımızdaki suya elimizi uzatamadığımız gibi, bize haram kılınan ne varsa onlara da el uzatmaya, göz atmaya, kulak vermeye hakkımız olmadığını idrak etmekle nefsimizi gemleyebiliriz.

Nefsi gemlemenin bir yolu da, dünyada sahip olduğumuz her şeyin geçici olduğunu, bir müddet sonunda elimizden çıkacağını düşünerek, hiçbir dünya malına kalben bağlanmamak gerektiğini kabul etmektir. “Zevâl-i lezzet elemdir” hakikatini her an hatırda tutmaktır. Sevgili Peygamberimizin (asm) “Lezzetleri acılaştıran ölümü sıkça hatırlayınız” tâlimâtı da, nefsi gemlemek için etkili bir ihtardır. Nefis, tûl-i emelin peşinden koşar. Ama ölümü hatırlayan, ahireti düşünen bir insan; malın, mülkün, zevk ve lezzetin burada kalacağını idrak eder, tûl-i emelden çabuk vazgeçer. Zira ecel, emellerin önünü keser. Böylece nefis de dizginlenmiş olur.

Üstâd Hazretleri, Yedinci Söz’de ölüm hakikatini açık bir şekilde gözler önüne sermiş, ölümü hatırlamak istemeyen nefislere de “Haydi gücün yetiyorsa kabir kapısını kapat” diyerek meydan okumuştur. Ölümü bu kadar yakından hisseden nefislerin azgınlık yapması ve dalâlete sapması o kadar kolay olmayacaktır.

Biz de Yedinci Söz’ü nefsimize bir defa daha hatırlatarak serseri nefsimizi gemlemek istedik.

ÖLÜMÜ ÖLDÜR DE GEL

Beni zevk-ü sefaya çağıran hain dessas,

Fenâyı ve zevâli dünyadan kaldır da gel.

Ruhum beka arıyor, onu bulmalı esas,

Ruhumu teselli et, yüzümü güldür de gel.

Şu hayat yolculuğu müşkilatlı bir sefer,

Dünya bir harp meydanı, ben yaralı bir nefer,

Ey dessas şeytan haydi marifetini göster,

Şu yolculuğu men et, seferi kaldır da gel.

Düşen bir yaprak görsem, ıztırap çekiyorum,

Her gidenin ardından gözyaşı döküyorum,

Çaresizlik içinde sıramı bekliyorum,

Yolcular listesinden ismimi sildir de gel.

Sağımda ve solumda müthiş derin yaralar,

Önümde darağacı, arkamda bir aslan var,

Gel gücün yetiyorsa beni bu halden kurtar,

Aslanı uzaklaştır, sehpayı kaldır da gel.

Gel eğlenelim dersin, bakmaz mısın hâlime?

Yarına çıkmak için bir senet ver elime,

Elinden geliyorsa çare bul şu ölüme,

Kabir kapısın kapat, ölümü öldür de gel.

ABDİL YILDIRIM

26.08.2009


‘Kapıcılık dahi olsa Bediüzzaman filminde rol almak isterim’

YAVUZ TOPALCI

yavuztopalci.blogspot.com

Geçmiş yıllar. Bir sonbahar akşamı. Mahallenin en huysuz ihtiyarı Laz Ahmet’in bakkalından bayat çekirdeklerimizi alıp Aksoy’un sinemasının yolunu tuttuk. Film başlamadan heyecan doruktaydı. Herkes kendine bir yer bulma telâşındaydı. Aynı mahallenin çocukları olduğumuzdan selâmlaşmalarımızı da ihmal etmiyorduk. Neyse ki güç belâ bir yer bulup oturabildik. Laz Ahmet’ten aldığımız çekirdekleri ağzımıza götürdüğümüzde suratımızda—bayatlığı sebebiyle—bir ekşime olsa da ânın tadını çıkarmaya çalışıyorduk. Evden çıkmadan ne olur ne olmaz diyerek iyi ki yanımıza kalın bir şeyler almışız. Yoksa üşütmemek elde değil. Bir film uğruna hasta olmak bu devirde hiç de akıl kârı gibi gözükmüyordu. Film makinesi çalıştı ve film başladı. Hop oturup hop kalkıyorduk. Mahallemizin teyzeleri ise, ‘Aman oğlum dikkat et!’, ‘Bak hiç söz dinliyor mu?’, ‘Sana böyle diyor ama arkandan neler çeviriyor bir bilsen’ gibi cümlelerle filme müdahale etmeye çalışsalar da başarılı olamıyorlar. Filmin en heyecanlı yerinde ne olsa beğenirsiniz? Film kopuyor! Aksoy amca bağırıyor, ‘Film koptu! Biraz bekleyin belki halledebiliriz.’ Bir muamma ama beklemekten başka çaremiz yok. Bekliyoruz. Bu sırada sonbaharın o serinliğinde filmi yorumlamak çok da keyifli oluyor. Hatta Laz Ahmet’in bayat çekirdekleri bile filmin heyecanlı yorumlarında eriyip gidiyor.

Ve bir kez daha bağırıyor Aksoy amca, ‘Bu akşamlık bu kadar. Film bitmiştir!’

Verdiğimiz paranın yandığına mı yanalım, filmin sonu hakkında kesin bir bilgi bilemeyecek olup dolaşan efsanelerden hangisine inanacağımıza mı? Olan olmuştu ve o filmin yönetmeni geçtiğimiz gün filmi koparmıştı. Film başlamayacak demişti. Artık herkes gidebilir. Bu filmin sonunu kimse bilmiyor. Herkes bir efsane uyduracak. Ne tevafuktur ki herkes aynı efsaneyi dillendirecek: Yücel Ağabey cennetlik adamdı, başka nereye gidecekti ki!

***

Çok değil daha bir sene olmadı. Hicri takvime göre yine Ramazan ayıydı. Geçtiğimiz Ramazan ayında amcamın oğlu aradı ve ‘Yavuz, bu akşam Mesut (Uçakan) Ağabeyin Cağaloğlu’nda bir iftarı var. Bana eşlik eder misin?’ diye sormuştu ve hiç düşünmeden kabul etmiştim. İftara gittiğimizde Yücel Ağabey de oradaydı. ‘Abi ne o hâlâ jübileni yapmadın mı?’ diye soranlar vardı. O sıralar süpervizörlüğünü yaptığı Dinle Ney’den filmi yayına girecekti. 70 küsûr yaşına rağmen hâlâ dinçti ve o heyecanı taptaze içinde saklıyordu. İftar masasına geçmeden önce, ‘Abi jübile ne zaman?’ sorusuna verdiği cevap hâlâ kulaklarımda—Mesut Uçakan’ı çağırarak—’Mesut bak jübile ne zaman diyorlar. Bediüzzaman filmini çek de kapıcı rolü dahi olsa orada rol alırsam jübilemi yapmış olurum.’ Öylece iftar masasına geçtik. İftardan sonra teşekkür konuşmaları sırasında orada bulunan herkese hitaben—sanki öleceğini hissedermiş gibi—şu konuşmayı yapmıştı:

‘Öncelikle bu akşam emeği geçenlere teşekkür ediyorum. Hepinizden hakkınızı helâl etmenizi temenni ediyorum. Yakın zamanda Dinle Neyden filmimiz yayına girecek. Bunun ardından Üstad Bediüzzaman Hazretlerini konu alan bir film çekmeyi arzuluyorum. Allah ömür verirse seneye yine Ramazan ayında—eğer ömrümüz yeterse—karşınıza filmin senaryosuyla gelmek istiyoruz. Duânızı eksik etmeyin. Hakkınızı helâl edin’

Bu konuşmadan sonra o kadar sevinmiştim ki anlatamam. Fakat Yücel Ağabeyin ömrü yetmedi. Son kez Bediüzzaman filminde rol almak hayalini gerçekleştiremedi. Ruhu şad olsun, Cenâb-ı Allah rahmet eylesin.

26.08.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.