06 Ekim 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Lahika

Âyet-i Kerime Meâli

Şüphesiz ki Allah sivrisinekle veya ondan daha küçüğüyle misâl vermekten çekinmez. İman edenler, onun Rablerinden gelen hak olduğunu bilirler. İnkâr edenler ise, “Allah bu misâlle ne demek istedi?” derler...

Bakara Sûresi: 26

06.10.2009


Ölümüm, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek

Ey din ve âhiretini dünyaya satan bedbahtlar! Yaşamanızı isterseniz bana ilişmeyiniz. İlişseniz, intikamım muzaaf bir surette sizden alınacağını biliniz, titreyiniz! Ben rahmet-i İlâhî’den ümit ederim ki, mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp başınızı dağıtacak! Cesaretiniz varsa ilişiniz! Yapacağınız varsa göreceğiniz de var. Ben bütün tehdidâtınıza karşı, bütün kuvvetimle bu âyeti okuyorum:

“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar onlara ‘Düşman size karşı büyük bir kuvvet topladı; onlardan korkun’ dedikleri zaman onların imanı ziyadeleşti ve ‘Allah bize yeter; O ne güzel vekildir’ dediler.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)

Mektûbat, s. 418

***

Felillâhilhamd, hizmet-i Kur’âniye ve imaniyede Cenâb-ı Hak rahmetiyle öyle kardeşleri bana vermiş ki, vefatımla, o hizmet, bir merkezde yapıldığına bedel, çok merkezlerde yapılacak. Benim dilim ölümle susturulsa, pek çok kuvvetli diller benim dilime bedel konuşacaklar, o hizmeti idame ederler. Hattâ diyebilirim: Nasıl ki bir tane tohum toprak altına girip ölmesiyle bir sümbül hayatını netice verir; bir taneye bedel yüz tane vazife başına geçer. Öyle de, mevtim, hayatımdan fazla o hizmete vasıta olur ümidini besliyorum.

Mektûbât, s. 412

***

Ey Risâle-i Nur gibi hadsiz hamd ü senâlara şâyeste olan bir nimet-i azîmeye nail olan Nur kardeşlerimiz! Böyle bir dâhî-yi âzamın, böyle bir mütefekkir-i ekberin, böyle bir müellif-i İslâmın ve ulûm-u evvelîn vel-âhirîne vâkıf böyle bir allâme-i asrın, böyle bir mücahid-i ekberin, böyle bir sahib-i zühd ve takvânın, hakâik-i imaniyenin varlığında âdetâ tecessüm eden böyle bir abd-i küllînin, rızâ-yı İlâhîden başka hiçbir şeye iltifat etmeyen ve âzamî ihlâsın mazharı olan böyle bir tilmiz-i Kur’ân ve hâdim-i İslâmın ve “Bir ferdin imanını kurtarmak için Cehenneme de atılmaya hazırım” diyen böyle bir halâskâr-ı imanın ve idam için sevk edildiği Divan-ı Harb-i Örfî’de “Sen de mürtecisin” ithamına karşı, “Eğer meşrûtiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise, bütün ins ve cin şahit olsun ki ben mürteciyim. Bin ruhum da olsa, Kur’ân’ın birtek meselesine hepsini feda etmeye hazırım” diyen ve beraatinden sonra da, teşekkür etmeyerek, Bayezit Meydanındaki kalabalıkta “Yaşasın zalimler için Cehennem! Yaşasın zalimler için Cehennem!” diye bağırarak ilerleyen ve imha plânıyla verildiği mahkemelerde yirmi dört sene evvel “Ey mülhidler! Ey zındıklar! Said, elli bin nefer kuvvetinde demişsiniz. Yanlışsınız; Kur’ân’a ve imana hizmetim cihetiyle elli bin değil, elli milyon kuvvetindeyim! Titreyiniz, haddiniz varsa ilişiniz!”; “Benim ölümüm sizin başınızda bomba gibi patlayıp, başınızı dağıtacaktır. Toprağa atılan bir tohumun yüzer sümbüller vermesi gibi, bir Said yerine yüzler Said size o yüksek hakikati haykıracaktır” ve on beş sene evvel, “Saçlarım adedince başlarım bulunsa, hergün biri kesilse, bu hizmet-i imaniyeden çekilmem” ve “Dünyayı başıma ateş yapsanız, hakikat-i Kur’âniyeye feda olan bu başı zındıkaya eğmem” diyen ve elli sene evvel âlem-i İslâmı sömüren sömürgeci cebbar ve zalim bir imparatorluğa karşı, “Tükürün o zalimlerin hayâsız yüzüne!” diye matbuat lisanıyla cevap veren ve Büyük Millet Meclisinde, Reise “Kâinatta en yüksek hakikat imandır. İmandan sonra namazdır. Namaz kılmayan haindir; hainin hükmü merduttur. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîminde, yüz yerde edâsını emrettiği namazdan daha büyük bir hakikat olsaydı, imandan sonra onu emrederdi” diyen ve yazdığı bir beyannameden sonra Mecliste cemaatle namaz kılınmasına başlanan ve Birinci Cihan Harbinde gönüllü alay kumandanı olarak esir düştüğü Rusya’da Moskof Çarlığına karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza edip, kurşuna dizileceği hengâmda “Âhirete gitmek için bana bir pasaport lâzımdı” diye ölümü istihkar eden böyle bir kahraman-ı İslâm üstadımız Bediüzzaman’ın eserlerini okumak nimet-i uzmâsına mukabil canımızı da feda etsek, ömrümüzü de ona vakfetsek, zulümden zulme de sürüklensek, ömrümüzün nihayetine kadar şükran secdesinden de kalkmasak, bize yine ucuzdur. (Üniversiteli Nur Talebeleri)

Târihçe-i Hayat, s. 606

Bediuzzaman Said Nursi

06.10.2009


Güz çiçekleri

İnsan o kadar hassas yaratılmış bir varlıktır ki, etkilenmediği hemen hemen hiçbirşey yoktur. Bir çocuğun yeni dünyaya gelmesi ânında çıkardığı ilk ses, insan için, sevinç çığlıkları anlamı taşırken; göğün muhteşem gürlemesinden ise, gayri ihtiyârî irkilir. Bir çağlayanı seyretme anında sularla birlikte akarken, her sabah gün doğumunda yeniden doğmuşçasına heyecanlanır; gün batımında ise, eninde sonunda başına gelmesi kaçınılmaz olan, ölümünü düşünerek hüzünlenir ve içi burkulur. Eylül güzlerinde ise sararıp yere düşen yapraklarla, adeta o da yere düşer.

Şimdi diyeceksiniz ki nereden çıktı bu hüzünler, kederler…

Eylül güzleri deyince, tâ çocukluk günlerine uzanarak, ömür sermayesinin hayat filminin bir anda geri sarıldığını hissettim; ömrümün eylülleri ve güzleri, bir anda, bir bir gözümün önünden süratle akıp geçti. Aslında, hayâlen de olsa, hayat filmini geri sarma işini, zaman zaman tekrarlayarak, bunda meleke kazanmakta fayda vardır. Çünkü her seferinde yeni bir hatıra canlanır; mazinin zaman sellerinde bu hatıralar, “ah!” ve “oh!”larla, gönül ve kalp tellerini titreterek nağmeler hâlinde sesler olarak çıkar gider.

Şimdi mevsim güz ya, insan her günden ayrı ve her mevsimden ayrı haz ve his alır. Çocukluk hatıralarımızın geçtiği Ermenek ve Toroslar’ın Barcın Yaylası’nda beni en çok etkileyip sevindiren, ilkbaharda karların erimesiyle birlikte açmaya başlayan kovanlık çiçekleri, çiğdemler, nergisler, lâleler ve kardelen çiçekleri ve bunların taşıdığı lüks kokular ve doyumsuz manzaralardı. İnsanın en hassas lâtifelerini esir alan bu manzaralar günlerce devam eder; açan çiçeklerden biri solarken; başka tür çiçeklerden bir diğeri açarak; süslü elbiseleri ile, adeta bir resmi geçit yaparcasına, Esmâ-i İlâhiyi okutarak, gönül denizini dalgalandırırlardı. Tabiî ki bunun karşıtı olarak, çocukluğumuzda bizi en çok hüzünlendiren ise, Eylül güzlerinde açan ve çok kısa bir süre kalarak, bir serap gibi kaybolan güz çiçekleriydi. Bu çiçekler, adeta kışın habercisidir. Bu yüzden bunlara Toroslarda, “kış çiçeği” veya “güz çiçeği” adı verilirken; bunların Karadeniz’de daha yoğun olarak yer alan benzerlerine “döngeri, vargit, yıkılgit ve güzgülü” gibi isimler verilir. Bu isimlerin, yaylalara çıkanlara “Kış geliyor, çadırını topla geri git; buralarda artık sana hayat yok, vargit geri dön” mânâlarını taşıdığı için verildiğini söylerler. Bir tür lâleye benzeyen ve 15-20 santim uzunluğunda mor-beyaz karışımı veya kar beyazı renginde görünen bu çiçekler, sonbaharda sararıp dökülen yapraklar arasında aniden ortaya çıkıp yüzümüze gülümserler; birkaç gün içinde bir başka bakışınızda ise, çiğ taneleri ve güz soğuğunun vurgununu yedikleri için, halsiz ve târümâr olarak yere düşerler.

Varlık âleminin her birindeki yüce mânâyı ve Esmâ’nın tezahürlerini günümüz insanının anlayışına uygun olarak okutturup, hayatına hayat ve anlam kazandıran Kur’ân Hakikatleri olan Risâle-i Nur Tefsiri müellifi Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye adlı eserinin “Habbe” adlı bölümünde*:

“İ’lem eyyühe’l-aziz! (Ey aziz kardeşim, bil!)

“Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mahiyetlerinden ve ne akibetlerinden haberin olmuyor.

“Biri cesettir. Evet, cesedin genç iken latif, zarif ve güzel gül çiçeğine benzerse de; ihtiyarlığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer ve tahavvül eder. (....)

“Biri de sen burada misafirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza, bu fani dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış…” diyerek, güz çiçeklerinin solarken bize hatırlattığı engin ve tefekkürî mânâları bize ders verir ve istifademize sunar.

Dipnot: * Mesnevî-i Nuriye, (yeni tanzim) s. 190-191

abdullahsahin56@hotmail.com

ABDULLAH ŞAHİN

06.10.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.