05 Haziran 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Elif Eki

Zulüm devam etmez

Son günlerde İsrail devletinin artarak devam eden vahşetlerini kelimeler açıklamaktan aciz kalıyor.

Korkak insanın ne yapacağını önceden kestirmek zordur. Çünkü her an her şeyi yapabilir. Aslında bugün Filistin’de yaşanan dram, İsrail devletinin cesaretini değil, korkaklığını sergilemektedir. Mert olan cinayete tenezzül etmez. Yahudilerin tarihi bunu en acı biçimde gözler önüne sermektedir.

Yahudilerin tarihine baktığımızda hep korku ve endişe hâkim olmuştur. Mısır’da baskı altında yaşadıkları için, buradan çıkıp Filistin’e geldikleri halde İsrailoğullarının içine sinen korku ve endişe henüz kaybolmamıştı. Mukavemet ve cesaret sahibi değildiler. Üstelik dünya hayatına da şiddetli bir hırsla bağlıydılar. Ölümün hayatta kalmaktan bin kat iyi olduğu zamanlarda bile, zillet içinde de olsa yaşamayı, izzetle ölmeye tercih etmişler ve hiçbir bağımsızlık mücadelesi vermeden Firavunun baskısına boyun eğmişlerdi.

İsrailoğullarını şevke getirmek zor görünüyordu. Bu bakımdan Hz. Musa’ya itiraz ettiler. “Ya Mûsâ!” dediler, “Orada zorba ve güçlü bir millet var. Onlar oradan çıkmadıkça biz asla giremeyiz. Eğer çıkarlarsa, ancak o zaman gireriz.”1

Bu sözle savaşmaya istekli olmadıklarını belirtiyorlardı. Hz. Musa (as) onlara, Allah’ın kendileri ile beraber olduğunu, O’nun emirlerine uyup yasaklarından kaçmanın ötesinde onların başka bir görevleri olmadığını ve isterlerse aralarından seçtikleri sözcülerin birlikte giderek düşmanı kontrol edebileceklerini söyledi. Bunun üzerine her sülâleyi temsilen seçilen on iki kişi, Eriha’ya gittiler. Şehre vardıklarında halkın iri ve cüsseli kimseler olduğunu gördüler. Şehir halkının bu halleri, onları korkuya düşürdü. Halktan birisi on iki Yahudiyi yakalayarak hükümdarlarına getirdi ve “Garip değil mi, bunlar bizimle savaşmak istiyorlarmış” dedi.

Hükümdar da onlara “Haydi, sahibinize gidin ve gördüğünüzü haber verin” deyip casusları serbest bıraktı. Geri dönenler, şehir halkında ne gördülerse hepsini İsrailoğullarına anlattılar. Buna karşılık Yuşa b. Nun ile Kalib, o kavme galip gelmenin kolay olduğunu, şehrin en kritik noktası olan kale kapısını ansızın ele geçirip oradan içeri girmekle şehrin düşeceğini belirtip, “Üzerlerine hücum edin, kapıyı tutun. Kapıyı tutup da dışarıda savaş meydanına çıkmalarını önlediniz mi muhakkak siz galipsinizdir. İmanınızda samimî iseniz yalnız Allah’a dayanın”2 deyip kavmine cesaret ve kuvvet vermeye çalışıyorlardı.

Yahudiler rahatlarına çok düşkündüler. Allah, Hz. Mûsâ’ya (as); İsrailoğullarını vaat ettiği kutsal şehre sokmasını emretti. Hz. Mûsâ (as) ile birlikte bulunan İsrailoğulları, Allah tarafından kendilerine vaad edilen kutsal şehre yaklaştıklarında orada Heysanlıların (Hititler) kalıntılarından ve Ken’anlılardan oluşan zalim bir kavmin yerleşmiş olduğu bir şehir buldular. Hz. Mûsâ (as), onlara; şehre girmelerini, onlarla savaşmalarını ve onları kutsal şehirden çıkarmalarını emretti. Fakat onlar bunu yapmaktan kaçındılar ve düşmanlarıyla karşılaşmaktan korktular. İsrailoğulları, Hz. Mûsâ’ya (as) karşı Allah’ın emrinden çıktıklarını ifade ettiler:

“Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz. Biz göz göre göre ölmek istemiyoruz. Şu halde sen ve Rabbin gidin (bizim yerimize onlarla siz) savaşın. Biz burada oturacağız ve bir adım bile kıpırdamayız.”3

Diğer on kişinin cesaret kırıcı haberleri karşısında bu iki kişinin cesaret verme gayreti fayda vermedi. İsrailoğulları düşmanlarıyla savaşmaya dair kendilerinde güç ve kuvvet bulamadılar. Yahudiler, Hz. Musa’ya (as) isyan ettiler. Artık yapılacak bir iş kalmadığını gören Hz. Musa (as), Allah’a yönelip kavmi için duâ etmeye başladı:

“Ya Rabbî!” dedi, “Ben kendi nefsimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle bu itaatsiz, bu yoldan çıkmış topluluk arasında Sen hükmünü ver!” 4

Allah, Hz. Musa’nın (as) bu duâsı üzerine İsrailoğullarına kırk yıl mukaddes topraklara girmelerini haram kıldı. Onların bu davranışları üzerine Allah, onları, Tih Çölüne attı ve onları kırk sene çölde bıraktı. Böylece onlar çölde sersem sersem dolaşıyorlar, yok oluyorlar, ölüyorlar, sağa-sola doğru göçüp gidiyorlardı. Daha sonra tekrar dönüp dolaşıp eski yerlerine geliyorlardı. Allah Hz. Musa’ya “Sen artık o yoldan çıkmış kimseler için kendini üzme!” 5 buyurdu.

Mukaddes topraklara girmek ancak Hz. Musa’ya isyan edenlerin çocuklarına nasip olacaktı. Hz. Musa’nın Cenâb-ı Haktan bu niyazı İsrailoğullarını tamamıyla terk etmek olmayıp, sadece onları hakka yaklaştırmak ve uyandırmak için bir tedbir özelliği taşıyordu. Nasihatla uslanmayan, ancak musîbetle yola gelebilirdi. “Nush ile uslanmayanın hakkı kötektir” atasözüne uygun bir davranıştı. Nitekim öyle zaman geldi ki, açlık, susuzluk ve ateş saçan güneşin harareti İsrailoğullarını Hz. Musa’ya muhtaç edip koşturdu. Hz. Musa, ne derse harfiyen uymaya söz verdiler.

Tîh Çölüne girenlerden, kırk yıl içinde Yuşa’ b. Nûn’la (as) Kâlib’den başka, hepsi ölmüşlerdir. Bu, Allah’tan onlara bir ceza idi. Bu ceza, onlardan zillet ve zorluk üzere yaşamaya alışan bu ilk nesil yok olup gidinceye kadar devam etti. Onların yerine, çölde hür yetişen ve izzetle yaşayan bir nesil geldi. Bu nesil, Yuşa b. Nûn ile birlikte kutsal şehre (Arz-ı Mukaddes’e) girdiler. Hiçbir kavme nasip olmayan bu nimetlere karşılık İsrailoğulları kısa bir süre sonra nankörlüğe kalkıştılar.

İsrailoğullarından, Mûsâ’ya (as) itaat eden ve onunla birlikte olanları bunu, ne diye yaptığını sordular. Mûsâ (as), İsrailoğulları aleyhinde bedduâ ettiğine pişman oldu. İsrailoğulları, kendileri için yiyecek istediler. Allah, turunç ağaçlarının üzerlerine “kudret helvası” indirdi, “bıldırcın kuşları” düşürdü. İsrailoğullarından herhangi biri gelip kuşlara bakar, semiz ise onu tutar, keser, zaif ise salardı. 6 Hz. Musa (as) İsrailoğullarına ne inerse yemelerini, kesinlikle bir şey biriktirmemelerini söyledi. Yalnız Cuma günü, Cumartesi gününün ihtiyacını biriktirirlerdi. Çünkü Cumartesi günü bir şey yenmezdi.

İsrailoğulları “Bu, yiyecektir. İçeceğimiz su, nerededir?” dediler. Allah tarafından, Mûsâ’ya (as), asası ile taşa vurması emrolundu. Taştan, her bir kabilenin içeceği su ayrı olmak üzere, on iki pınar fışkırdı. Hz. Musa (as), “Allah’ın rızkından yiyin için, fakat sakın yeryüzünde fesat çıkararak taşkınlık yapmayın!” 7 dedi. Herkes büyük bir sevinç içinde kana kana bu sudan içtiler. İsrailoğulları gölgelenecekleri yeri sordular. Bunun üzerine, Allah, onların üzerlerini, bulutla gölgeledi. İsrailoğulları giyinecekleri elbiseyi sordular. Bunun üzerine, üzerlerindeki elbiseleri, çocukların, büyüdükçe uzamaları gibi, boylarına göre, uzar, yırtılmaz ve eskimez oldu. Bundan sonra, İsrailoğulları, Mûsâ’ya (as) tekrar başvurarak bir çeşit yemekten bıktıklarını, buna daha fazla katlanamayacaklarını söyleyip yerin bitirdiği bakliyattan da, yararlandırılmaları için Allah’a dua etmesini istediler:

“Bize, kim et yedirecek? Biz, Mısırda iken, balık, hıyar, kavun, karpuz, pırasa, soğan, sarımsak yerdik!?” dediler. İsrailoğullarının bu istekleri, Mûsâ’yı (as), çok üzdü. “Ne o!” dedi. “Siz, daha üstün olanı vererek daha düşük olanı mı almak istiyorsunuz? Pekâlâ, şehre inin, işte istediklerinizi orada bulursunuz.”

Üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu ve neticede Allah’tan bir gazaba uğradılar. Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Öyle oldu; çünkü onlar isyan ediyor ve haddi aşıyorlardı. 8

Kur’ân-ı Kerim’de bu konuda şöyle buyurulmaktadır:

“Şu şehre (Kudüs’e) yerleşin, oranın ürünlerinden dilediğiniz şekilde yiyin, yararlanın, ‘Affet bizi ya Rebbenâ! (hıtta)’ deyin ve şehrin kapısından tevazû ile eğilerek girin ki suçlarınızı bağışlayalım. İyi ve güzel davrananlara, ayrıca daha fazla mükâfatlar vereceğiz. Ama aralarındaki zalimler, sözü kasden değiştirdiler, başka bir şekle soktular. Biz de zulmü âdet haline getirdikleri için üzerlerine gökten azap salıverdik.” 9

“Onlar Allah’ın emrini dinlememekle asıl kendilerine zulmediyorlar ve yazık ediyorlardı.” 10

Tarih boyunca Allah’ı ve peygamberlerini dinlemeyen Yahudiler, zillet ve meskenetten kurtulamamışlardır. Son günlerde asırlardır devam eden korkularına bir yenisini daha eklemişler ve mazlûmların yardımına koşan masumların kanını dökmüşlerdir. Döktükleri kan, onların boğulmasına sebep olacaktır. Çünkü zulüm devam etmez.

Bediüzzaman, o mazlûmların imdadına koşan fedakârların mânevî ve uhrevî kazançlarının büyük ve o musîbeti onlar hakkında medâr-ı şeref yaptığını ve sevdirdiğini söyler. 11

Dipnotlar:

1- Maide Sûresi, 22.

2- Maide Sûresi, 23.

3- Maide Sûresi, 24.

4- Maide Sûresi, 25.

5- Maide Sûresi, 26.

6- Bakara Sûresi, 57.

7- Bakara Sûresi, 60.

8- Bakara Sûresi, 61.

9- Ârâf Sûresi, 161-162.

10- Ârâf Sûresi, 160.

11- Bediüzzaman, Kastamonu Lâhikası, s. 79.

AHMET ÖZDEMİR [email protected]

ISPARTA KAHRAMANLARI

Nur’un romanını yazan muhterem İslâm Yaşar’a ithafen...

Mübarek bir belde, nura musahhar.

Taşı, toprağıyla mübarek diyar.

Asrın sultanına bağrını açar.

HASRETLE ANILIR DAİMA DİLDE.

ISPARTA KAHRAMANLARI, GÖNÜLDE.

Altınbaşak gibi bir hat ustası.

Elmas kalemi bir nur harikası.

Daim işler durur, Gül Fabrikası.

HÜSREV, MÜMTAZ İNSAN, KUR’ÂN’A HADİM.

ISPARTA KAHRAMANLARI, MÜSTAKİM.

Tahiri bir aziz insan, nur ile.

Gerçi haberi yok, velidir bile

Bir takva misâli Nurlu nesile

ÇİLELERE TALİP, LÂKİN ÇOK MUTLU.

ISPARTA KAHRAMANLARI UMUTLU.

Hafız Ali, bir feragat timsâli.

Haşirde bayraktar bir er misâli.

Nur Fabrikasına sahip her hâli.

ÜSTAD’IN YERİNE MANEVÎ ŞEHİD.

ISPARTA KAHRAMANLARI HEP ŞAHİD.

Binbaşı Asım Bey, asil bir asker.

Nura hizmet için her an seferber.

Vakar dolu bir duruştu, seraser.

MAHKEMEDE ERDİ VUSLAT ÇAĞINA.

ISPARTA KAHRAMANLARI BAĞINA

Hulusî, Süleyman şevkle coşuyor.

Hoca Sabri, Bekir Ağa koşuyor.

Bu ihlâsa dost ve düşman şaşıyor.

GAVS-I GEYLANİ’DEN ALDI HABERİ.

ISPARTA KAHRAMANLARI REHBERİ.

Barla nurlu belde, şerefi azim

Eğirdir, hizmette müstahkem, kaim.

Kuleönü metin, gayretli daim

MELE-İ ÂL’DAN ALKIŞ VAR NURA.

ISPARTA KAHRAMANLARI, YÂR NURA.

Re’fet, Küçük Lütfü mübarek ihvan.

Hacı Hafız şevkle yazar her zaman.

Tola Ailesi nurlu hanedan.

KARANLIK GÜNLERDE NURU BİLDİLER.

ISPARTA KAHRAMANLARI GÜL’DÜLER.

Sav Köyü bin kalem nura hizmette.

İslamköyü sebkat etmiş gayrette.

Atabey, Senirkent faal himmette.

MÜBAREKLER HEYETİNDE CEVHER VAR.

ISPARTA KAHRAMANLARI BAHTİYAR.

Birçok kahraman var, ismi bilinmez.

Hizmetleri maddî kayda alınmaz.

Bu sıddıklar duâlardan silinmez.

KIYAMETE KADAR, NURLARDA BAYRAK.

ISPARTA KAHRAMANLARI PÎR-U PAK.

Arkadaş olmak için bu canlara,

Meyletmeden hiç kutb-u cihanlara,

İktifa etmeli nurlu anlara.

NURLA YETİNDİLER, NURLA DOLDULAR.

ISPARTA KAHRAMANLARI OLDULAR.

ABDÜLKADİR MENEK

TİLÂVET–İ KUR’ÂN

Esbab-ı nüzulünde tefavüt olsa dahi

Şiddet-i tesanüdden sebeb-i ayat birdir

Mükerrer suallere cevap ihzar ederken

Şiddet-i imtizaçtan belki maruzat birdir

Muhtelif mesaile beyan arz eder iken

Kemal-i intizamdan sanki hadisat birdir

Fehmi muhatabların ayrı ve farklı iken

Kemal-i tenasübten sanki derecat birdir

Ati ve mazideki insanlarla konuşur

Sühulet-i beyandan sanki cemaat birdir

İrşadın maksuduna muvafık tekrar eder

Cezalet-i beyan’dan belki de gayat birdir

Mükerrer dinlenmesi ezvakı tezyid eder

Her bir muhatabiçin, sanki ifadat birdir

Yedi ayrı makamdan fesahatla okunur

Bedaet-i üslûptan, sanki kıraat birdir

Kur’ân kalplere gıda, ruhlara da şifadır

Halis samilerine, sanki şefaat birdir

Kur’ânı tekrar ile ruhlar me’nus olurlar

Havas ve avam için elbet mülâkat birdir

Dr. Hıkmet Erbiyik

Yükseklerle aranız nasıl?

Aşağıdan yukarılara bakmak gibi olmuyor yukarıdan aşağılara bakmak. Dağların tepesinden daha yüksekteki dağları seyrediyorsunuz, daha daha yüksek dağları… Ve o minnacık gözünüzle bu kadar eşyayı nasıl gördüğünüze hayret ediyorsunuz. Ve gördüğünüzü gören olduğunu biliyorsunuz.

Her şey bizim için. Biz de O'nun içiniz… Bu dünyada var oluşun gayesi bu…

İnsan yükseklere çıktığı zaman, yükseklerin de yükseği, büyüklerin de büyüğü, azametlilerin de azametlisi, tecellinin en büyüğü olan “Allahuekber” isminin tecellisiyle karşılaşıyor. İçinizdeki ürperti, büyüklüğü karşılayabilecek yegâne duygu, “Allahuekber” duygusu. Yüksekler, azametin bayrağının dalgalandığı yerler. Bu hayranlığı “Allahuekber” karşılar ancak. Yüksek yerlere çıktığımızda içimiz bir hoş oluyor. Her şey ayağımızın altında. Her şey uzaktan bakınca küçük gözüküyor, eşya küçülüyor. Ama eşya bizim gözümüzde küçülüyor. Oysa değişen bir şey yok. Eşya büyüklüğünü koruyor. Gözümüz onu ihâta edemiyor. Hele hele o ihâta edemediği eşyanın içindekileri hiç bilmiyor. Ne üstünde dolaşan karıncayı, böceği; ne üstünde açmış olan meyveyi. Veya o meyvenin gideceği mideyi, rızık olacağı insanı, sineği, serçeyi bilemiyor işte… Ama her şeyi bilen, her şeyi yerli yerine koyanın varlığına insan yükseklerde daha iyi şahit oluyor. “Allahuekber”i gönülden söylüyor.

Yüksekler insana dünyadaki acizliğini hissettirmek için tam bir örnek.

Evet, insan yükseklerde o yüce duygunun verdiği ölçüyle ve coşkuyla Allah’ın büyüklüğünü, kendi küçüklüğünü daha iyi anlıyor.

S. GÜNDÜZALP

Milletin hazinesi milletindir

I. Mahmut devri, Osmanlıların huzur ve saadet devirlerinden biridir. I. Mahmut boş durmayı sevmez ve kuyumculuk san'atıyla meşgul olurdu. Gece çalışırken yanına gelen veziri, “Şevketlim, milletin hazinesi sizindir. Niçin böyle uğraşıp kendinize zahmet edersiniz?” diye sorunca, padişah şu cevabı verir: “Bre, ne yabanî söylersin. Milletin hazinesi milletin ihtiyacı içindir. İnsan her zaman çalışmalıdır. Alın teri dökülerek kazanılan para daha lezzetlidir. Bu para helâldir. Tadı, beti ve bereketi olur.

Sinemadaki koltukları sevmek

Bir şeyi seveceğimiz zaman, onunla ilgili kendimizce bilerek veya bilmeyerek, hep olumlu düşüncelerden oluşan bir tablo çiziyoruz. Meselâ, eskimesini, bozulmasını, çabucak ayrılmayı hiç düşünmüyoruz.

Bindiğimiz otobüsteki ya da gittiğimiz sinemadaki koltuğu sevemiyoruz, ama evimizdeki koltuğu sevebiliyoruz. Çünkü, sinemanın koltuğundan biraz sonra ayrılacağımızı biliyoruz, ama evimizdeki koltukla ilgili hiç ayrılık düşünmüyoruz, onu böylece sevebiliyoruz.

Demek ki sevgi duygusu devamlılık istiyor; Cennet istiyor.

Suat Ünsal

Annemin cevabı

Dün bana bir mektup yazmışsın oğlum,

Köyü merak etme sağ oldukça ben

Gerçi belim sancır, ağrıyor kolum

Çalışırım bahçe, bağ oldukça ben

...

Gübre çıktı, düştü tarlada verim

Seldeki toprakla ben de giderim

Artık kavuşamam sana, bilirim

Arada bu karlı dağ oldukça ben

Remzi evi yıkar, Hıdır cam kırsa

Receplerin nefsi kalktı tırısa

Ayak uyduramam köydeki hırsa

Düşünceler böyle sığ oldukça ben

Karanlık çökünce yüreğim korda,

Olsa da üzülme, mutluyum burda

Altında kalmandan korkarım orda

Yalanlar, talanlar çoğ oldukça ben

Gurbet var, ölüm var, yalan dünya bu

Son nefeste yetiş, ver bir yudum su

Gülleri bastırır evlât kokusu

Danteli bırakmam tığ oldukça ben

Hasan Demir, Ey benim gariban halkım, s.

122-123

Yükseklerle aranız nasıl?

Aşağıdan yukarılara bakmak gibi olmuyor yukarıdan aşağılara bakmak. Dağların tepesinden daha yüksekteki dağları seyrediyorsunuz, daha daha yüksek dağları… Ve o minnacık gözünüzle bu kadar eşyayı nasıl gördüğünüze hayret ediyorsunuz. Ve gördüğünüzü gören olduğunu biliyorsunuz.

Her şey bizim için. Biz de O'nun içiniz… Bu dünyada var oluşun gayesi bu…

İnsan yükseklere çıktığı zaman, yükseklerin de yükseği, büyüklerin de büyüğü, azametlilerin de azametlisi, tecellinin en büyüğü olan “Allahuekber” isminin tecellisiyle karşılaşıyor. İçinizdeki ürperti, büyüklüğü karşılayabilecek yegâne duygu, “Allahuekber” duygusu. Yüksekler, azametin bayrağının dalgalandığı yerler. Bu hayranlığı “Allahuekber” karşılar ancak. Yüksek yerlere çıktığımızda içimiz bir hoş oluyor. Her şey ayağımızın altında. Her şey uzaktan bakınca küçük gözüküyor, eşya küçülüyor. Ama eşya bizim gözümüzde küçülüyor. Oysa değişen bir şey yok. Eşya büyüklüğünü koruyor. Gözümüz onu ihâta edemiyor. Hele hele o ihâta edemediği eşyanın içindekileri hiç bilmiyor. Ne üstünde dolaşan karıncayı, böceği; ne üstünde açmış olan meyveyi. Veya o meyvenin gideceği mideyi, rızık olacağı insanı, sineği, serçeyi bilemiyor işte… Ama her şeyi bilen, her şeyi yerli yerine koyanın varlığına insan yükseklerde daha iyi şahit oluyor. “Allahuekber”i gönülden söylüyor.

Yüksekler insana dünyadaki acizliğini hissettirmek için tam bir örnek.

Evet, insan yükseklerde o yüce duygunun verdiği ölçüyle ve coşkuyla Allah’ın büyüklüğünü, kendi küçüklüğünü daha iyi anlıyor.

S. GÜNDÜZALP

Milletin hazinesi milletindir

I. Mahmut devri, Osmanlıların huzur ve saadet devirlerinden biridir. I. Mahmut boş durmayı sevmez ve kuyumculuk san'atıyla meşgul olurdu. Gece çalışırken yanına gelen veziri, “Şevketlim, milletin hazinesi sizindir. Niçin böyle uğraşıp kendinize zahmet edersiniz?” diye sorunca, padişah şu cevabı verir: “Bre, ne yabanî söylersin. Milletin hazinesi milletin ihtiyacı içindir. İnsan her zaman çalışmalıdır. Alın teri dökülerek kazanılan para daha lezzetlidir. Bu para helâldir. Tadı, beti ve bereketi olur.

Sinemadaki koltukları sevmek

Bir şeyi seveceğimiz zaman, onunla ilgili kendimizce bilerek veya bilmeyerek, hep olumlu düşüncelerden oluşan bir tablo çiziyoruz. Meselâ, eskimesini, bozulmasını, çabucak ayrılmayı hiç düşünmüyoruz.

Bindiğimiz otobüsteki ya da gittiğimiz sinemadaki koltuğu sevemiyoruz, ama evimizdeki koltuğu sevebiliyoruz. Çünkü, sinemanın koltuğundan biraz sonra ayrılacağımızı biliyoruz, ama evimizdeki koltukla ilgili hiç ayrılık düşünmüyoruz, onu böylece sevebiliyoruz.

Demek ki sevgi duygusu devamlılık istiyor; Cennet istiyor.

Suat Ünsal

Annemin cevabı

Dün bana bir mektup yazmışsın oğlum,

Köyü merak etme sağ oldukça ben

Gerçi belim sancır, ağrıyor kolum

Çalışırım bahçe, bağ oldukça ben

...

Gübre çıktı, düştü tarlada verim

Seldeki toprakla ben de giderim

Artık kavuşamam sana, bilirim

Arada bu karlı dağ oldukça ben

Remzi evi yıkar, Hıdır cam kırsa

Receplerin nefsi kalktı tırısa

Ayak uyduramam köydeki hırsa

Düşünceler böyle sığ oldukça ben

Karanlık çökünce yüreğim korda,

Olsa da üzülme, mutluyum burda

Altında kalmandan korkarım orda

Yalanlar, talanlar çoğ oldukça ben

Gurbet var, ölüm var, yalan dünya bu

Son nefeste yetiş, ver bir yudum su

Gülleri bastırır evlât kokusu

Danteli bırakmam tığ oldukça ben

Hasan Demir, Ey benim gariban halkım, s.

122-123

TÖVBE İĞNESİ

Mü’min, kulluk elbisesi günahlarla yıprandığında, onu tövbe iğnesiyle yamayandır. Talihli kişi tövbesi üzerine ölendir.

Hadis-i Şerif

TESLİMİYET

Allah’ın gülü dikenli yarattığından şikâyet etmek nadanlık; dikenler arasında gül yarattığına şükretmekse teslimiyettir.

İskender Pala

GIYBET NEDİR?

Gıybet odur ki, gıybet edilen adam hazır olsaydı ve işitseydi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zaten gıybettir. Eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı çirkin bir günahtır.

Bediüzzaman, Mektubat, Yirmi İkinci Mektub, s. 267

SELÂM

Şeytan insanların kalbine düğümler atar. Birbirlerine selâm verirlerse bu düğüm çözülür, yok olur gider. Selâm vermezlerse o düğüm olduğu gibi kalır.

Avn bin Abdullah (ks)

İNSAF VE KUSURUNU BİLMEK

Çeşm-i insâf gibi ârife mîzân olmaz

Kişi noksanını bilmek gibi irfân olmaz

Tâbib Muhammed Bey

DİNLEYENLERİN ETKİSİ

Peygamberimiz (asm) “Şüphe yok, Allah dinleyenlerin himmetince, sohbet edenlerin diline hikmet telkin eder” buyurdu. Birinin sözü güzelse, dinleyicidendir. Öğretmenin heyecanı ve işe iyi sarılması çocuğun tesiriyledir. Yirmi dört şubeden çalgı çalan bir çalgıcıya dinleyen olmadı mı, çalgısı bir yük olur.

Mevlânâ, Mesnevî’den seçmeler

O ERLER Kİ...

O erler ki, gönül fezasındalar,

Toprakta sürünme ezasındalar.

Yıldızları tesbih tesbih çeker de,

Namazda arka saf hizasındalar.

Ne cennet tasası ve ne cehennem;

Sadece Allah’ın rızasındalar.

Necip Fazıl Kısakürek

SELİM GÜNDÜZALP

[email protected]

Gençlere karşı bir bakış değişikliğine ihtiyaç var

‘Pozitif Gençlik’ çerçevesinde, liselilerle ‘Kendini Keşif Süreci’ adını verdiğimiz bölümü paylaşıyoruz. Gençler, kendilerini veya kendileriyle ilgili konuları konuşmayı çok seviyorlar. Özne kendileri olunca çok da mutlu oluyorlar, gündeme gelen konulara ciddî ilgi ve alâka duyuyorlar. Yani bunun tersi ise, kendilerini ilgilendirmeyen ve özne konumunda değerlendirmeyen hiçbir proje genci çok da bağlamıyor.

Genç, her şeyi kendi etrafında değerlendiriyor. Burada biraz da ‘ben’ merkezcilik var. Bu da, yönetilmesi gereken bir dönem özelliğidir. Genç için, kendinin, âlemin, kâinatın varlığını sorgulamadan; neci olduğunu, nereden gelip, nereye gittiğini anlamadan bu sahneden çekilmek pek de akıllıca bir iş değil. Yani önce kendini keşfetmeli genç.

Yaşamanın sebebini bilmeden, onu anlamlandırmak mümkün değildir.

Gençlere karşı bir bakış değişikliğine ihtiyaç var.

Liseliler çok orijinal gençler. Onlarla olan programlar oldukça zevkli. Ama hemen söylemek gerekiyor ki, ebeveynler ve eğitimciler gençleri pek de sağlıklı tanımlamıyorlar. Onların gözünde, günah, yanlış adımlar deyince genç akla geliyor. Oysa bu bakışın, hiç kimseye hiç mi hiçbir olumlu katkısı yok. Genç ama başarılı, genç ama olgun, genç ama istikametli, genç ama dâvâ adamı, genç ama kaşif, genç ama mucit... O kadar çok örnekler var ki! Yok illaki olumsuz örneklendirmeler yapmak, bir bakış hastalığıdır. Oysa kötü, örnek olmaz.

O zaman, ebeveyn ve eğitimcilerin gençlere karşı bir bakış değişikliğine ihtiyaç var.

Salonda 150 kadar öğrenci var. Kızlar, erkekler karışık. Ama fıtrat bu ki, erkekler ayrı, kızlar ayrı bölümler/gruplar oluşturmuşlar. Aralara öğretmenleri de koymuşlar ki, sessizlik sağlansın. Oldukça da isabetli olmuş. Onun için biz ara ara o öğretmenlerimizi de dikkate alan cümleler sarf ettik.

Gençler, yenilikçidirler

Bunu, 11. sınıf öğrencilerinin sessiz sessiz konuşmacı beklemelerinden anlıyorum. Öğrencilerle interaktif, sorulu cevaplı, ara ara sloganlar atarak konuşmamızı sürdürdük. İlk slogan cümle olarak da, “Her öğrencinin alkışlanacak bir tarafı mutlaka vardır” cümlesi oldu. Onların da kendilerinin cümleleri telâffuz etmesini sağladık. Malûm, dil kendi söylediği cümleyi kabule daha yatkındır. Uyumluca, tempoya ayak uydurmayı sağladılar ve ritme katıldılar.

Öğrencilere ara ara, ‘alkışlanacak özelliklerini’ sorduk. Bazıları böyle bir soruyu kendilerine hiç mi hiç sormamış. Yani güçlü ve zayıf yanı nedir bilmiyor. Bu, tam bir kişinin kendisine ilgisizlik halidir. Kullanılmayan kabiliyetlerle dolu gençler. Hatta çoğu kendisiyle ilgili olumsuz kararı çoktan vermiş bile: ‘Benden adam olmaz.’ Böyle bir tanımı kabul eden için işlem tamamdır. Bir insan kendisini nasıl tanımlıyorsa öyledir. Başkası onun hakkında ne düşünürse düşünsün.

Programımız, power point sunumu şeklinde, hafif fon müziği eşliğinde ve slaytlarla sürdü. Özellikle slaytlarla sunumları gençler çok sevdi. Slaytlardaki resimler, müzikler onları yakından ilgilendirdi.

Pozitif gençlik programımız, lise lise, üniversite üniversite gezmesi gereken bir program. Gençlerden gelen tepkiler bunu gösteriyor. Geri bildirimler oldukça dinamik.

“Pozitif Gençlik’ programının içinde neler var?” derseniz, bunu başka bir yazımıza havale edelim. Çünkü pozitif gençliğin paylaşılacak çok boyutları var. Ve her genç bu program içindeki muhtevada kendinden çok şeyler buluyor.

Lisedeki sunum programımızı oldukça dinamik şekilde bitirdik derken, biliyorsunuz, böyle programlarda, program sonrası ayaküstü konuşmalar, sorular cevaplar oldukça yoğundur. Çok da önemlidir. Özellikle ben böyle ayaküstü kurulan sahneleri çok önemserim. Çünkü bu ortama genel itibariyle ilgililer gelir. Sorusu olanlar, katkısı olanlar, tanışmak isteyenler, kendini tanıtmak isteyenler gelir. Hasılı ‘özel’ler gelir.

Biz de tam böyle bir süreçte, müdür, öğretmenler ve ilgili öğrencilerle ayakta sohbet ediyoruz. Bir taraftan da öğrenciler, bir buçuk saattir oturdukları salonu boşaltıyorlar. Yani biraz da gürültü var. Hareketli bir arena.

Tam bu sırada, iki bayan öğrenci çok kararlı bir şekilde, ‘Hocam sizinle biraz görüşmek istiyoruz.’ dediler. Ben de, ‘tamam efendim’ dedim.

Genç, itiraz eder

İsimlerini sordum. Bir iki adım önde olan hemen ismini söyledi ve konuşmaya başladı. Tuba isimli kız öğrenci, oldukça ciddî ve muhalefet bir yaklaşımla; ‘Hocam, siz şu an ne yapmış oldunuz?’ dedi. Ben de, ‘güzel bir program’ dedim. Tuba’nın soru soruş biçimini sevdim. Yani sataşmacı bir üslûp.

‘Tuba, anlatılanlar sizi çok etkilemiş anlaşılan…’ deyince; o da, ‘Evet… ama kafam, karmakarışık oldu.’ dedi. Neden? dedim. “Çünkü anlattıklarınızla bu güne kadarki pek çok doğrularım yerinden oynadı. Pek çok sorum var, ama siz de şu an gidiyorsunuz. Ben bu sorularımı kime soracağım? Bu şekilde buradan çekip gidemezsiniz.” dedi.

Tuba’dan oldukça yerinde ve anlamlı bir tesbit. Okul müdürü de, hemen yanımda. Sert bir bakış gönderdi. Ben de, müdüre dönerek, ‘Hocam, Tuba haklı’ dedim. Tuba, akla mantığa uygun doğru arayışının peşinde. Ayaküstü biraz konuştuk. Mail adresimi verdim. Tuba’nın bu itirazı üzerine, yirmi otuz kişiyi geçmeyecek şekilde, sorular ve cevaplardan oluşan, özel konulu konuşmaların olması için adımlar atılacak. Yani gençler kendilerini ifade edebildikleri seminer programı arzu ediyorlar. Müdür, yapılan teklifi çok uygun buldu ve önümüzdeki zamanlarda böyle özel programlarımız olacak. Tabiî Tuba’nın çıkışı sayesinde.

Gençlerin itirazları hiç de haksız değil. Oldukça yerinde. Yeter ki onlara olan bakışlarımızı olumsuz tutmayalım. Gençler bizleri geliştiriyor. Gençler bizlerin görmediğimiz tarafımız. Kör noktalarımızı ancak gençlerden öğrenebiliriz. Bravo Tuba, alkışlar senin için…

SEBAHATTİN YAŞAR [email protected]

Irkçılık hastalığı

Ortadoğu ve Körfez bölgesinde yaklaşık dört ay boyunca çalıştım. Gemiyle gittiğim limanlarda birçok insanla tanışma ve konuşma fırsatım oldu. Gördüm ki bu bölgede en önemli problemlerden bir tanesi ırkçılıktır. Emperyalist Batı, Osmanlı Devletini nasıl ki Frenk illeti denilen ırkçılıkla zehirleyip parçaladı, şimdi aynı oyunu bölgedeki diğer kardeşlerimize karşı kullanıp onları zayıf düşürmeye çalışıyor.

Irkçılık, ilk defa şeytanın kendi nevini üstün görmesi ile başlamıştır. İblis öyle kibirliydi ki “İnsan topraktan yaratıldı, ben ise ateşten yaratıldım” diyerek Allah’a isyan etmişti. Irkçılığın kökeninde kibir yani kendini beğenme ve üstün görme duygusu vardır. Bu hastalık büyüyerek bazen öyle bir noktaya varır ki, aciz bir mahlûk olduğu halde Şeytan başta olmak üzere ondan ders alan bedbaht insanları da yutar. Başlangıçta kendini büyük görürken bu sefer kendi nev’îni büyük görmeye başlar.

Fransız İhtilâli ile birlikte insanlık için büyük bir tehdit hâline gelen ırkçılık hastalığı, zaman içinde Alman ve İtalyan milletlerini etkileyerek dünyanın en büyük katliâmlarının yapılmasına sebep olacak kadar dehşetli bir noktaya gelmiştir. Hitler ve Mussolini gibi liderleri bulan ırkçılar, 2. Dünya Savaşı süresince milyonlarca insanı felâketin kucağına atmışlardır.

Gerçi Almanlar ve İtalyanlar milliyetçilik sayesinde birlik hâline gelmiş, güçlü devlet olmuşlardır. Zira feodal beyler ve küçük krallıklarla yönetilen Alman ve İtalyan halkları zayıf iken milliyetçilik sayesinde bu sefer Prusya ve İtalya devletlerini kurarak Avrupa’nın önemli devletleri hâline gelmişlerdir. Fakat milliyet duygusuyla gerçekleştirdikleri bu durum, onların zulümlerini elbette haklı çıkarmaz. Faşizmin etkisi ile milliyetçilik öyle bir noktaya gelmiştir ki “ârî ırk” safsatası ile insan yetiştirme havraları yani çiftlikleri gibi ahmakça bir düzeye kadar işi ilerletmişlerdir. Sonuçta Avrupa tam bir kan gölüne dönmüş, insanlık âlemi tarihinde hiçbir zaman görmediği kadar vahşet ve gaddarlığa maruz kalmıştır.

Ne yazık ki ırkçılığın vermiş olduğu zararlar birçok Müslüman kardeşimiz tarafından hâlâ yeterince anlaşılamamıştır. Ülkemizde ırkçılık yüzünden PKK gibi bir baş ağrısı oluşmuş, çözümü için İslâmın emrettiği kardeşlik yerine başka yöntemler kullanılmasından dolayı hâlâ bu problemden kurtulamamışızdır.

“İnneme’l-mü’minûne ihvetün fe aslihû beyne ahaveyküm” (Mü’minler kardeştirler; siz de kardeşlerinizin arasını düzeltin) âyeti Müslümanların kardeş olduğunu ve aralarındaki işlerin de sulhkârâne olması gerektiğini emretmektedir. Buna mukabil ırkçılık başkasını yutmakla beslendiğinden dertlere devâ değil, yaraların iyice kanamasına sebep olmaktadır.

Ülkemizde yaşanan bu sorunlar ne yazık ki hemen yanı başımızda komşu ülkelerde de kendisini göstermektedir. Irkçılık hastalığı o kadar çok derinleşmiş ki en basit coğrafî isimlerde bile kendisini gösteriyor. Meselâ; Körfez bölgesi adı üzerinde bile kavga yaşanıyor. Kuzeyinde İran’ın bulunduğu güneyinde ise Arap ülkelerinin yer aldığı bizim Karadeniz kadar bir deniz olan Körfez bölgesinin Hürmüz Boğazı ile Hint Okyanusuna çıkışı vardır.

Körfezin her tarafında büyüklükleri 300 bin ton olan ham petrol taşıyan süper tankerler dolaşıyor. Adeta yüzen bir ada olan bu tankerler, bu bölgenin en büyük zenginliği olan petrolü Avrupa ve Uzakdoğu pazarlarına taşıyorlar.

Bu körfez şeklinde kuzey batıya doğru uzanan denize İranlılar Pers (Pars) Körfezi, Araplar ise Arap körfezi diyorlar. Aksine hareket edenleri ise çeşitli şekilde cezalandırıyorlar. Hangi ülkeye gidersek onların istedikleri şekilde söylemek zorunda kalıyorum, zira gemimizin bu ırkçı düşünceler yüzünden zarar görmemesi için uğraşmam gerekiyor. Onlar hâlâ Frenk illeti olan ırkçılık yüzünden kavga ededursunlar ben bu denize birçok kişinin dediği gibi sadece “Körfez” demeyi uygun buluyorum.

Bu hastalığın tezahürlerini konuştuğum birçok kişide gördüm. İranlılarda en yaygın olan isimlerin başında “Arien” var. “İranlı veya arî, temiz ırk” anlamına geliyor. Bu kardeşlerimizin bazılarında, Zerdüşt dini, yani diğer bir adıyla Mecusilik tortuları kalmış. Güzel olan her şeyimizi İslâma borçlu olduğumuz halde Pers İmparatorluğu özlemi var. Bu ırkçılık belâsı yüzünden İslâm’ı kendilerine getirmiş olan Araplara düşmanlık besliyorlar. Böylelikle “Maksat Hz. Ali’ye duyulan sevgi değil, Hz. Ömer’e duyulan kindir” sözüne mâsadak oluyorlar. Zira, Hazret-i Ömer zamanında İslâm Orduları ateşe tapan Mecusileri savaşlarda yenilgiye uğratıp saltanatlarını yıkmıştı. İslâm’la şereflendikleri için Hazret-i Ömer’e duâ edeceklerine, ‘Siyasî Şiîlik’ damarıyla ona düşmanlık ediyorlar. Şüphesiz onların bu yanlışlıklarının altında ırkçılık hastalığı yatıyor.

Irak’ta ise Kürt asıllı bir vatandaşın ilginç bir sözünü işittim. Almanlar da Kürtler gibi arî bir ırktan geliyormuş. Buna benzer şeyler söyledi. Kendisine İslâm kardeşliğinin bize lâzım olduğunu, bu bakımdan ırkçılık illetinden uzak durulması gerektiğini söyledim.

VEHBİ HORASANLI [email protected]

Unuttuk mu?

Bir yudum insan... Ama gönüllerinde kocaman bir sevda... Karşılarındakiler bilmese de fark etmese de... Küçücük yüreklerde bile sonsuz itimad var Allah’a olan... Biliyorlar ki, cehehennem boşa değil, cehennem de insanlar ister. Onlar Cennete gönderdiklerinin sevincinde, gözleri yaşlı olsada. Belki kapıları babaları tarafından bir daha çalınmayacak, ama biliyorlar ki, onları bekliyor olacak gittiği yerde. İnşaallah şehit olan babasının, annesinin, kardeşinin, sevdiklerinin arkasında kalma korkusu olsa da içinde; hâlâ ümitli gözlerle bakmasını biliyorlar dünyaya... İslâma dayanmanın, Allahuekber sesinin lezzetini yaşarken bitiveriyor herşey... Bedenler yorgun olsada, yürekler sapasağlam hâlâ...

Biz sadece televizyondan gördüklerimizle, gazeteden okuduklarımızla, başkalarının duygularını dinleyerek bu ifadeleri söyleyebiliyoruz. Yaşamadığımız hallerin anlayamayacağımız taraflarını ancak yitik kelimelerle ifade edebiliyoruz.

Onlar o korkunç hallerin hepsini yaşadılar. Her gün şehirlerinde patlayan bombalarla gözlerini açtılar yeni doğan güne... Belki de o gözler hiç kapanmamıştı.“Kınama yetmez…”

Biz evlerimizde sahip olduğumuz yatağı, bize ihsan edilmiş yemeği, giymekten sıkıldığımız kıyafetlerimizi beğenmezken; onların artık hayatlarından lezzet almaya halleri yoktu.

Biz unuttuk olanları zaman geçtikçe. Gündemden düştükçe bizim de aklımızdan silindi. Unuttuk hallerini, nasıl yaşamak zorunda olduklarını... Dualarımızda bile yer etmez olmuşlardı artık. Sanki herşey bitmiş, izler silinivermişti ya... Bizim içinde bitivermişti herşey. Rahat yaşamamıza geri dönüvermiştik birden... Müslüman olduğumuzu, bir, bir, bine kadar bir, birbirlerimiz olduğunu unutuvermiştik. Ne kadar mutlu bir hayata bürünüvermiştik birden. Ne kadar çabuk olmuştu herşey. Her şey yerli yerindeydi ya, bizim içinde yalan dünyaya dönmek çokta zor olmamıştı. Bizim ki kolay yoldu ya, biz de onu seçtik.

Biz rahat ve boş dururken zulmün sahipleri hiçte o kadar masum değillerdi. Bizim unuttuğumuz yerde onlar yeniden hatırlatıyorlardı kendilerini; silinmeyecek izler bırakarak. Kiminin çocuğuna şefkatle bakan gözlerini aldı; kiminin bir daha koşamayacağı ayağını; kiminin hayallerini yazacağı ellerini... Ama biliyoruz ki bedeninden bir şey eksilse bile yüreklerinde İslâmın simgesi var. Zaten bu umutları olmasa yaşayabilirler mi bu savaşta?

Zalim, gaddar, merhametten yoksun, kalplerine yosun bağlamış insanlar –insan denemez zaten- oradaki masum yürekleri unutmuş vaziyetteler; kendi sonlarını hazırlarken, hazırladıklarından habersiz. Kararmış yüreklerinde, kara sevdalarını büyütürken, ahireti unutmuşken, adaletin sağlanacağından bihaberken, bedduaları birbir alırken üzerlerine, devam ediyorlar yollarına, dâvâlarına...

Son bulacak elbet bu zulüm... Bu dünya başlarına çökecek, ahiretleri zindan olacak... Yaşamak istediklerini şimdi yaşasınlar. Yalancı dünyalarının keyfini şimdi çıkarsınlar. Tam adalet hüküm sürmeye başladığında bilmedikleri ve beklemedikleri sonlarıyla başbaşa kalacaklar.

Yaşasın zalimler için Cehennem...

AYŞENUR ÖZBABALIK

Çiçekten aynaya

Minicik görünen ömrü hayatımda, uzun ve ebedî bir hayat gizlenmiş gibi.

Zahiren/görünüşte kafile kafile gidip, yerine sayfa sayfa yenileri gelse de bir yerlerde ebedî kalınacak bir konak var ve burada hazırlanan lütuflar bir an görünüp kaybolmasına rağmen onların devamiyeti için büyük bir istek var gibi.

Zira bu harcamalar boşuna olmamalı. Abes olmamalı.

Ciddiyet her yerde görülüyor.

Bu devamiyet buna bağlı gibi, zira herkes her şey bir şeye itaat etmezse bu düzen olabilir mi?

Kendime malik ol(a)madım şu dünya da, olamam da zaten, ama eminim ki bir malik var bu dünyaya.

Emsallerimden daha kısa bir ömrüm varmış meğer hemencecik çürüdüm yaprak yaprak.

O güzel aynadan bir eser kalmamış gibi.

Kırıklarımı aldı bahar rüzgârları.

Sanki, sanki diğerlerinin güzelliği bana bağlı gibi. Ey Rabbim! Koparılmaya hazırım ya da toprağa karışmaya.

Şu ileride harıl harıl bir şeyler arayan kulun varya hani emaneti teslim ettiğin işte o koparsın beni Rabbim.

Koparılacaksam eğer ayrılacaksam şehadet âleminden bu zata emanet et bedenimi.

Senin pırıl pırıl aynalarına göz dikmişse eğer; beni sana koparsın.

Başkasına götürülürken bedenim ben sana geleyim.

Mevtim ânında şehadet getiremesem de, seni zikreden bedenlerde biteyim.

Biliyorum ki bunca zaman bana bakan gözler seni gördüler derinlerde.

İşte bana doğru geliyor. Basîr olan...

ERSİN ACAR

Rotterdam İslâm Üniversitesi

Lise ve üniversitede okuyan gençlerle programlanmış bir eğitim hizmeti için Almanya’dayım. Bu tür programlara Kültür ve Eğitim derneklerinin dâvetlisi olarak beş yıldır, yılda iki üç kez katılmaktayım. Başta Almanya olmak üzere, diğer AB ülkelerindeki eğitim durumları ve uygarlık düzeyleriyle ilgili, okuyucularımızla paylaşabileceğim çok şey var. Zaman zaman makalelerimde bunlardan söz edeceğim. Ancak bu yazımın konusu Rotterdam İslâm Üniversitesi olacak.

Bir grup arkadaşımla Hollanda seyahati için bir Cuma sabahı yola koyulduk. Yaklaşık üç saat sonra Hollanda’nın Rotterdam şehrine ulaştık. Kısa bir şehir turu attıktan sonra, Cuma namazı için Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptırdığı iki bin kişilik, şehrin her tarafından fark edilen çifte minareli Mevlânâ Camii’ne gittik. Konferans salonu, internet cafesi, kütüphane, derslikler, spor tesisleri, misafirhane ve diğer bölümleriyle bir külliye niteliği taşıyan bu muhteşem camide kalabalık bir cemaatle namazımızı eda ettik.

Üniversitenin önüne geldiğimizde çok heyecanlanmıştım. Hıristiyan bir ülkede, şehrin en görkemli bir kilisesinin yanıbaşında muhteşem bir İslâm Üniversitesi! Ülkemizden bir grup müteşebbis ve akademisyen gelmiş, bütün zorlukları göze alarak bu üniversiteyi kurmuş.

İçeri girdiğimizde, bizi, üniversitenin Rektörü Prof. Dr. Ahmet Akgündüz bizzat karşıladı. Sorularımızı cevapladı, binanın bölümlerini gezdirerek tanıtımda bulundu.

Sayın Akgündüz’den aldığım bilgilere göre, kısa adı İUR olan Avrupa’da ilk İslâm Üniversitesi olan Rotterdam İslâm Üniversitesi, 1997’de kurulmuş ve 60 öğrenciyle göreve başlamış. 2003’ de Hollanda’nın ünlü eğitim kurumu Zadkine Kolej tarafından kullanılan 7 bin metrekare kapalı alana sahip tarihî bina satın alınmış. Şimdi, her yıl artmakta olan öğrenci sayısıyla, bine yakın öğrenci bu binada eğitim görüyor. İUR’un akademik kadrosu, başta Türkiye olmak üzere, İslâm dünyasının farklı coğrafyalarından gelen yetkin ve fedakâr akademisyenlerden oluşuyor. Şimdilik beşi profesör, sekizi doçent olmak üzere, üniversitede otuzdan fazla akademisyen ders vermektedir. Üniversite 2005 yılında tanınma prosedürüne resmen başlamış ve yakında tamamlanacaktır.

Rotterdam İslâm üniversitesi altı akadamik birimden oluşmaktadır: İslâmî İlimler Fakültesi, Diller ve Medeniyetler Fakültesi, İslâm Sanatları Fakültesi, İslâm Enstitüsü, Araştırma Enstitüsü, Kırâat Enstitüsü, İslâmî İlimler Sertifika Programı. Önümüzdeki yıldan itibaren Fen Bilimleri Fakülteleri de kurulmaya başlanacak. Fakültelerde kullanılan temel dil Hollanda’ca. Müfredattaki bilimlerin durumuna göre Arapça, İngilizce, Osmanlıca da öğretiliyor.

Mevcut fakültelerden mezun olan öğrenciler camilerde imamlık, hastane, hapishane gibi yerlerde manevî rehberlik, bakanlık veya belediyelerde danışmanlık ve pedogoji eğitimi sonrası öğretmenlik görevi yapabiliyorlar. Mezunların ayrıca Avrupa’da özellikle mimarî ve san'at dallarında çok geniş iş imkânlarına sahip olabildiklerini de söyleyelim.

Değerli Rektör Akgündüz’e “üniversitenin hedeflerini” sorduğumda şunları söyledi: “Hollanda’da yaşayan 900 bine yakın Müslüman’ın en iyi Müslüman ve en yararlı Hollanda vatandaşı olmaları için gayret göstermek.”

“Son İlâhî din olan İslâmın gözleri kamaştıran ışığını, olgun insan olma eğitimini almaya hazır duru yüreklere ve güçlü dimağlara aktarmak.”

“Vicdanın ziyasının dinî ilimler ve aklın nurunun fen bilimleri olduğuna inanmak.”

“Din ilimleriyle fen bilimleri arasındaki dengenin önemini anlamış genç nesiller vasıtasıyla gerek Hollanda toplumunun, gerekse Müslüman toplulukların gelişmesi için liderlik fonksiyonu eda edebilecek bir İslâmî İlimler Kurumu modeli meydana getirebilmek.”

“Eğitim düzeyi, bilimsel araştırma ve yayınları, kültür ve san'at faaliyetleri ile dünyanın önde gelen üniversiteleri arasında yer almak.”

Üniversite ve hocaları Hollanda’nın diğer üniversiteleri, devlet ve hükümet erkânı ve medya ile çok iyi ilişkiller oluşturmuş. İslâm dinini tebliğ ve anlatım hususunda çok verimli hizmetler ifa ediyorlar. Bir makale hacmine sığmayacağı için, ancak bu kadarını söyleyebiliyorum.

Üniversitenin fakülteler bölümlerini memnuniyet ve hayranlıkla dolaştıktan ve Rektör Prof. Dr. Ahmet Akgündüz ve diğer öğretim üyeleriyle kucaklaşıp vedalaştıktan sonra, bir an kendi ülkemi düşündüm ve derin bir “aahhh!”çekerek “İşte demokratik ülke farkı” dedim.

Ahlen / Almanya

NEJDET PEHLİVAN

05.06.2010

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Elif Eki

  (29.05.2010) - Feth-i Mübîn

  (22.05.2010) - Mazhar Osman’dan ibretli bir hamiyet-i milliye dersi

  (16.05.2010) - Risale-i Nur gençliği

  (08.05.2010) - Sen benim için gönderilmiş şefkat kahramanısın anne!

  (24.04.2010) - Birinci Meclis tarumar edildi

  (17.04.2010) - ‘Mevlid’ veya ‘Kutlu Doğum Haftası’

  (11.04.2010) - AYASOFYA DA BİR "AÇILIM" BEKLİYOR

  (03.04.2010) - Üçü de Nisan yağmurlarıyla toprağa düştü...

  (27.03.2010) - Medreselerin ıslâhında Medresetü’z-Zehra

  (20.03.2010) - Nevruzu anlamak


Son Dakika Haberleri

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.