11 Kasım 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Lahika

Âyet-i Kerime Meâli

Melekler, Meryem'e şöyle demişlerdi: “Ey Meryem! Allah, seni, bir 'Ol' emriyle yaratacağı bir oğul ile müjdeliyor. Onun adı, Meryem oğlu Mesih Îsâ'dır. O, dünyada ve ahirette büyük bir şerefe ve Allah katında yüksek bir dereceye sahiptir.

Âl-i İmran Sûresi: 45

11.11.2010


Çocuklara, dinin emirleri teşvikkârâne emredilmeli

Yedi yaşına gelen bir çocuğa namaz gibi farzlara peder ve valideleri onları alıştırmak için, teşvikkârâne emretmek ve on yaşına girse şiddetle namaz kıldırmak ve alıştırmak şeriatta var.

Rabian: Dinar Baraklı Köyünden Mehmed Çavuş ve kardeşi, bir adamla beraber yanıma geldiler. Pek ciddî gördüm. Sonra bana bir mektubunda bir şey yazıyor ve bir parça mektubunu leffen gönderiyorum. Bu kardeşimiz bazı şeyler soruyor. Risâle-i Nur suâllere ihtiyaç bırakmıyor. Ve benim bedelime herşeye cevap veriyor. Yalnız çocuk tâziyesine dair risâlede “Etraflarında ebediyen yaşlanmayacak çocuklar dolaşır.” (Vâkıa Sûresi: 56:17.) âyetine dair suâlinde bir kısım eski tefsirler, demişler: “Cennette çocuktan gayet ihtiyara kadar herkes otuz üç yaşında olacak.”

Bunun hakikati—Allahü â’lem—şu olacak ki: Sarih âyet “vildânün” (çocuklar) tâbiri ifade eder ki, ferâiz-i şer’iyeyi yapmaya mecbur olmayan ve masûniyet cihetiyle de yapmayan ve kable’l-bülûğ vefat eden çocuklar, Cennete lâyık ve sevimli çocuk olarak kalacaklar. Fakat şer’an yedi yaşına gelen bir çocuğa namaz gibi farzlara peder ve valideleri onları alıştırmak için, teşvikkârâne emretmek ve on yaşına girse şiddetle namaz kıldırmak ve alıştırmak şeriatta var. Demek, “Vacip olmadığı halde, nafile nevînden yedi yaşından hadd-i bülûğa kadar büyükler gibi namaz kılıp oruç tutan çocuklar, mütedeyyin büyükler gibi büyük mükâfâtı görmek için otuz üç yaşında olacaklar” diye, bir kısım tefsir bu noktayı izah etmeden, umum çocuklara teşmil etmişler. Has iken âmm zannedilmiş.

Emirdağ Lâhikası, s. 597

***

Risâle-i Nur’un fıtraten ve zamanın vaziyetine göre talebesi olacak, başta, masum çocuklardır. Çünkü bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Adeta gayr-ı müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabanî düşer. Bilhassa, peder ve validesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabanilik verir. O halde o çocuk, dünyada peder ve validesine hürmet yerinde istiskal edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nev'î belâ olur. Ahirette de onlara şefaatçi değil, belki dâvâcı olur: “Neden imanımı terbiye-i İslâmiye ile kurtarmadınız?”

İşte bu hakikate binaen, en bahtiyar çocuklar onlardır ki, Risâle-i Nur dairesine girip dünyada peder ve validesine hürmet ve hizmet ve hasenatı ile onların defter-i a’mâline vefatlarından sonra hasenatı yazdırmakla ve ahirette onlara derecesine göre şefaat etmekle bahtiyar evlat olurlar.

Emirdağ Lâhikası, s. 86

***

O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. “Oğlum paşa olsun” diye bütün malını verir, hafız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak, o mâsum çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken dâvâcı ediyor. O çocuk, “Niçin benim imanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?” diye şekvâ edecek. Dünyada da, harika terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için, validesinin

şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusur eder.

Lem’alar, 24. Lem’a, 1. Nükte

ferâiz-i şer’iye: Şeriatın yapılmasını mecbur ettiği emirler.

masûniyet: Dokunulmazlık, eminlik.

kable’l-bülûğ: Ergenlik öncesi, bülûğdan önce.

hadd-i bülûğ: Bülûğa erme yaşı, teklif-i İlâhînin başladığı, namaz ve oruç gibi emirlerin yerine getirilmesinin şart olduğu yaş.

âmm: Umumî, genel.

LÜGATÇE ferâiz-i şer’iye: Şeriatın yapılmasını mecbur ettiği emirler. masûniyet: Dokunulmazlık, eminlik. kable’l-bülûğ: Ergenlik öncesi, bülûğdan önce. hadd-i bülûğ: Bülûğa erme yaşı, teklif-i İlâhînin başladığı, namaz ve oruç gibi emirlerin yerine getirilmesinin şart olduğu yaş. âmm: Umumî, genel.

11.11.2010


Hakikî imanın göstergesi ve ihlâsın sadefi: Tevekkül

Tevekkülün kelime mânâsı; vekîl kılma, işi başkasına havale etme. Allah’a dayanma ve güvenme, gücünün yetmediği yerde Allah’tan bekleme. Bir işin gerçekleşmesi için gereken çalışmayı ve çabayı gösterip sebeplere başvurduktan sonra işi Allah’a bırakma, neticeyi O'ndan bilme, kadere razı olmaktır.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Risâle-i Nur’da tevekkül üzerinde çok durmuş, “Aziz, sıddık, sarsılmaz ve tevekkülün mahiyetini ve kıymetini anlayan kardeşlerim” 1 ifadeleriyle tevekkülün büyük önemine ve mü’min için zarurî olduğuna dikkat çekmiştir. Çünkü “İnsan zayıftır, belâları çok; fakirdir, ihtiyacı pek ziyâde; âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâl’e dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdânı dâim azab içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar; ya sarhoş veya canavar eder.” 2

Hakikî imanın bir göstergesi olan “tevekkül, istinad ve istimdat noktalarını tazammun ediyor.” 3 Bu yüzden “İnsan zaaf ve aczini ve fakr ve ihtiyacını, bir Kadîr-i Rahîme tevekkül ile tedâvi eder. Hayat ve vücudun yükünü, Onun kudretine, rahmetine teslim edip, kendine yüklemeyip, belki kendisi o hayatına ve nefsine biner hükmünde bir rahat makam bulur. Kendisinin nâtık bir hayvan değil, belki hakikî bir insan ve makbul bir misafir-i Rahmân olduğunu bildirir.”4

“Tevekkül etmek isteyenler (başkasına değil) sadece Allah’a güvensinler”5 âyetinden hareketle iki ayrı tevekküle dikkat çeken Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “birbirinden nihayet derecede baîd, hattâ biri tembelliğin ünvanı, diğeri hakikî ihlâsın sadefi olan iki tevekkülü—ki, biri, meşietin muktezâsı olan esbab arasındaki nizama karşı temerrüd hükmünde olan, tertib-i mukaddemattaki bir tevekkül-ü tembelâne; diğeri, İslâmiyetin muktezâsı olan, netice itibarıyla gerdendâde-i tevfik olarak vazife-i ilâhiyeye karışmamakla terettüb-ü neticede mü’minâne tevekküldür”6 sözleriyle ışık tutmuştur.

İhlâsın sadefi ve mü’minâne tevekkül olarak nitelediği doğru ve hakikî tevekkülün mahiyetini Yirmi Üçüncü Söz’ün Üçüncü Noktasında ele alan Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Yanlış anlama! Tevekkül, esbâbı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, esbâbı dest-i kudretin perdesi bilip riâyet ederek; esbâba teşebbüs ise, bir nev'î duâ-i fiilî telâkkî ederek; müsebbebâtı yalnız Cenâb-ı Haktan istemek ve neticeleri O'ndan bilmek ve O'na minnettar olmaktan ibârettir”7 sözleriyle de tevekkülün veciz bir tarifini yapmıştır.

Bu mânâlar ışığında, mü’minâne tevekkül birçok meziyeti içine almaktadır. Meselâ, mü’min, âlemdeki nizama riâyet etmekle tevfik-i İlâhîyi; sebepleri kudret elinin perdesi bilip teşebbüs etmekle fiilî duâyı; neticeleri Allah’tan istemek, bilmek, başkalarına değil sadece Allah’a minnettar olmakla; hem tevhidi, hem ihlâsı, hem rıza-i İlâhiyi kazanmakta; hem de “kâinatın dilenciliğinden ve her hadisenin karşısında titremekten ve hodfüruşluktan ve maskaralıktan ve şekâvet-i uhreviyeden (âhiret azabından) ve tazyikat-ı dünyeviye (dünyevî baskı ve sıkıntılar) hapsinden kurtulmaktadır.”8

Bu itibarla, her mü’min “gayet kuvvetli bir nokta-i istinat olan iman-ı billahtan gelen”9 “tevekkül makamını ve teslim rütbesini ve rıza derecesini kazanmak”10 hedefine odaklanmalıdır. Bunun için ise, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadelerine kulak verilmelidir: “Ben tahmin ediyorum ki, bütün küre-i arzın bu yangınında ve fırtınalarında selâmet-i kalbini ve istirahat-ı ruhunu muhafaza eden ve kurtaran yalnız hakikî ehl-i imân ve ehl-i tevekkül ve rızadır. Bunların içinde de en ziyade kendini kurtaranlar, Risâle-i Nur’un dairesine sadakatle girenlerdir. Çünkü bunlar, Risâle-i Nur’dan aldıkları iman-ı tahkiki derslerinin nuruyla ve gözüyle, her şeyde rahmet-i İlâhiyenin izini, özünü, yüzünü görüp her şeyde kemâl-i hikmetini, cemâl-i adaletini müşahede ettiklerinden, kemâl-i teslimiyet ve rızayla, rububiyet-i İlâhiyenin icraatından olan musîbetlere karşı teslimiyetle, gülerek karşılıyorlar, rıza gösteriyorlar. Ve merhamet-i İlâhiyeden daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azap çeksinler.

“İşte buna binaen, değil yalnız hayat-ı uhreviyenin, belki dünyadaki hayatın dahi saadet ve lezzetini isteyenler, hadsiz tecrübeleriyle, Risâle-i Nur’un imanî ve Kur’ânî derslerinde bulabilirler ve buluyorlar.”11

“Bir sultan gibi, bütün kâinatın duâlarını kendi duâlarımız içine almak ve bir abd-i küllî ve bir vekîl-i umumî gibi yalnız Allah’tan yardım isteyip, kâinatın güzel bir takvimi olmak”12 için tevekkül mertebelerinde terakkî etmek ve Tevrat’ın bir âyetinde Cenâb-ı Hakk’ın “Sen benim kulum ve resulümsün. Sana ‘Mütevekkil’ adını verdim.”13 dediği Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâm’ın yolunda yürümek ve onun bu zamandaki varisi olan Üstad Bediüzzaman ve Risâle-i Nur’un meslek ve meşrebini yaşamak temennisiyle.

Dipnotlar:

1- Şuâlar, s. 530, 2- Sözler, s. 51, 3- Mesnevî-i Nuriye, s. 352, 4- Sözler, s. 1034, 5- İbrahim Sûresi: 12. âyet, 6- Münâzarât, s. 188 (Yeni Asya Neşriyat, yeni tanzim), 7-Sözler, s. 501, 8- Age., s. 502, 9- Lem’alar, s. 380, 10- Mektubat, s. 774, 11- Kastamonu Lâhikası, s. 165, 12- Sözler, s. 508, 13- Mektubat, s. 286.

AHMET DEMİRDÖĞMEZ

[email protected]

11.11.2010

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Son Dakika Haberleri

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.