Mektubat - page 201

Böyle hâdiseler haber-i vahit dahi olsa, tevatür-i manevî
hükmünde kanaat verir.
OnDördüncüMisal:
Başta
Buharî
ve
Müslim
,
kütüb-i sahiha haber veriyorlar ki:
Hazret-i Cabir’in pederi vefat eder. Borcu çok, ziyade
medyun; borç sahipleri de Yahudiler. Cabir, pederinin
asıl malını guremaya verdi, kabul etmediler. Hâlbuki, ba-
ğındaki meyveleri, kaç senede deynine kâfi gelmeyecek.
resul-i ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: “Ba-
ğın meyvelerini koparınız, harman ediniz.” öyle yaptılar.
resul-i ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, harman içinde
gezdi, dua etti. sonra Cabir, harmandan pederinin bütün
guremasının borçlarını verdikten sonra, yine, bir senede
bağdan gelen mahsulât kadar harmanda kaldı.
(1)
Bir ri-
vayette, bütün guremaya verdiği kadar kaldı. o hâdise-
den borç sahipleri olan Yahudiler çok taaccüp edip hay-
rette kaldılar.
İşte şu mu’cize-i bâhire-i bereket, yalnız Hazret-i Cabir
gibi birkaç ravilerin haberi değil, belki manevî tevatür hük-
münde, o hâdise ile münasebettar, hadd-i tevatür dere-
cesinde çok adamları temsil ederek rivayet etmişler.
OnBeşinciMisal:
Başta tirmizî ve İmam-ı Bey-
hakî gibi muhakkikler, Hazret-i ebu Hüreyre’den nakl-i
sahih ile beraber haber veriyorlar ki:
ebu Hüreyre demiş ki: Bir gazvede (başka bir rivayet-
te gazve-i tebük’te), ordu aç kaldı. resul-i ekrem Aley-
hissalâtü Vesselâm ferman etti:
? m
A r
?n
T r
øp
e r
?n
g
“Bir şey var
Mektubat | 201 |
o
n
d
okuzuncu
m
ekTup
ve bu naklin topluluğun diğer fert-
leri tarafından yalanlanmamış ol-
ması, söyleyenin doğruluğunun,
diğerlerinin susması şeklinde tas-
dik edilmiş olması.
medyun:
borçlu, vereceği bulu-
nan.
misal:
örnek, numune.
mu’cize-i bâhire-i bereket:
apa-
çık olan bereket mu’cizesi.
muhakkik:
tahkik eden, gerçeği
araştırıp bulan, bir şeyin iç yüzü-
nü inceleyerek vâkıf olan.
münasebettar:
ilgili, alâkalı.
nakl-i sahih:
şüphe duyulmayan,
doğru, gerçek haber bildirilmesi.
peder:
baba.
ravi:
rivayet eden, hadis ve habe-
ri başkalarına aktaran kimse.
Resul-i ekrem:
çok cömert, ke-
rim ve Allah’ın insanlara bir elçisi
olan Hz. Muhammed.
rivayet:
bir haber, söz veya olayı
nakletme, aktarma.
taaccüp etmek:
şaşmak, hayret
etme.
temsil etmek:
birinin veya bir
topluluğun adına hareket etmek.
tevatür-i manevî:
bir topluluğa
ait olayın o topluluğa ait birisi ta-
rafından nakledilmesi ve bu nak-
lin topluluğun diğer fertleri tara-
fından yalanlanmamış olması, söy-
leyenin doğruluğunun, diğerleri-
nin susması şeklinde tasdik edil-
miş olması.
vefat etme:
ölme.
Yahudi:
İbranî ve İsrailî de deni-
len, Sâmi kavimlerinden bir ırk .
ziyade:
çok, fazla.
aleyhissalâtü vesselâm:
sa-
lât ve selâm onun üzerine ol-
sun.
deyn:
borç, verilmesi lâzım
gelen şey.
ferman:
emir, buyruk.
gazve:
gazâ, savaş.
gazve-i tebük:
Tebük Savaşı.
gurema:
alacaklılar.
haber-i vahit:
bir tek kişinin
haber vermesi; bir kişi kana-
lıyla gelen haber veya hadis.
hadd-i tevatür:
tevatür dere-
cesi, yalan üzerine birleşme-
leri mümkün olmayan bir ce-
maatin rivayet ettikleri hadi-
sin derecesi.
hâdise:
olay, meydana çıkan
hâl.
harman etmek:
ürünleri yap-
rak, sap, kök, vb. kısımların-
dan ayırarak mahsul elde et-
mek.
harmanda kalmak:
ürünlerin
mahsul edildiği yerde kalma-
sı.
hükmünde:
değerinde, yerin-
de.
kâfi:
yeterli.
kanaat:
görüş, fikir.
kütüb-i sahiha:
doğru ve gü-
venilir hadis kitapları.
mahsulât:
ürünler.
manevî tevatür:
bir toplulu-
ğa ait olayın o topluluğa ait
birisi tarafından nakledilmesi
1.
Buharî, 3:88, 154, 156, 210, 135, 246; Kadı İyaz, Şifa, 1:295.
1...,191,192,193,194,195,196,197,198,199,200 202,203,204,205,206,207,208,209,210,211,...1086
Powered by FlippingBook