Mektubat - page 716

zaaf ve acz ve iktidarsızlık noktasında, merhametkâr,
kudretli bir Hâlık’ı bilmekle ruhları inbisat edebilir, isti-
datları mes’udâne inkişaf edebilir. İleride, dünyadaki
müthiş ehval ve ahvale karşı gelebilecek bir tevekkül-i
imanî ve teslim-i İslâmî telkinatıyla o masumlar hayata
müştakane bakabilirler. Acaba, alâkaları pek az olduğu
terakkiyat-ı medeniye dersleri ve onların kuvve-i manevi-
yesini kıracak ve ruhlarını söndürecek, nursuz, sırf mad-
dî, felsefî düsturların taliminde midir?
eğer insan bir cesed-i hayvanîden ibaret olsaydı ve ka-
fasında akıl olmasaydı, belki bu masum çocukları muvak-
katen eğlendirecek terbiye-i medeniye tabir ettiğiniz ve
terbiye-i milliye süsü verdiğiniz bu Frengî usul, onlara ço-
cukçasına bir oyuncak olarak, dünyevî bir menfaati vere-
bilirdi. Madem ki o masumlar hayatın dağdağalarına atı-
lacaklar, madem ki insandırlar; elbette küçük kalblerinde
çok uzun arzuları olacak ve küçük kafalarında büyük mak-
satlar tevellüt edecek. Madem hakikat böyledir; onlara
şefkatin muktezası, gayet derecede fakr ve aczinde, ga-
yet kuvvetli bir nokta-i istinadı ve tükenmez bir nokta-i is-
timdadı, kalblerinde iman-ı billâh ve iman-ı bilahiret su-
retiyle yerleştirmek lâzımdır. onlara şefkat ve merhamet
bununla olur. Yoksa, divane bir validenin, veledini bıçak-
la kesmesi gibi, hamiyet-i milliye sarhoşluğuyla, o bîçare
masumları manen boğazlamaktır. Cesedini beslemek için
beynini ve kalbini çıkarıp ona yedirmek nev’inden vahşi-
yâne bir gadirdir, bir zulümdür.
acz:
zayıflık, güçsüzlük.
ahval:
hâller.
alâka:
ilişki, bağ.
arzu:
istek, heves.
bîçare:
çaresiz, zavallı.
cesed-i hayvanî:
hayvanların ce-
sedi, canlı beden.
ceset:
vücut, beden.
dağdağa:
gürültü, boş telâş ve sı-
kıntı.
derece:
ölçü.
divane:
deli.
dünyevî:
dünyaya ait.
düstur:
kaide, kural.
ehval:
korkular.
fakr:
fakirlik, muhtaçlık.
felsefî:
felsefe ile ilgili.
Frengî:
Batıya ait, Batıyla ilgili.
gadir:
fenalık, zulüm.
gayet:
son derece, çok.
hakikat:
gerçek.
Hâlık:
yaratıcı, her şeyi yoktan
var eden, Allah.
hamiyet-i milliye:
millet için,
millî gayeler uğruna fedakârlıkta
bulunma, çalışma, gayret etme.
ibaret:
oluşan, meydana gelen.
iktidar:
güç yetme, kuvvet.
iman-ı billâh:
Allah’a inanma.
iman-i bilahiret:
ahirete inanma
inbisat:
ferahlama, genişleme,
yayılma.
inkişaf:
açığa çıkma.
istidat:
kabiliyet, yetenek.
kudret:
kuvvet, iktidar.
kuvve-i maneviye:
manevî güç,
moral.
maddî:
madde ile alâkalı.
maksat:
amaç, gaye.
manen:
ruhça, manaca, manevî
yönden.
masum:
suçsuz, temiz.
menfaat:
fayda, yarar.
merhamet:
acımak, şefkat gös-
termek.
merhametkâr:
merhamet eden,
şefkatli.
mes’udâne:
mutluca.
mukteza:
gereken, gereklilik.
muvakkaten:
geçici olarak.
müştak:
iştiyaklı, arzulu, is-
tekli.
müthiş:
dehşet veren, korku-
tan.
nev:
tür.
nokta:
yön, cihet.
nokta-i istimdat:
yardım di-
leme noktası.
nokta-i istinat:
dayanak
noktası.
nur:
parıltı, ışık.
ruh:
hayatın temeli ve sebebi
olan manevî varlık, can.
sırf:
sadece.
suret:
biçim, tarz, şekil.
şefkat:
acıyarak ve esirgeye-
rek sevme, içten ve karşılıksız
merhamet.
tabir etmek:
ifade etmek.
talim:
öğretme, eğitme.
telkin:
zihinde yer ettirme,
aşılama, şartlandırma.
telkinat:
telkinler.
terakkiyat-ı medeniye:
me-
denî, teknolojik ilerlemeler.
terbiye-i medeniye:
medenî
terbiye.
terbiye-i milliye:
millî terbi-
ye, millî eğitim.
teslim-i İslâmî:
İslâma teslim
olma, bağlanma.
tevekkül-i imanî:
imandan
gelen tevekkül, iman teslimi-
yeti.
tevellüt:
doğma, meydana
gelme.
vahşiyâne:
vahşîce.
valide:
anne.
velet:
çocuk.
zaaf:
zayıflık.
zulüm:
haksızlık, eziyet.
Y
irmi
d
okuzuncu
m
ekTup
| 716 | Mektubat
1...,706,707,708,709,710,711,712,713,714,715 717,718,719,720,721,722,723,724,725,726,...1086
Powered by FlippingBook