"Gerçekten" haber verir 17 Temmuz 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Şaban DÖĞEN

Allah’ın değer verdiği insanlar



İHLÂS Risalesi’nde amellerde rıza-ı İlâhînin esas olması ğerektiği üzerinde durulur, “O razı olduktan sonra bütün dünya küsse ehemmiyeti yok” denilir.

Demek asıl olan Allah katında değerli olmak! Onun tarafından beğenilmek, sevilmek, Onun rızasını kazanmak! Sen Allah yolunda olursun da insanlar seni beğenmeyebilir, sevmeyebilir, hatta düşman bile kesilebilirler. Bunun o kadar önemi yok. Yeter ki Allah razı olsun.

Puta tapanlar Süheyb, Ammar, Habbab gibi fakir Sahabîleri hor ve hakir görürlerken onların Allah katında ne kadar değerli birer insan oldukları hakkında haberleri bile yoktu. Allah âyetleriyle bildirdiğinde bile anlamazdan gelebiliyorlardı. Evet, imtihan dünyasıydı bu. Müşrikler şaşaa ve saltanat sahibi idiler. Ama Allah katında sinek kadar olsun değerleri yoktu. Süheyb, Ammar ve Habbab (r.a.) gibiler ise âyetle tebrik edilecek kadar değerliydiler.

Birgün bu üç Sahabî Mekke’de birlikte yürüyorlardı. Ebedî hakikatlerle akılları ve gönülleri nurlanmış bu büyük insanlar müşriklerin nazarında kıymetsizdiler. Ne paraları- pulları, ne de makamları vardı. Yoksul kimselerdi. “İşte Muhammed’in birlikte olduğu insanlar!” diye onlara hakaretler yağdırdılar. Maksatları onları yıldırıp dinlerinden döndürmekti. Bu uğurda işkenceye varıncaya kadar akla hayale gelmedik zulümleri yapmakta tereddüt etmiyorlardı. Hz. Süheyb onlara cevap vremekte gecikmedi: “Evet, biz Allah Resûlü Hz. Muhammed’le (a.s.m.) beraberiz. Onunla oturup kalkıyoruz. Biz Allah’ın elçisine iman ettik, siz ise inanmadınız. Biz gönülden tasdik ettik, siz ise yalanladınız. Şunu unutmayın ki ne biz Müslüman olduğumuz için değersiziz. Ne de siz müşrik olduğunuz için üstünsünüz.”

Bu cevap müşriklerin üzerine bir balyoz gibi inmişti. Hazmedemeyip “Allah bizim aramızdan lütfuna bunları mı layık gördü?” demekten kendilerini alamamış, bununla da kalmayıp Süheyb’i ne söyleyeceğini bilmez bir hâle gelinceye kadar dövmüşlerdi. Fakat o zerre kadar inancından vazgeçmemiş, yeni bir şevk ve gayretle yoluna devam etmişti.

Onlar Süheyb, Ammar ve Habbab gibileri beğenmeyebilirlerdi. Önemli olan Allah’ın beğenmesiydi. Gelen âyetlerde bu olaya yer veriliyor, Allah ve Resûlünün onlara nasıl iltifatta bulunduğunu şöyle beyan ediliyordu: “Onları birbirleriyle böylece imtihana uğrattık ki, “Allah bizim aramızdan lütfuna bunları mı layık gördü?” deyiversinler. Şükredenleri en iyi bilen Allah değil midir?

“Âyetlerimize iman edenler sana geldiklerinde sen onlara de ki: ‘Selam üzerinize olsun. Rabbiniz size rahmetini vaad etti. Sizden kim cahillik edip bir kötülük işler de sonra o günahın ardından tevbe ederek ıslah olursa, muhakkak ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.’”1

1. Görüldüğü gibi önemli olan Allah’oın beğenmesi, hoşnut olmasıdır. Sahabenin de en büyük hedefi buydu.

17.07.2008

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Ezanın müjdelediği yüksek makam



Hamdullah Bey: “Ezan okunurken bize sünnet olan bir şey var mıdır? Ezan bittikten sonra okunan duanın fazileti nedir? Bu duada geçen makamı mahmud ne demektir?”

Ezan işitildiği zaman ezanı dinlemek, ezanı içinden tekrar ederek icabet ve tasdik etmek, bitince ezan duasını okumak sünnettir; Peygamber Efendimiz’in (asm) şefaatine vesiledir. Konuyla ilgili delillerimizden bir kaçı şöyledir:

*Abdullah bin Amr bin As (ra) bildirmiştir: Peygamber Efendimiz (asm) buyurdu ki: “Müezzinin ezanını işittiğiniz vakit siz de onun söylediği gibi söyleyiniz. Sonra bana salât ve selâm okuyunuz. Çünkü her kim bana bir salât okursa, bundan dolayı Allah ona on defa rahmet nazarıyla teveccüh buyurur. Sonra Allah’tan benim için vesileyi isteyiniz. Çünkü vesile Cennette bir derecedir ki, o, Allah’ın kullarından yalnız birinden başkasına lâyık olmaz. Benim o olduğumu umuyorum. Her kim benim için Allah’tan vesileyi isterse, ona şefaatim ulaşır.”19

*Ömer bin Hattâb (ra) dedi ki: Resûlullah Efendimiz (asm) şöyle buyurdu: “Müezzin “Allahü Ekber, Allahü Ekber” dediğinde siz de “Allahü Ekber, Allahü Ekber” dersiniz. Müezzin “Eşhedü enlâ ilâhe illallah” dediğinde siz de “Eşhedü enlâ ilâhe illallah” dersiniz. Müezzin “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” dediğinde siz de “Eşhedü enne Muhammeden Resûlallah” dersiniz. Müezzin “Hayye ale’sSalâh” dediğinde siz “Lâ Havle velâ kuvvete illâ billâh” dersiniz. Müezzin “Hayye ale’lFelah” dediğinde siz yine “Lâ Havle velâ kuvvete illâ billâh” dersiniz. Müezzin “Allahü Ekber, Allahü Ekber” dediğinde siz de “Allahü Ekber, Allahü Ekber” dersiniz. Sonra müezzin “Lâ ilâhe illallah” dediğinde siz de “Lâ ilâhe illallah” dersiniz. Böyle diyen Cennete girer.”20

*Cabir bin Abdullah (ra) dedi ki: Resûlullah Efendimiz (asm) buyurdu ki: “Her kim ezanı işittiği zaman “Allahümme Rabbe hâzihi’dda’vete’ttâmmeti ve’sselâti’lkâimeti âti Muhammedeni’lvesîlete ve’lfadîlete ve’b’ashü mekâmenmahmûdeni’llezî veadtehû. İnneke lâ tuhlifu’lmî’âd” (Manası: Ey bu mükemmel davetin ve namaz kıyamı (duruşu) emrinin sahibi olan Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e (asm) vesileyi ve yüksek dereceleri ver. Ve O’na, vaad ettiğin Makamı Mahmûd’u lütfeyle. Şüphesiz Sen sözünden dönmezsin.” Derse, kıyamet gününde benim şefaatim ona hak olur.”21

Duada geçen Makamı Mahmûd Peygamber Efendimize (asm) ümmetiyle ilgili olarak verileceği vaad olunan yüksek bir makamdır.

*İbni Abbas (ra) rivayet etmiştir ki; Allah Resulü (asm) bu makamın bir hadisi kutsîde Cenabı Hak tarafından şöyle bildirildiğini beyan buyurur: “O öyle bir makam ki, bu makamda öncekiler de, sonrakiler de sana teşekkür ederler, sana minnettar olurlar. Sen şerefçe bütün yaratılmışların üstünde olursun, istersin verilir, şefaat edersin şefaatin makbul olur. Senin sancağının altında olmadık hiç kimse kalmaz.”22

*Ebû Hüreyre’nin (ra) rivayeti de şöyledir: Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur: “Bu o makamdır ki, onda ümmetime şefaat edeceğim.”

*Ka’b bin Malik (ra) rivayet etmiştir ki; Resuli Ekrem Efendimiz (asm) şöyle buyurdu: “Allah insanları diriltecek; bana da yeşil bir elbise giydirecek. Ondan sonra Allah ne söylememi isterse söyleyeceğim. İşte Makamı Mahmud bu makamdır.”

Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, Peygamber Efendimiz’in (asm) Makamı Mahmûd’unu “Rabbanî bir sofra” kavramı ile izah eder. Öyle bir sofradır ki, Cenabı Hak tarafından dağıtılan bütün nurlar, verilen bütün ikramlar, ikram edilen bütün feyizler, ihsan edilen bütün lütuflar, sevaplar, nimetler, bağışlamalar, mağfiretler ve merhametler o sofradan akıyor. Resuli Zişan’a (asm) okunan Salâvatı Şerifeler, o İlâhî sofraya edilen davete icabet hükmündedir. Yani Salâvatı Şerife okumakla insan o İlâhî sofra sahibi tarafından yapılan davete uymuş; sofraya yaklaşmış ve sofradan istifade etmiş olur.25

19 Müslim, Salât, 11

20 Müslim, Salât, 12

21 Buhârî, 2/365

22 Tecrit Terc. 2/574

17.07.2008

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Çevre temizliğinde kelebek faktörü



BUNDAN sonra Ağustos ayı sonlarına kadar aralıklı şekilde devam edecek derslerimiz, tarih ve tabiat bilgileri tarzında olacak gibi görünüyor.

Zaruret olmadıkça, şu bunaltıcı yaz sıcaklarında başka konulara girmeyi pek düşünmüyorum.

Bir de insan en çok neyi görüyor ve ne ile meşgul oluyorsa, daha ziyade o meseleye konsantre oluyor.

Gerek müşahade ettiğimiz ve gerekse zihni meşguliyetimiz sahasına giren konularda yazı yazmak hem daha rahat, hem daha sahici olduğu kanaatindeyim.

İşte tarih, benim asıl branşım. Tarihle sürekli şekilde meşguliyet halindeyim. Bu daimi meşguliyet, ister istemez yazılarımıza, konuşmalarımıza da yansıyor. Tabiat bilgileri ise, bizim için adeta bir tutkudur. Bu bilgileri hem okumak, hem de çevredeki bitki ve hayvan türlerini en ince ayrıntısına kadar gözlemleyerek bundan bir takım hikmet derslerini çıkarmak, bizim için hayatın mühim bir parçası haline geldi.

Şayet imkânım, fırsatım olsaydı, hayatımın yarıdan fazlasını kırlarda geçirmek isterdim.

Fıtri mekânlarda gezip dolaşırken, adeta bütün sıkıntılardan, sıkletlerden arınmış gibi oluyorum. Ruhen, kalben, manen öyle bir rahatlıyorum ki, kendimi uçacak gibi hissetmeye başlıyorum.

Eminim, sizin için de durum aynıdır.

Bilhassa Risale-i Nur’u okuyanlar, içindeki tefekküri bahislerin kâinattaki yansımalarını bilmüşahade görmekten pek büyük bir haz duyarlar. İşte, biz de şu anda böylesi bir tefekkür ve gözlemleme atmosferi içindeyiz.

Etrafta çeşit çeşit, rengarenk kelebekler uçuşuyor. Bazı noktalarda o derece bir yoğunlaşma oluyor ki, insan seyrine doyamıyor.

Kelebeklerin yoğunlukla yaşadığı yerler, hem temiz, hem de sağlıklı ortamlar olur.

Zira, kelebekler bir gösterge gibidir. Kirli ve sağlıksız mekânlarda yaşayamazlar. Şöyle bir uğrasalar da, pek durmayıp orayı terk eder, giderler. Onların bu hali, çok hassas ve nezih olmalarından kaynaklanıyor. Kirli kokuları, kimyevi atıkları hemen fark ederler.

Diyebiliriz ki, gerek adet ve gerekse türleri itibariyle bir yerde ne kadar çok kelebek bulunuyor ve yaşıyorsa, orası o derece temiz ve sağlıklık bir muhittir.

Mesela şehirlerde, hele ki temiz park ve bahçelerin bulunmadığı veya betonarmenin istilasına uğramış alanlarda, kelebeklere pek rastlayamazsınız. Tek-tük görebildiklerimiz de, aslında bir iki türden ibarettir.

İşte kelebeklerin hiç yaşayamadığı veya çok az bulunduğu mekanlar, aslında diğer canlılar ve bilhassa insanlar için de sağlıksız yerlerdir. Yani, çeşitli hastalıkların taşıyıcısı olan mikroplar, etrafı istila etmiş demektir.

Çevrecilerin gayet iyi bildiği bu hususun belediyeciler tarafından da dikkate alınması ve temiz, sağlıklı şehirleşme hayatına bu nazarla bakmaları gerekir.

Rengarenk kelebeklerin uçuştuğu ferah mekanlarda bol tefekkürlü günler dileğiyle…

Tarihin yorumu : 7 Temmuz 1166 Şahı Geylani Hazretleri

Şeyh Abdülkadir Geylani Hazretleri, bulunduğu Bağdat şehrinde vefat etti.

1077 senesinde İran’ın Geylan şehrinde dünyaya gelen Hazret-i Geylani, vefat ettiğinde doksan yaşının içinde bulunuyordu. İsminden de anlaşıldığı gibi, Şeyh Abdülkadir, Kadiri tarikatının da piri ve kurucusudur. Aynı zamanda, neslen hem seyyit, hem de şeriftir. Yani hem anne tarafından, hem de baba tarafından Al-i Beytten olup evlad-ı Rasul’dür.

Geylani Hazretleri, ilimde olduğu gibi tasavvufta da çok ileri bir zattır. Hakikatli pek çok eser telif etmiş ve binlerce, milyonlarca müridi, talebesi olmuştur. Ayrıca, Nakşi tarikatinden sonra İslâm dünyasından en yaygın ve müridi en çok görünen tarikat olarak biliniyor. Şah-ı Geylani Hazretlerinin mezarı Bağdat’ta olup türbesi ziyarete açıktık. Dünyanın hemen her yerinden ziyaretçileri vardır.

Hazretin telif etmiş olduğu eserlerin bir kısmı şunlardır: Divan-ı Gavs-ı Azam, Fütuhü’l-Gayb, Füyüzat-ı Rabbaniye, Hizbü’l-Besair, Melfüzat-ı Geylani.

17.07.2008

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Namaz ve terapi



Avusturya ve Almanya, yüksek istihdam ile ücret ve vergilerin düşük olması hasebiyle göçleri kendisine çekti. Ancak, “Aile birleşimi, yer değiştirme ve çalışma izni konularında sıkı bir politika” takip etti. Dünyada baş gösteren ekonomik durgunluk ve göçmen şartlarının zorlaştırılması, en büyük sebeplerden sayılabilir. Politik tedbirlere, hukûkî zorlaştırmalar da eklenince, işçi alımı ve dolayısıyla göç de duruvermiş.

Gerek demokrasi ve insan hakları, gerekse teknik ve eğitim açısından-Hemen hemen bütün batı Avrupa için geçerli-ileri seviyede olması, Müslümanların sosyal faaliyetler açısından oldukça faal olmalarını netice vermiş.

Bunun yanında Müslümanlar, yabancısı bulundukları toplum içinde erimemek, kimliklerini muhafaza etmek ve bütün dünyada gözlenen “dine dönüş” hareketine ayak uydurabilmek için İslâmî faaliyetlere hız vermiş.

Müslümanların, göç ettikleri ülkelerde, ağır şartlarda bile inanç, kültür, örf ve âdetlerini muhafaza etmeye azamî çaba sarf ediyor. Batı, ferd, aile ve toplum olarak bunalımın ortasında. Kurtuluş reçetesinin temellerini Müslüman işçilerin attığını söyleyebiliriz.

**

İster işçi, ister kalifiye eleman olsun, göç ve ilticanın arkasında “beyin göçü”nün yattığı bir vakıadır. Alkolden uzak, dürüst, çalışkan; kendi işiymiş gibi çalışan, işine saatinde giden, laubâli davranmayan insanları tercih ediyor Batılılar.

Tanıştığımız İsmail kardeşimiz bizzat “Namaz ve terapi” ile ilgili enteresan bir hadisenin içinde. Daha önce iki trafik kazası geçirmiş. Üçüncüsü, ilkinin vuku bulduğu yerde meydana gelir. ‘Tır’ı sollayan bir otomobil ona arkadan çarpar.

Kazada maddî bir hasar geçirmez. Ancak, sırtında, omuriliğinde ağrılar hisseder. Görünürde maddî bir sebep yoktur. Kaza uzmanı doktor, “İlk iki kazayı vücut gayr-i şuûrî olarak aldı, üçüncüde bıraktı. Vücut tahammül edemedi ve onu ağrı şeklinde dışa vuruyor” yorumu yapar. Psiko-somatik bir rahatsızlık olduğundan terapi tedavisi uygulanması gerektiğine karar verirler. Çeşitli terapi metotları uygulanıyor.

Birisi vücudu rahatlatma terapisidir. Vücut rahatsız olunca, ruh da rahatsız oluyor. Bunu ağrı şeklinde dışa vuruyor. Dolayısıyla vücutta enerji birikimi olan yerler boşaltılıyor. Vücutta enerji var ve bu enerji, herhangi travma durumlarında ve özellikle alın, yüz, kol, parmaklar, ayaklar, göbek altı, ense, boyun, omurilik, baş derisi tabakası toplanıyor. İşte uygulanan terapi ile buralardan enerji boşaltılıyor.

Meditasyon sırasında, uzmanlar, doktorlar, terapistler hastaya, “Güçlü olduğunu düşün. Her şeyi yapabilirsin. Bu güç sende vardır ve o güçle her şeyi halledebilirsin” telkinleri veriyor. Hastaların da bunu tekrarlaması isteniyor.

Hasta; doktorlara şöyle bir tıp dersi verir:

“Siz, aciz, zayıf ve dağılmaya müsait ve hasta insana ‘Güçlüsün, güçlü olduğunu düşün’ diyorsunuz. Ben hastayım ve vücudum ağrıyor. Bu hasta ve ağrıyan vücuduma nasıl güvenebilirim? Yalnız daha yüksek bir mercie güvenmeliyim. Çok daha büyük, hatta sonsuz bir enerji kaynağına, kudret sahibine güvenmeli değil miyim? Ben isim ve sıfatları, kudreti, merhameti sonsuz olan Allah’a güveniyorum. “

“O zaman niye buradasın?”

“Ben rahatsızlığımın psikolojik olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, sizin uyguladığınız bu terapi ve meditasyonu, daha ileri boyutta biz günde en az beş sefer tekrarlarız.”

17.07.2008

E-Posta: [email protected] [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

AB ile gelen değişim



ERUYGUR, Tolon ve diğerlerinden söz ettiğimiz yazılarımızdan iki örnek daha:

***

ÜÇ ORGENERAL (21.1.2004)

Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün “Lânetliyorum” tepkisine konu olan “Genç subaylar tedirgin” iddiasının Cumhuriyet gazetesince gündeme taşındığı günlerde aynı yönde bir diğer iddia Milliyet’in manşetiyle kamuoyuna intikal ettirilmişti.

Buna göre, hükümetin bazı icraatlarının TSK alt kademelerinde meydana getirdiği huzursuzluk, beş üst düzey general tarafından Genelkurmay Başkanına iletilmekteydi. (...)

Aradan geçen zamanda olup bitenler—alt kademelerle irtibatı tartışmaya açık olmakla beraber—bu beş orgeneralle ilgili iddiaların pek yabana atılır tarafı olmadığını gayet aşikâr bir şekilde gözler önüne serdi.

Avrupa’daki Türk vatandaşlarıyla yaptığı temaslardaki söylem ve davranışlarıyla yoğun eleştiri alan Org. Tuncer Kılınç, MGK reformunu engellemek için de son âna kadar bütün gücüyle direndi. Başarılı olamayınca, “Artık kurulun işlevi bitti” şeklinde karamsar bir mesajla hem MGK’daki, hem de TSK’daki görevine veda edip emekliler safına katıldı. (...) Kılınç ve Çetin Doğan şimdi mücadelelerine sivil olarak “ulusalcı cephe”deki yerlerini almak suretiyle devam ediyorlar, ama artık seslerini fazla duyurabildikleri söylenemez.

Geriye kalan üç isme gelince: Yalman, Eruygur ve Tolon’un da Kılınç ve Doğan gibi davrandıkları, ayrıca adeta organize bir şekilde paslaşarak hareket ettikleri gözleniyor.

Yalman ve Eruygur katıldıkları her resepsiyonu basına mesaj verme vesilesi olarak değerlendirmeyi ihmal etmezlerken, Kara Kuvvetleri Komutanının YÖK ve Hüsrev Kutlu olaylarında özel olarak inisiyatif aldığı biliniyor. Yalman’ın sustuğu noktada ise, geçen yıl “Bizim öyle işlerle ilgimiz yok” dediği halde Tolon’un devreye girmesi ilginç. (...)

Anlaşılan, sayıları beşken üçe inen orgenerallerle ilgili tartışma sürecek.

***

AB SÜRECİ VE ASKER (22.1.200)

(Üç orgeneralin) Kamuoyu önünde çıkış yapma cesaretlerinin kırılması, mücadeleye kapalı kapılar ardında devam etme kararlılıklarını etkilemeyebilir. Hattâ aksine daha da “bilenmelerine” yol açabilir.

Bu da içerideki rahatsızlığın dışarıya vurulamamasından kaynaklanan farklı ve ciddî sorunlara sebep olabilir. Bu açıdan, belki de konuşmaları daha iyi. Çünkü böylece Genelkurmay hiyerarşisinin pek yapamadığı “dizginleme” işi kamuoyu önünde ve açık tartışma ortamında gerçekleşmiş oluyor.

Nitekim geçen yıldan bu yana sivri çıkışlarıyla öne çıkan beş orgeneralden hemen hiçbiri kamuoyundan destek bulamadı. Aksine Tuncer Kılınç, Çetin Doğan ve Hurşit Tolon yoğun eleştiri alırken, Şener Eruygur “mevziî” kaldı; en fazla ses getiren Aytaç Yalman’ın da yeterli desteği aldığı söylenemez.

Bunun önemli sebeplerinden biri AB süreciyle gelen nisbî demokratikleşme rüzgârının medyada eskiden kalma klasik yaklaşım biçimlerini önemli ölçüde değiştirmiş olması.

Ve ordu-medya ilişkilerinde de öteden beri var olan “emir-komuta-itaat” düzeninin, AB süreciyle birlikte ciddî şekilde sarsılması.

Bir diğer faktör, bu tür hiyerarşi dışı çıkışların daha ziyade “emeklilik menzili”ne girmiş komutanlardan sâdır olduğu yolundaki kanaat ve izlenimin yaygınlaşması ve dolayısıyla ifade edilenlerin buna göre tartılması.

Sonuç olarak, gelinen noktada askerin gerek bireysel, gerekse kurumsal olarak kamuoyu önünde görüş bildirmesi artık prim yapmıyor; aksine eleştiri alıyor ve TSK’nın imaj ve itibarının yara almasına sebep oluyor.

17.07.2008

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Biri de milleti savunsun



Ergenekon tutuklamalarıyla ilgili olarak siyasette başlayan tartışmalar devam ediyor. İktidar partisi ile muhalefet partisi, gerek genel başkanlar seviyesinde ve gerekse diğer ‘sözcü’leri vasıtasıyla birbirine laf yetiştiriyorlar. TBMM’deki grup toplantılarına da ‘savcı’ ve ‘avukat’ tartışması yaşandı.

Siyasi parti liderlerinin birbirleriyle atışması alışılmış bir durumdur. Ancak bu yapılırken, asıl gündemden de kopmamak lazım. Elbette ‘Ergenekon’ gibi bir yapılanmanın çökertilmesi Türkiye şartlarında çok önemlidir. Fakat aynı önemde başka konular da vardır ve bunlara da aynı hassasiyetle yaklaşılması icap eder.

İki ciddî problemle karşı karşıyayız. Biri susuzluk, kuraklık. Biri de ekonomideki daralma, sıkıntı.

Bilhassa Güneydoğu’yu etkileyen susuzluğun, yakın dönemde yeni bir göç dalgasına sebep olabileceği söyleniyor. (Sabah, 16 Temmuz 2008) Geçen yıllarda tonlarca ürün elde edilen tarlalardan, bu yıl ‘bir avuç’ ürün bile alınamamış.

Ekonomide yaşanan sıkıntılar da kuraklık gibi insanları derinden etkiliyor. Belki faizden kazandığını zannedenler var, ama genel anlamıyla herkes kaybediyor. Ayrıca gelir dağılımındaki adaletsizlik de sürüp gidiyor. Açıklama yapan ticaret odası başkanları, iş dünyasının sıkıntılarını dile getirmeye çalışıyor, ama yeteri kadar ilgi gördüklerini söylemek zor.

Bu arada, kül olan ormanlarımız da ayrı bir üzüntü kaynağı. Meydana gelen orman yangınlarının toplu bir değerlendirmesi henüz yapılmadı, ama bu gidişle yanacak orman kalmayacak. Yangınların büyük ölçüde insan hatası sebebiyle çıktığı da hatırlanırsa, işimizin kolay olmadığı da anlaşılır. Orman yangınları, dolaylı olsa da ekonomiye de darbe vuruyor. Gerek turizmin olumsuz etkilenmesi ve gerekse ağaçlandırma çalışmaları için yeni kaynaklara, maddî imkânlara ihtiyaç duyulacak.

Bütün bu hengâmede milletin hakkının, hukukunun da savunulması lazım. İktidar ve anamuhalefet partisi ‘kavga’yı sadece ‘çete’ler üzerinden yürütmeye devam ederse milletin hakkı zayi olabilir. Başta büyük şehirler olmak üzere ‘maaşa’ talim eden milyonlarca aile reisi, çektiği sıkıntıların hafiflemesini bekliyor. Elbette düzenli bir maaşı olanlara göre, daha fazla sıkıntı çeken ‘serbest meslek sahipleri’ de vardır. Sanılmasın ki ‘siftah etmeden kepenk kapatma’ bir şehir efsanesidir. Gerçekten de bu şekilde tanımlanabilecek küçük esnafımız vardır. Siftah etse de, sattığı malın parasını tahsil edemeyen, iş yapar göründüğü halde gerçekte ‘zarar’ eden yüzlerce belki de binlerce esnaf vardır. “Ha bugün, ha yarın” diyerek bunca yıl sıkıntılara göğüs geren küçük işletmelerin, günümüz siyasetçilerince de unutulması, hesabı verilemeyecek veballerden biridir.

Bu bakımdan, ‘çok önemli konular’ üzerinde birbirlerine laf yetiştiren siyasetçilerimiz, kendileri için önemsiz, ama millet nezdinde önemli olan bu konuları da gündemlerine almalıdırlar.

Bütün siyasetçilere sesleniyoruz: Başkalarının avukatlığını yaparken, milleti savunmasız bırakmayın!

17.07.2008

E-Posta: [email protected]




Cevher İLHAN

“Ergenekon iddianâmesi…”



Bir yıl bir ay süren soruşturmalar sonucu ancak hazırlanan ve dört darbe iddiasının yer aldığı “Ergenekon iddianâmesi” gerçekten klâsik değil. Onlarca gizli tanığın ifâdesinin bulunduğu 48’i tutuklu, 36 tutuksuz toplam 86 zanlının yer aldığı 441 klasörlük ekleri bulunan 40 ana başlık altındaki 2455 sayfalık “iddiânâme”sindeki “suçlamalar” dikkat çekici.

Mahkemenin 15 günlük kabul süresi var. Yargılamanın başlaması için öncelikle Mahkemenin iddianâmeyi kabul etmesi gerekiyor. Delillerin yeterli olup olmadığı, iddianâmenin eksik görülmesi ve hatta reddedilmesi, mahkemenin takdirinde.

Ancak iddianâmeyi açıklayan İstanbul Başsavcısı’nın, “silâhlı terör örgütünü kurmak ve yönetmek” eylemi altında “şiddet yoluyla hükûmeti ortadan kaldırma”nın yanısıra “halkı isyana tahrik” iddiası, Türkiye’nin yakın tarihindeki “darbe” ve “tahrik” ilintisini bir defa daha gündeme getirdi.

Diğer yandan “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik”in Danıştay saldırısına ve Cumhuriyet gazetesine bomba atmaya “azmettirmek”le birleştirilmesi, her darbe ve ara dönem öncesinde toplumu çeşitli etnik, ideolojik ve mezhebî ayırımlarla kutuplaştıran kışkırtıcı konseptleri mevzubahis ediyor.

Tıpkı 27 Mayıs 1960’ta Harb Okulu talebelerini sokaklara salarak Demokrat Parti iktidarına karşı kurulan komplo gibi. Adalet Partisi hükûmetini 1971’de 12 Mart muhtırasıyla, peşinden 1980’de 12 Eylül ihtilâliyle devirme öncesinde olduğu gibi.

En son 28 Şubat “postmodern darbe” sürecinde “irtica tehdidi” uydurmasıyla toplumun topyekûn bir “laik - antilaik” kamplaştırıp asimetrik tahrikle kargaşa ve kaosa itilmesinde olduğu gibi…

Gerçek şu ki iddianâme henüz resmen açıklanmış değil. İkibin beşyüz sayfalık iddianâmenin esaslarıyla ilgili onbeş dakikalık kısa bir açıklama yapıldı. Bu bakımdan oldukça kalabalık ve karmaşık ilişkilerin ortasında nasıl bir neticeye varılacağını kimse kestiremiyor.

Bu arada iki emekli generalin tutuklanmasıyla sonuçlanan 1 Temmuz’daki gözaltılarla ilgili “ek iddianâme” hazırlanacağı belirtiliyor. Ancak eski bir kuvvet komutanına ait “darbe günlükleri”nin iddianâmeye girip girmeyeceği hâlâ belli değil. Başsavcı’nın girmeyeceği açıklamasına rağmen bu hususta çeşitli spekülasyonlar yapılıyor.

Zira uzun zamandır medyada deşifre edilen “darbe günlükleri”nin iddianâmeye eklenmesi halinde, tutuklanan iki emekli generalle birlikte “günlük”te adı geçen ve bazıları hâlen görevde olan dönemin diğer komutanları hakkında da “ek iddianâme” gerektiriyor.

Bu durum, beraberinde yeni bazı isimlerin gözaltına alınmasını ve tutuklanmasını “darbe hazırlığı”nın daha etraflıca araştırılmasını zorunlu kılar ki, bu noktadan sonra işin seyri değişiyor.

Genelkurmay Askerî Savcılığı’nın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığından iddianâme ilgili bilgi ve belgeleri istediği haberleri üzerine askerî savcılığın olaya el koyacağı söylentileri, gerçi Genelkurmay’ca tekzip edildi. Lakin buna rağmen, aynen “Şemdinli davası”nda olduğu gibi komutanların iddianâmede yer alan “darbe hazırlıkları”nı “görevleri esnasında yaptıkları” ve bazı isimlerin hâlen “görevde” olduğu gerekçesiyle “asker kişiler”in dosyalarının askerî mahkemeye intikali sözkonusu oluyor.

Bu yüzden önemli bir kısmı emekli askerler üzerinde olan bu davanın mâhiyetine göre askerî mahkemeye sevkedilmesi ihtimali her an bulunuyor…

Aslında bu ihtimal muhalefetin davanın hükûmet nezdinde sürdürüldüğü iddiasını daha baştan boşa çıkarıyor.

Bir yılı aşan iddianâme hazırlığı sürecinde, siyasî iktidarca bilgi servisi yapıldığı, soruşturmanın yönlendirdiği, siyasî rakiplerin ve muhalefeti sindirme stratejisinin güdüldüğü vehminin hiçbir delili kalmıyor.

Baykal’ın “davanın avukatıyım” çıkışına karşı, Başbakan her ne kadar “davanın savcısıyım” diye demesi, muhalefetle iktidar arasında bir tahterevalli oyununa, adeta kayıkçı kavgasına dönüştü. Bu vaziyet, daha önce “Şemdinli davası”nın savcısını koruyamayan ve meslekten ihrâcını engellemeyen AKP iktidarının bu davada da insiyatif sahibi olmadığını açığa çıkarıyor.

İddianâme hakkındaki basın toplantısının ardından toplanan Bakanlar Kurulu’dan sonra konuşan hükûmet sözcüsü Çiçek’in, “Yargılama devam ederken açıklama yapmayacağım” deyip bazı rutin bilgilerle yetinmesi de bunu gösteriyor.

Ve hâdiseler, kamuoyundaki yaygın kanaatle paralel olarak, “dava”nın Genel Kurmay’ın “izni” ve “oluru”yla yürüdüğü izlenimini te’yid ediyor. Ki askerî mahallerdeki gözaltıların “askerî makamların bilgisi dahilinde” yapıldığı açıklaması da bunu gösteriyor.

Bu açıklamanın sıradan tabîi bir işlemin ötesindeki anlamı nedir? Gelişmeler gösterecek…

17.07.2008

E-Posta: [email protected]




Robert MİRANDA

İslâmofaşist uyduruk bir Batı terimidir



Amerikan gazetecileri “İslâmofaşist” terimini kullanmayı çok severler. Bu terim genellikle, batı toplumları üzerinde ve özellikle Birleşik Devletler’de İslâm karşıtı duyguları harekete geçirmek amacıyla kullanılan bir propoganda aracıdır.

Ayrıca bu terim Başkan George Bush ve onun karteli tarafından da sıkça kullanılır.

Siyasetçiler çok iyi bilirler ki; siyasetin büyük bir kısmı irrasyonel sembollerin rasyonel bir şekilde manüpülasyonundan ibarettir. Öyleyse, Bush ve onun korku taciri takımı, Amerikan halkına dünya genelinde terörle mücadeleden bahsettiği zaman, bunun anlamı İslâmın taşıdığı sembollere karşı verilen bir savaştır. Bu sembolleri alçaltmak amacıyla, bir çok İslâm karşıtı batılı grup ve medya organı faşizmi İslâmiyetin bir parçası olarak lanse etmeye çalışmaktadır.

Faşizm ve özellikle onun Nazi versiyonu, ırkçılık anlayışına açık bir bağlılık ifade etmektedir. İnsan özelliklerinin kan vasıtasıyla tevarüs edildiğini savunur. Genetik ve biyolojinin varolan sınıfsal yapıyı ispat ettiği iddia edilir.

Nazi Almanyası’nda, ırkçılık ve antisemitizm, alakasız düşmanlara karşı, yasal haksızlıklar üretmek amacıyla kullanılmaktaydı (bir nevi günah keçisi üretmek gibi…). Bir çok Alman, güçlü ekonomik kuvveterin kurbanı olduklarının bilincindeydiler fakat aynı zamanda bir devrim yolunda geleneksel sosyal düzene bağlı kalmayı yeğlediler, bu sebeple de faşist kanada kayarak Nazi yanlısı partilere oy vermeye başladılar.

Antisemitik propaganda ise oldukça heyecan verici ve irrasyoneldi fakat ustalıkla belli grupları etki altına aldı. İşçiler ve köylü takımına denildi ki: “Bunlar Yahudi kapitalistlerdir, Yahudi tefecilerdir.” Orta sınıfa da denildi ki: “Bunları yapanlar Yahudi ticaret birliği liderleridir ve Yahudi komünistleridir”. Aşırı vatanseverlere denildi ki: “Yahudiler düşman ecnebilerdir, enternasyonalizm taraftarlardır”…. İşte bütün bunlar irrasyonel sembol ve argümanların rasyonel kullanımlarına örneklerdir.

Faşizmi sıradan sağcı otokrasilerden ayıran şey devrimci bir aura oluşturmak için seçtiği yol ve kitlesel bir hareket olma etkisi oluşturmasıdır. Faşizm aldatıcı bir şekilde devrimci bir kitlesel etki ve reaksiyoner sınıfsal siyasetin karışımını vaat eder. Nazi partisinin tam ismi Nasyonel Sosyalist Alman İşçi Partisi’dir. Naziler de İtalyan faşistler de, bilinçi bir şekilde solu taklit etmeye çalışmışlardır: gençlik organizasyonları, kitlesel seferberlik, mitingler, gösteriler, nümayişler, bayraklar, pankartlar, semboller, sloganlar ve üniformalar… Ve sanırım tam da bu sebeple de, önde gelen bir çok yazar faşizm ve komünizmi totaliter ikiz kardeşler olarak tanımlamışlardır. Fakat işçi ve köylülerin bir çoğu arada fark olduğunu söyleyebilir. Sanayiciler ve bankacılar da farklılıkları dile getirebilir. Ve tabii ki, komünist ve faşistler de farkları vurgulayacaktır.

Medya kodamanı Silvio Berlusconi tarafından yönetilen neo-faşist ve ayrılıkçı bir koalisyon 1994 yılında İtalya’da seçimleri kazandı. Onların dayanak noktaları, zengin ve fakir için tek bir vergi oranı, eğitim hakları, refah içinde bir devlet, özel emeklilik hesapları ve tabii ki hemen her şeyin özelleştirilmesinden ibaretti.

İtalyan neofaşistleri Amerikalı ağabeylerinden faşizmin hedeflerini demokratik formlar altında yürütmenin yollarını öğrenmişlerdir: Reaganesk (Reagan tarzı) iyimserlik; insanları hükümetin düşman olduğuna inandırmak (özellikle de sosyal demokrat kanadın...), devletin baskıcı unsurlarını güçlendirmek, göçmen ve azınlıklara karşı garez ve nefreti körüklemek ve de serbest pazarın hayali faziletlerini vazetmek.

Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin (GOP) geri kalan ajandasında ise şu hedefler yer almaktadır: Kültürel farklılıkları ve sanatı bertaraf etmek, kadın haklarına saldırmak, zenginleri ve büyük şirketleri vergilerden muaf tutmak, işçi hakları, tüketici güvenliği ve çevre korunması ile ilgili hükümet düzenlemelerini ortadan kaldırmak, kamu alanlarını ve işletmelerini özelleştirmek ve yağma etmek, kamusal hizmetleri tamamen sıfırlamak ve bütün bunları devrimci bir propaganda ile reklam etmek.

Eski Amerikalı Kongre üyesi Newt Gingrich bir keresinde Amerikan Cumhuriyetçi Partisi’nden söz ederken “devrim” kelimesini güzel bir olgu olarak nitelemişti.

Ne devrim ama! Bu tıpkı eski mürteci ajanda! Bugün Birleşik Devletler’de, gerçek ekonomik güçlüklerle kuşatılmış mazinin Almanları, öfkelerini gerçek dışı ve alakasız düşmanlara yönelttiler: İslâm yahut İslâmofaşistler.

Yıllar var ki; politik ve ekonomik elitler, kendi insanlarının ve dünyanın geri kalanının selameti için kendilerini komünizmle bir ölüm kalım savaşında farzetmişlerdir. Çok önceleri de komünizmin yıkılmasıyla birlikte artık yeni bir düşman üretmenin gerekliliğini hissetmiş olmalılar!

Faşizm tehlikesi aslında ne dazlaklardan geliyor, ne milislerden ne de Hıristiyan sağcı fanatiklerden… Ancak ve ancak çeşitli icra merkezlerinin süregelen pratiklerinden ve bazı çok uluslu şirketlerin müdür odalarından kaynaklanmaktadır.

Ne zaman ki insanlar varlık ve imtiyazların suistimaline karşı birleşir, ve kendiliklerinden harekete geçerler ve güç sahiplerinin iki yüzlülük ve yalanlarını açığa çıkarırlar ve bunlara karşı mücadele ederler ve kendi gelecekleri hakkında aktif birer vekil olurlar, işte ben o zaman buna “demokrasi” derim.

Tercüme: Umut Yavuz

17.07.2008

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Travma ve coşku



Köksal Toptan gibi kimileri Dengir Mir Mehmet Fırat’ın inkilapların travma oluşturduğu yönündeki kanaatini şiddetle reddettiler. Bugün geldiğimiz noktayı inkilaplara borçlu olduğumuzu söylüyorlar. Bazıları daha da ileri giderek, “Camiye gidebiliyorsak bunu yine M. Kemal’e borçluyuz” diyebiliyorlar.

İşte bu amiyane yaklaşımlar da Nuray Bezirgan gibi kimilerini başörtüsü mağduriyetinden dolayı İran’a özlem duymaya itiyor. Köksal Toptan’ın izinden giden kimileri inkilaplar sırasında kimsenin kılına halel gelmediğini ve herkesin güle oynaya inkilapları kabul ettiklerini ifade ediyorlar. Hasan Pulur, birkaç hödük varsa bunların da medrese ahalisi veya kaçkınları olduğu ve dolayısıyla sadet ve tadat dışı olduklarını ifade ediyor.

Evet, inkilaplardan sonra büyük travmalar yaşanmıştır. Bunlardan birisi de ‘Cami’deki şair Akif’in medeni ve medeniyet cephesini temsil eden Yahya Kemal Beyatlı inkilaplardan sonhra büyük bir travma geçirmiştir. Üsküp’te doğan ve muhalefet geleneği veya modasıyla göçünü Paris’e atan şair, bilahare Beşir Ayvazoğlu’nun deyimiyle ‘evine dönen adam veya şair’dir. Evine dönmüştür çünkü evinden başka dönelebilecek yer ve vatan yoktur. Lakin 1912 veya 1913’te dönüğü evini bilahare bulamamıştır da denebilir. İnkilaplarla birlikte çoraklaşan manevi iklimde direncini sağlayan tarih hamlesi ve geçmişe ve mazinin zafererine kaçışı olmuştur. Ezan şiirinde Yavuz’u ve onun cihangirliğini övdüğü halde çağdaşı liderleri övmemiştir. Beşir Ayvazoğlu’nun anlattığına göre şair inkilaplar çağında büyük bir manevi buhran geçirmiş ve bu buhranı atlatabilmek için tarihi mekânlara sığınmıştır. Dolayısıyla travmayı inkâr ve reddedenler Akif’in, Yahya Kemal Beyatlı’nın ve Rıza Tevfik gibilerin hissiyatlarına başvurabilirler. Lakin bunu yaparken zinhar Soner Yalçın veya Turgut Özakman gibilerin manipülasyon ve yönlendirmelerinden sakınsınlar.

***

Bu zevat hali-i hazırın kurşuni havasından mazinin asude iklimine sığınmışlardır. Bu hissi yaşayan sadece destan şairimiz Akif değil, bilakis estetik şairimiz Beyatlı’dan eyyamcısı Rıza Tevfik gibilerine kadar hepsi aynı acıyı terennüm etmişlerdir. Sadece o değil başta inkilaplara veya Kurtuluş Savaşına şapka çıkaran Mısır’ın milli şairi Şevki ve Muhammed İkbal gibiler de bilahare Müslümanların siyasi bağı Hilafet’in ilgasına çok üzülmüşler ve bunun üzerine uçarı şair ve yazarlardan veliyyüddin Yeken Şevki’yi saray taraftarı ve dalkavuğu olmakla suçlamış ve Ankara’daki yeni yönetimin halk yanlısı olduğunu ileri sürmüştür. Yani travma geçirenler sadece Anadolu insanı değildiler. İslâm dünyası kendisini öksüz ve yetim hissetmiştir.

***

Yahya Kemal Beyatlı bir nostolji hasret ve harabat şairidir. Ama harabati değildir. Yani Arapların deyimiyle atlal yani harabat şairidir, ama hiçbir zaman harabai değildir yani baykuş gibi şeamet tellalı. Yıllar yılı o büyük devleti kaypbetmenin üzüntüsünün gözyaşlarını çaktırmadan içine akıtmıştır. Hadi Uluengin de Seven Nişanyan’ın konuşmasıyla aynı günlerde çıkan bir yazısında insanlara prestiji esas alan kültten yani insanları aşırı yüceltmekte üzerime olmadığını ve bizimle kimsenin aşık atamayacağını söylemiştir. Nişanyan’ı tespitleri de aşağı yukarı aynı aynı noktada düğümlenmektedir.

Bununla birlikte itiraf etmemiz gerekir ki, herkes travma yaşamamıştır. Mesela Hasan Pulur veya Tansel Çölaşan gibilerin ataları sözkonusu devirde çoşku duymuş ve bayram yapmış olabilirler. Araplar bu bağlamda şöyle söylemişlerdir: esaibu kavmin inde kavmin fevaid. Yani bir kavmin felaketi diğer kavmin saadeti olabilir. Bunu en veciz bir şekilde ifade eden Tansel Çölaşan olmuştur. Adnan Menderes ve arkadaşlarını idamının ülkede coşkuyla karşılandığını ve bayram havası estirdiğini söylemiştir. Bu sözün çoğunluk için doğru olduğunu sanmıyoruz. Bununla birlikte ideolojik bir azınlık Adnan Menderes’in idamından telezzüz etmiş ve berhudar olmuş olabilir.

İnsanlar sınıf sınıf. Dide-i huffaş gibi bazıları karanlıktan hoşlanır. Bazıları da aydınlıktan. Nitekim Ziya Paşa, ‘Erbabı kemali çekemez nâkıs olanlar, Rencide olur didei huffaş ziyadan” demiştir. Türkçe’si; “Cahil, ilim sahibini çekemez. Yarasanın gözleri aydınlıktan rahatsız olur” demektir. Kısaca her iki halin mensupları da eksik değildir dünyadan. Felaketten mükedder olanlar olduğu gibi coşku duyanlar ve telezzüz edenler de vardır. Kutlu Kur’ân bundan dolayı şöyle der: Ye’lemuna kema te’lemun… Sizin elem ve ızdırap duyduğunuz gibi onlar da duyarlar. Bu sevinç ve keder günleri nöbetleşedir. Kur’ân bize bunu anlatmak istemektedir.

Tilke’l eyyamu nüdaviluha beynenasi ayetinde olduğu gibi: Biz hezimet ve zafer günlerini insanlar arasında çevirip dururuz. Ne diyelim:; Hitamı misk kabilinden yine bir ayetle sohbetimizi sona erdirelim: Küllü yevmin huve fi şe’nin…

17.07.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
GAZETE 1.SAYFA

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Nurettin HUYUT

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

© Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır | Site yöneticisi | Editör