"Gerçekten" haber verir 17 Aralık 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 

Lahika

Hadis-i Şerif Meâli

Allah'ın en çok sevdiği cihad, zâlim bir idareciye karşı hakkı söylemektir.

Câmiü's-S ağîr, No: 128

17.12.2008


Risâle-i Nur, yedi Mesnevî-i Şerif kadar bâkî bir rehberdir

ardeşlerim,

Kalbime ihtâr edildi ki; nasıl ki, Mesnevî-i Şerif, şems-i Kur’ân’dan tezâhür eden yedi hakikattan bir hakikatın aynası olmuş, kudsî bir şerâfet almış; Mevlevîlerden başka daha çok ehl-i kalbin lâyemut bir mürşidi olmuş. Öyle de, Risâle-i Nur şems-i Kur’âniyenin ziyâsındaki elvân-ı seb’ayı ve o güneşteki renk renk, çeşit çeşit yedi nûru birden aynasında temessül ettirdiğinden—inşâallah—yedi cihetle şerîf ve kudsî ve yedi Mesnevî kadar ehl-i hakikata bâkî bir rehber ve bir mürşid olacak.

Lem’alar, 28. Lem’a, 14. Nükte, s. 353

Pakistanlı devlet adamı

Seyyid Ali Ekber Şah:

“İki adamın tesirinde kaldım: Mevlânâ ve Said Nursî”

Muhterem din kardeşlerimiz! Kıymetli mektubunuzu aldım, çok çok teşekkürler.

Hazret-i Üstadımız Said Nursî'nin hal ve sıhhati nasıldır? Onu seven talebeler ve halk soruyor. Bana haber göndermenizi ricâ ederim.

Bu ay içerisinde Hindistan'da, İslâmiyetin ve Türklerin hakîki düşmanı olan siyonist ve kızıl kâfirlere karşı dört makale neşrettim. Türk-Pâkistan dostluğunun esas ve tarihi hakkında da, Karaşi'de bir fıkra neşrettim, size de gönderdim. İmam adlı aylık bir gazetede, "Rusya' da Mazlûm Müslüman" başlıklı bir makale yazdım, bunu da gönderdim ve başka Orduca gazetelere de gönderdim. Maksadım, İslâmiyete hizmet, Türk edebiyatını tanıtmak ve Türk düşmanlarına karşı yazmak ve çalışmaktır...

Burada mühim bir kitap neşretmek istiyorum, bunun için size yazıyorum. Bu hususta Halkçıları tanıttırıyorum ki, bunlar, Türklere karşı çalışmışlar ve cumhuriyet adına bütün milleti aldatıp dindarları zindanlara atmışlardı. Karaşi'de neşredilen bu makaleleri bir kitap halinde tâb' etmek istiyorum. Bize ne kadar materyal verirseniz, hepsi burada neşrolacak.

Bu mektubumdan sonra, size mühim bir mektup yazacağım ve bunda, niçin Üstadın İslâm dünyasının en büyük din şahsiyeti olduğu ve bunun gibi hiçbir adam, ne Endonezya, ne Hind-Pak Yarımadası, ne Arap ve ne de Afrika'da çıkmadığı gösterilecek.

Ey Nurcu dostlarım! Türk-Pâkistan dostluğu için çalışınız, komünistlerden âgâh olunuz. İftihar ederiz ki, Türkiye ile Pâkistan, Bağdat Paktı muâhedesinde şeriktir. Yolumuz İslâmîdir, ne Arapçılık, ne İrancılık...

Geçen ay, Seyyid Ali Ekber Şah beni çağırdı. Bu zât 1950'de Üstadımızı görmüş; bana çok iyi malûmât verdi. O, makalelerle de Üstadı tanıtmış ve Yahudîler aleyhinde yazmıştır. Bu zât, Üstada selâmlar ve talebelere duâlar ediyor ve diyor ki: “Ben iki adamın tesiri altında kaldım: Biri Mevlânâ, diğeri de Said Nursî.”

M. Sabir

Tarihçe-i Hayat, s. 619

“Mevlânâ benim

zamanımda gelseydi

Risâle-i Nur’u yazardı”

Ahmet Gümüş anlatıyor:

Üstad Bediüzzaman Hazretleri "Hz. Mevlânâ benim zamanımda gelseydi, Risâle-i Nur'u yazardı. Ben de Hz. Mevlânâ zamanında gelseydim, Mesnevî'yi yazardım. O zaman hizmet Mesnevî tarzındaydı, şimdi Risâle-i Nur tarzındadır' demişti.

Son Şahitler, 4. Cild, s. 152

Bediuzzaman Said Nursi

17.12.2008


Sayın Altan, bir adım daha!

6.12.2008 tarihli Taraf Gazetesindeki Ahmet Altan’ın kaleme aldığı ‘Haram’ başlıklı yazı dikkatimi çekti. Bu yazıda Altan, Müslümanların inandım deyip, günahları rahatlıkla işleyebildiklerini; Cennet ve Cehennemin varlığını kabul ettikleri halde, mükâfat ve cezayı hesaba katmayan yaşantılarını eleştirmektedir.

Altan’ın bu sözlerine katılmamak mümkün değil. Çünkü biz biliyoruz ki, Müslümanın her vasfının Müslüman olması vaciptir. Ancak nasıl ki her kâfirin her vasfının küfründen doğması lâzım gelmediği gibi; her Müslümanın da her vasfı, her zaman Müslim değildir. Aslında Müslümanların hak hedeflerine ulaşırken hak vesileleri kullanması gerektiğini biz biliyoruz.

Bu dünyaya tekemmül etmek için geldiğimizi; ruhu, vicdanı, aklı kemâle erdirmenin yolunun şeriatler, peygamberler ve dini terbiye olduğunu da biliyoruz. Bu dünyaya ibadet için gönderildiğimizi ve Allah’a olan kulluğumuzun, bizim hem şahsî, hem içtimâî hayatımızı düzene sokacağını da biliyoruz.

İnsanlık âleminde nerede bir güzellik varsa temelinde bir hak dinin izleri olduğunu da biliyoruz. Ve bildiğimiz o kadar çok şey var ki, bunları satırlara döksek, sayfalar dolacaktır.

Altan’ın dikkat çektiği noktaları biz Müslümanlar da düşünmüyor değiliz. Hem hesap gününe inanacağız, hem haram yiyeceğiz. Hem Cennet ve Cehenneme inanacağız, hem de kebâiri işleyeceğiz.

Bir inanan olarak ben, bildiğim halde yaşamadığım, yaşayamadığım emir ve yasakların sebebini araştırdığımda karşıma şeytan, nefis, vehim, kör hissiyât kavramları çıkıyor. İnsanın en müthiş düşmanları olan bunlar, insanları çok kolay günah işler hâle getirebiliyor. Hatta sürekli işlenen küçük günahlar, büyük günahlara; büyük günahlar da insanı inançsızlığa götürüyor. Günahlardaki menhus zevk, günahların cazibedar bir halde sunulması, şeytan ve nefsin beraberliği, insandaki akibeti görmeyen, hazır küçük bir lezzeti, ilerideki batmanlar lezzete tercih ettiren kör hissiyât, sınır konmamış kuvvelerimizin (şehvet, akıl ve gadap) ifrat ve tefrit hallerde yaşanması, içinde bulunduğumuz ve yetiştirildiğimiz aile ve toplumun bize aktardıkları vesâire, vesâire… Dolayısıyla bize günah işlettiren sebepleri sıralamaya kalksak çok şey sıralamak mümkün olacaktır.

Altan’ın da dikkat çektiği bu konu, yüz yıllardır mü’minlerin ve hatta kelâmcıların kafasını kurcalamıştır. Bunlardan Mutezile mezhep imanları, “Büyük günahları işleyen mü’minin imanı gider” diye hükmetmişlerdir. ‘Cenâb-ı Hakk’a itikat ve cehennemi tasdik etmek öyle günahı işlemekle kabil-i tevfik olamaz. Çünkü dünyada bile kanun dışı hareketlerden hapis korkusu sebebiyle çekinen insanların ebedî bir azabı, nazar-ı ehemmiyete almayacak şekilde büyük günahları işlemesi imansızlığına işaret eder’ demektedirler. Herhalde Altan’ın kafasına takılan sorunun bir başka şeklidir bu.

Hastalığı ortaya çıkaran sebebi bulup, sonra da tedavi eden, adeta bu asrın bir manevi doktoru olan Risâle-i Nur, bu meseleye şöyle cevap verir:

İnsan nefsi hazır lezzetlerin peşinden koşar. Hazır bir korku ve azaptan, ilerideki bir büyük azaptan çekindiğinden daha fazla çekinir ve korkar. İnsanda böyle, akibeti görmeyen hisler vardır. İşte bu his, insanda galip olsa, akıl artık susar. Hevesler ve vehim de yardım ederse, insan küçük bir hazır lezzeti, ilerideki büyük lezzetlere tercih eder. Bu yüzden günahlardaki menhus lezzetin peşine düşer ve günah işler. Şimdiki küçük bir azar, te’dip, korkuyu çekmek istemez; ilerideki Cehennem azabını tatmayı kabul eder. Şu halde, büyük günahları işlemek imansızlıktan gelmiyor, belki his ve hevesin ve vehmin galebesiyle akıl ve kalbin mağlûbiyetinden ileri geliyor. Ve en önemlisi de, tahrip kolaydır. Günahlar, fenalık ve hevesât yolu olduğundan, tahribat olduğu için gayet kolaydır. İşte bu yüzden şeytan insanları bu yola kolaylıkla sevk eder.

Bu hisleri taşıyanlar, şeytan ve nefisle mücadele edenler, elbette ki sadece Müslümanlar değildir. İnsan olan herkes bu düşmanların tehdidiyle karşı karşıyadır. Fakat şeytanın en büyük bir hilesi ise, kendine inananlara önce kendini inkâr ettirmektir. İşte bu hilesinden olsa gerek, inanmamalarının altında şeytanın olduğu gerçeğine de inanmamaktadırlar. Dolayısıyla günah işlemenin inancı veya inançsızlığı yoktur. İnsan olmak yeterlidir. Fakat inananların bir farkı, bu düşmanların hilesiyle daha çok muhatap olmaları, ama buna karşın düşmanlarını tanımaları ve onlarla nasıl mücadele edeceklerini bilmeleridir.

Unutmamak gerekir ki, günahlardan kaçınmak için bilmek yetmiyor. Bildiklerini unutmamaya, bildiklerini hep canlı tutmaya ve her şeyden önemlisi, bildiklerini hayata geçirmeye ihtiyaç vardır. İmansız amel, amelsiz iman kurtuluş sebebi olamayacağı gerçeğini bir kez daha hatırlamak gerekir. İnancımızın hayatın her karesine, hatta her nefes alışverişimize yansıması gerekir. Aksi halde sadece ‘inandım’ demek, bizi kurtaramaz.

İnançlı olan bir insanın ancak yakalayabileceği bir noktada bulunan sayın Altan’ın, bir adım sonrası olan imana kavuşması temennisiyle…

YASEMİN YAŞAR

17.12.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
GAZETE 1.SAYFA

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır