26 Mart 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR Mobil İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Lahika

Âyet-i Kerime Meâli

Allah, sizi yanlışlıkla veya yanılarak ettiğiniz yeminlerden dolayı mes'ul tutmaz; fakat kalbinizle kazandıklarınızdan, yalan yere ettiğiniz yeminle ve yeminlerinizi yerine getirmemekle kazandığınız günahtan mes'ul tutar.

Bakara Sûresi: 225

26.03.2010


Konuşan yalnız hakikattir

Küfr-ü mutlakla mücâdelede, bu kadar ağır şerâit altında, Risâle-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakîkattir, hakîkat-i îmâniyedir.

Herkes hoşlandığı mânevî makamâtı ve uhrevî saadetleri a’mâl-i sâliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak, herkesin meşrû hakkı olduğu, hem de hiç kimseye hiçbir zararı bulunmadığı halde, ben rûhen ve kalben bu ahvâlden men ediliyordum. Rızâ-yı İlahîden başka, fıtrî vazife-i ilmiyenin sevkiyle, yalnız ve yalnız îmâna hizmet husûsu bana gösterildi. Çünkü, bu zamanda, hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkinde olan hakaik-ı îmâniyeyi fıtrî ubûdiyetle bilmeyenlere, bilme ihtiyacında olanlara tesirli bir sûrette bildirmek, bu keşmekeş dünyasında îmânı kurtaracak ve muannidlere katî kanaat verecek bu tarzda—yani hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda—bir Kur’ân dersi vermek lâzımdır ki, küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalâleti kırsın; herkese katî kanaat verebilsin.

Bu kanaat da, bu zamanda, bu şerâit dahilinde, dînin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve mânevî birşeye âlet edilmediğini bilmekle husûle gelebilir. Yoksa, komitecilik ve cemiyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet-i mâneviyesine karşı çıkan bir şahıs, en büyük mânevî bir mertebede bulunsa, yine vesveseleri bütün bütün izâle edemez. Çünkü, îmâna girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki, “O şahıs, dehâsıyla, hârika makamıyla bizi kandırdı.” Böyle der ve içinde şüphesi kalır.

Allah’a binlerce şükür olsun ki, yirmi sekiz senedir dîni siyâsete âlet ittihâmı altında, Kader-i İlâhî ihtiyârım haricinde dîni hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz-ı adâlet olarak beni tokatlıyor, îkaz ediyor. “Sakın,” diyor, “îman hakîkatini kendi şahsına âlet yapma. Tâ ki, îmâna muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakîkat konuşuyor. Nefsin evhâmı, şeytanın desîseleri kalmasın, sussun.”

İşte Nur Risâlelerinin, büyük denizlerin büyük dalgaları gibi, gönüller üzerinde husûle getirdiği heyecanın kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur, başka birşey değil. Risâle-i Nur’un bahsettiği hakîkatlerin aynını binlerce âlimler, yüz binlerce kitaplar daha beliğâne neşrettikleri halde, yine küfr-ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücâdelede, bu kadar ağır şerâit altında, Risâle-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakîkattir, hakîkat-i îmâniyedir.

Mâdem ki, nûr-u hakîkat, îmâna muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefâlar, mâruz kaldığım işkenceler, katlandığım musîbetler helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ittihamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanların hepsine hakkımı helâl ettim.

Âdil kadere de derim ki: Ben, senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa, herkes gibi gayet meşrû ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddî, mânevî füyüzât hislerimi fedâ etmeseydim îman hizmetinde bu büyük ve mânevî kuvveti kaybedecektim. Ben, maddî ve mânevî herşeyimi fedâ ettim, her musîbete katlandım, her işkenceye sabrettim. Bu sayede, hakîkat-i îmâniye her tarafa yayıldı. Bu sayede, Nur mekteb-i irfânının yüz binlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet-i îmâniyede onlar devam edeceklerdir. Ve benim maddî ve mânevî herşeyden ferâgat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızâsı için çalışacaklardır. Bize işkence edenler bilmeyerek, kader-i İlâhînin sırlarına, akıl erdiremeyerek, hakîkat-i îmâniyenin inkişâfına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz, onlar için yalnız hidâyet temennîsinden ibârettir. Ben çok hastayım. Ne yazmaya, ne söylemeye tâkatim kalmadı. Belki de bunlar son sözlerim olur. Medresetü’z-Zehrâ’nın Risâle-i Nur Talebeleri bu vasiyetimi unutmasınlar.

Tarihçe-i Hayat, s. 1049

LÜGATÇE:

küfr-ü mutlak: Kesin ve tam bir inkâr.

şerâit: Şartlar.

hakîkat-i îmâniye: İmâna âit hakîkat, gerçek.

a’mâl-i sâliha: Sâlih ameller, hayırlı fiiller, iyi ameller.

fıtrî: Yaratılıştan, fıtrata âit ve yaratılışla ilgili.

ubûdiyet: kulluk, ibadet.

26.03.2010


Üstad Bediüzzaman’ın mezarları

1878 ile başlayıp 1960’la noktalanan bereketli, meşakkatli ve çileli bir hayatın sahibi olan Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin kabri bilinmezliğini korumaktadır. Zaten, Üstad Bediüzzaman Hazretleri, vefatından sonra kabrinin bilinmesini istemiyordu: “Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir-iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor.” Ayrıca “Hazret-i Ali’nin kabri nasıl gizli ise, benim de kabrimi kimsenin bilmediği bir yere defnedersiniz. Size bunu emrediyorum, vasiyet ediyorum” 1 demişti.

Bunun sebebini soran talebelerine cevaben; “Bu zamanda şan, şeref perdesi altında riyakârlık yer aldığından azamî ihlâs ile bütün bütün enaniyeti terk lâzımdır. Dostlar uzaktan ruhuma Fatiha okusunlar, manevî duâ ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risâle-i Nur’daki azamî ihlâs ile bütün bütün terk-i enâniyet için buna bir mânevî sebep hissediyorum. Kendini Risâle-i Nur’a vakfetmiş olan yanımda bulunanlardan nöbetle birer adam kabrimin yakınında olup, bu mânâyı lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirsinler.”2

Üstad Bediüzzaman’ın ilk kabri Urfa’da kazılmış, Halilürrahman dergâhına misafir edilmişti. Tam yüz on bir gün süren bu misafirlik, 27 Mayıs cuntacıları tarafından mezarı yıktırılarak son bulmuş ve ikinci kabir yeri olan Isparta’ya götürülerek gizlice defnedilmiştir. Isparta il merkezindeki bu misafirliği ise 1969 yılında sona ermiş, Nur Talebeleri tarafından bulunan bu gizli mezardan alınarak üçüncü bir yere defnedilmiştir. Tam da Üstad Hazretlerinin vasiyet ettiği şekilde; bir-iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yere misafir edilmiştir. Adeta, üç devre-i hayatı gibi, üç kabir devresi olmuştur Hazret-i Üstadın; Urfa, Isparta ve ….

Üstad Bediüzzaman Hazretleri vefatını, mezarının yıkılmasını ve tarihlerini de Risâle-i Nur’da ima etmiştir. İmzası hükmünde olan ve istikbali kuşatan müjdelerle dolu “EDDAİ” başlıklı kısa niyazı da bunlardan biridir. Sözler’de ve Şuâlar’da yer alan üç “Eddai”den ikisi kabrinin ilk yıkılışını haber vermektedir. Şuâlar’ın içinde yer alan üçüncü “Eddai” ise, ikinci mezar değişikliğini ve tarihini bildirmektedir.

İki “Eddai”de yer alan; “Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde / Said’den yetmiş dokuz, emvat bâasam âlâma / Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş,” …3 Bilindiği gibi, Üstad Hazretlerinin vefatı hicrî 1379’dur (milâdî 1960) tam üç ay sonra mezarı cuntacılar tarafından yıkılırken, hicrî tarih 1380’i gösteriyordu. Dolayısıyla, “Eddai”de geçen yetmiş dokuz, vefatının; seksen ise mezarının yıkılışının tarihini bildiriyordu. Ayrıca, bu satırlarda ihtilâlcilerin millete yapacakları zulümlere de işaretler vardır. 27 Mayıs 1960 kanlı darbesi ile Demokrat Parti hükümet üyeleri Yassıada’ya hapsedildi. Türkiye’nin idaresine Millî Birlik Komitesi denen cunta el koydu. Ekonomimiz çöktü. Ülkemiz yıkılmış, harab edilmiş bir mezarlığa döndü. Evet, Üstad Bediüzzaman’ın gidişiyle Demokratlar da, millet de yetim kalmıştı.

Üçüncü “Eddai”de geçen ‘Altmış dokuz’ ibaresi4 Üstad Hazretlerinin ikinci mezar yeri olan Isparta mezarlığından, bilinmeyen bir yere defnedildiği tarih olan 1969 yılına işaret etmektedir. Bu hususta hatıralarını anlatan Mustafa Bestil (Minareci) Ağabey: “Biz bu kabri 9,5 sene sonra bulmuştuk. 1969’da.. Üstad’ın yüzünde hiçbir bozulma yoktu; yalnız bir yerine ilâç dökmüşler, belli oluyordu. Burada bir şey daha var ki: Sözler’deki Eddai şiirinde, ‘Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde / Said’den yetmiş dokuz emvat ba-asam alama. / Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş’ diyor Üstad Hazretleri… Üstadın hicrî takvime göre vefat tarihi 1379’dur, ona işaret var. Şuâlar’daki ‘Eddai’ şirinde ise, ‘Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde / Said’den altmış dokuz emvat ba-asam alama / Yetmişinci olmuştur, mezara bir taşı’ demektedir Üstad Hazretleri… Mezarının bulunduğu milâdî 1969 senesine işaret etmektedir. Aradaki on sene fark bunu gösteriyor.”5

Bu itibarla, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin mezarı tam da onun arzu ettiği gibi, hâlâ bilinmezliğini koruyor. Onun bu isteğine saygı duymak, onu seven herkesin görevidir. Kabrini araştırmak yerine, onun en büyük mirası ve Kur’ân’ın bir mu’cize-i maneviyesi olan Risâle-i Nur Külliyatını okumak, anlamak ve yaşamak, işin en güzelidir. Ve Üstad Hazretlerinin de asıl arzusudur. Çünkü Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Size haber veriyorum ki, Risâle-i Nur’un her bir kitabı bir Said’dir. Siz hangi kitaba baksanız, benimle karşı karşıya görüşmekten on defa ziyade hem faydalanır, hem hakikî bir surette benimle görüşmüş olursunuz”; “Risâle-i Nur’un yüz binler nüshası benim bedelime tam konuşuyor” demektedir.6 Hazret-i Mevlânâ’nın “Ölümden sonra bizim toprağımızı yeryüzünde arama; arif kişilerin gönüllerindedir bizim mezarımız” sözü de bu mânâları anlatmaktadır.

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Risâle-i Nur’larda ihlâs sırrını esas alarak mezarının bilinmemesi yönündeki îmâlı ifadeleri de bizi bu saygıya dâvet etmektedir. Meselâ: “Isparta ve civarı benim için taşı toprağı ile mübarektir. Isparta’nın Medresetü’z-Zehrası ise umum Anadolu üniversitesi ve âlem-i İslâm’ın Darü’l-fünunu olacağını kuvvetle ümit ediyoruz. Onun için ben kabrimi o havalide istiyorum.”7

“Medrese-i Nuriye’nin tam çalışkan kahramanlarından marangoz Ahmed’in benim için Sava’nın Davraz Dağı’nda berzahî ve uhrevî bir menzil, bir mezar düşünmesi ve yazması beni çok sevindirdi ve hazinane ağlattırdı.”8

“..vefattan sonra onların (Sav) mezaristanında defnolmamı arzuladım.”9

“‘Sen Barla’yı ikinci vatanımdır dediğin halde, neden ona gelmiyorsun? Başka yerleri tercih edersin? İbtida-i Medrese-i Nuriye Barla’dır, senin mezarın orada olmalı’ diye bana ihtar etti.”10

“Biz hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mazi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin mezar taşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tembih edeceğiz; bizi çağırınız. Mezarımızdan ‘Henîen leküm’ (Size âfiyet olsun, vücudunuza yarasın) sadasını işiteceksiniz.”11

Bütün bu mânâlar ışığında, ellinci vefat yıldönümünü idrak ettiğimiz büyük Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Kur’ân’dan ilhamen asrımıza sunduğu Risâle-i Nur Külliyatı’nı kalp, akıl ve mide dairesinden başlayıp yeryüzü, dünya ve kâinat dairesini de içine alan geniş bir perspektifte rehber yaparak, o şanlı Üstadın vasiyetini yerine getirmeliyiz.

Dipnotlar:

1- Bediüzzaman'ın Kabir olayı – N. Şahiner, s. 26.

2- Emirdağ Lâhikası, s. 804.

3- Sözler, s. 1132; Şuâlar, s. 1159.

4- Şuâlar, s. 507.

5- Ağabeyler Anlatıyor, s. 213.

6- Emirdağ Lâhikası, s. 783.

7- Bediüzzaman'ın Kabir olayı – N. Şahiner, s. 9.

8- Emirdağ Lâhikası, s. 298.

9- Emirdağ Lâhikası, s. 292.

10- Emirdağ Lâhikası, s. 291.

11- Münâzarât, s. 88.

AHMET DEMİRDÖĞMEZ

ahmetdemirdogmez@hotmail.com




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

26.03.2010

 
Sayfa Başı  Geri

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu

Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim oktay usta yemek tarifleri Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl