Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 29 Haziran 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Gençlik

Risâlenin sözcükleri...

üyasını anlatırken, çok heyecanlıydı. Sabahın o insanın içini ısıtan sıcaklığı yüzünü aydınlatıyordu. Elleri ve sesi titriyordu. Ama mutluydu. Kırmızı kitaplarla tanıştığı ilk günlerdi. Her akşam düzenli bir şekilde okuyup kendisine ilk bakışta yabancı gelen, ama okudukça iyice samimi bulduğu kırmızı sözcüklerle baş başa olmak onun için ayrıca bir mutluluktu. Özellikle bunun yanında çay varsa…

Yine böyle bir gün, kitaplarımızı okuyup müzakeremizi yaptıktan sonra odalarımıza çekildik. Uyumaya çalışıyorduk. Sıcak yaz gecelerinde… Benim için sıradan bir geceydi. Ama Sedat için değilmiş. Bunu sabah kahvaltıda gördüğü rüyayı heyecanla anlatırken fark ettim. Sedat, odasında, yer yatağında yatıyormuş. Sağa sola dönüp duruyormuş rüyasında. Uyku tutmuyormuş gözleri. Aklında dönüp duran bir şeyler varmış. Bunu önce anlamamış. Sonra odaya ben girmişim. Ama girdiğimde bir adam varmış, masanın yanında dikilip dağ manzarasını seyrediyormuş, sırtı Sedat’a dönük.

Sedat bunu fark etmemiş. Sedat yüzünü görmediği kişiyi tarif ediyordu heyecanla. Uzun siyah bir şey giymişti. Başında da bir sarık vardı. Yüzünü göremiyordu; ama sakalı yoktu. Bulunduğu yer aydınlanmıştı. Bunun Üstad olduğunu çok geç anladık.

Ben Üstada sormuşum; Sedat’ı uyandırayım mı, diye… Üstad da bana şöyle cevap vermiş: “Uyandırmana gerek yok. O zaten uyuyamaz ki… Risale’nin sözcükleri onu uyutmaz.”

Sedat’ın bunu bana, okula gitmeden önce sabah kahvaltımızı yaparken anlattığı esnadaki bakışlarını hiç unutamıyorum. Rüyasından bir anlam çıkarmaya çalışan, meraklı sevinçli gözlerini… Acaba hâlâ öyle mi bakıyorsun? Sevgili Sedat, uzun zaman oldu görüşmeyeli. Umarım risâlenin sözcükleri seni hâlâ uyutmuyordur. Çünkü içimizde en çok senin ihtiyacın vardı, o kırmızı kitaplardan yayılan ışığa.

najgo@mynet.com

Başar OLGUN

29.06.2006


22. Söz yazısı

İki adam bir havuzda yıkanırlar. Birden fevkalâde bir tesirle kendilerinden geçerler. Gözlerini açtıklarında ise çok acayip, muntazam bir şehirde bulurlar kendilerini. Memleketteki herkes, etrafındakilere aldırış etmeden büyük bir gayretle çalışıyorlar, çok ehemmiyetli işler hallediyorlar. İki adamdan biri, gördüklerine kayıtsız kalmayarak bu denli muntazam şehrin, bu kadar düzenli işleyişinin kendi kendine olamayacağını, şehrin bir müdebbiri olduğunu düşünüp kendilerinin de O’nu tanıyıp, çalışmaları gerektiğini düşünür.

Diğer adam ise, bu tarz düşüncelerin kendisinin hiçbir işine yaramayacağını düşünerek, rahatı o müdebbiri tanımamakta bulur ve olanların tesadüfî olduğunu düşünür. Diğer adam ise bu durumdan hoşnut olmayıp, arkadaşının yaptıklarının bütün o şehre zarar verebileceğini düşünüp, arkadaşına o şehrin bir sahibi olduğunu ispat etmeye başlar. Memleketin bir Müdebbiri olduğunu ispat etmeye çalışan adam, karşısındaki arkadaşına on iki bürhan gösterir. On iki delilin sonunda, arkadaşına ne hissettiğini soran aklı başında adam aynen şu cevabı alır: “Ben senin bu bürhanlarına karşı yalnız derim: ‘Elhamdülillah, inandım. Hem güneş gibi parlak ve gündüz gibi aydın bir tarzda inandım ki, şu memleketin tek bir Malik-i Zülkemâli, şu âlemin tek bir Sahib-i Zülcelâli, şu sarayın tek bir Sani-i Zülcemâli bulunduğunu kabul ettim. Allah senden razı olsun ki, beni eski inadımdan ve divaneliğimden kurtardın. Getirdiğin bürhanların her birisi tek başıyla bu bürhanları göstermeye kâfi idi. Fakat her bir bürhan geldikçe, daha revnaktar, daha şirin, daha hoş, daha nurani, daha güzel marifet tabakaları, tanımak perdeleri, muhabbet pencereleri açıldığı için bekledim dinledim(Sözler, 22.Söz, sf; 262, Yeni Asya Yayınları)”

İlk bakışta temsil basit gelebilir, hatta işlevsizmiş gibi de görünebilir. Fakat basit gibi görünen bu temsil, kâinatın en büyük ilmi olan imanı insanlara kabul ettirmektedir. Ayrıca da bize sayısız mesaj vermektedir. Örneğin bu kusursuz işleyen düzenin asla tesadüfî olamayacağı, yaratılan her zerrenin, kâinattaki tüm mevcudatın Allah’ın varlığını ispat edebileceği, insanın manevî huzura Allah’ı tanımadan ulaşamayacağı, kalbi taşlaşmış, mağrurluktan, inattan kendini evrenin merkezinde gibi hisseden insanların bile kalplerindeki o taşların kırılabileceği ve Allah’a iman edebileceklerini vs. gibi daha nice mesajları bu temsilden çıkarabiliriz. Temsilde verilen bürhanlar ne denli kuvvetliymiş ki, aklı gözüne inmiş o inatçı adamın bile Allah’ı bulmasına sebep oldu. Birinci bürhanı inceleyerek, bürhanların işlevselliğini bir nebze anlayalım.

“Gel her tarafa bak, her şeye dikkat et. Bütün bu işler içinde gizli bir el işliyor. Çünkü bak, bir dirhem kadar kuvveti olmayan, bir çekirdek büyüklüğünde bir şey, binler batman yükü kaldırıyor. Zerre kadar şuuru olmayan, gayet hakimane işler görüyor.” Girişte kendinden emin bir şekilde başlayan aklı başında adam; önce her şeyi bir kenara bırakıp şu işleyen, her an devam eden kusursuz düzene dikkatini çekmek istiyor arkadaşının. Çünkü biliyor ki, arkadaşı şimdiye kadar etrafındaki varlıklara sadece maddî cihetle bakmış, çevresindekileri hep yüzeysel olarak temaşa etmişti, fakat gördükleri yüzeysellikle sınırlı kalacak kadar basit değildi. Perdenin altında derinlemesine görülmesi gereken daha nice hasletleri vardı yaratılanların…

Birinci bürhanın diğer kısmına bakacak olursak, yazının önceki kısmıyla muhteşem bir birliktelik oluşturduğunu fark edeceğiz: “Demek bunlar kendi kendilerine işlemiyorlar. Onları işlettiren gizli bir kudret sahibi vardır. Eğer kendi başına olsa, bütün baştanbaşa bu gördüğümüz memlekette her iş mu’cize, her şey mu’cizekar bir harika olmak lazım gelir. Bu ise bir safsatadır.” Yazının bu bölümünde aklı başında adam arkadaşına âdeta, “Gel de inanma” deyip yazının başında verilenlerin tam manasıyla şekillenmesini sağlıyor. “Madem kâinattaki işleyiş böyle, madem böylesine kusursuz bir düzen kendi başına işleyemiyor, o hâlde tüm bu gördüklerimizin bir yaratıcısı vardır” tarzında kesin ve karşı konulamaz ifadelerde bulunuluyor. Birinci hakikatten on ikinci hakikate kadar aynı metot izleniyor. Önce o memleketteki işleyiş, düzen ve kişilerin durumu akl-ı selim bir biçimde gösteriliyor, sonra da tüm bunların bir yaratıcı tarafından olmamasının imkânsızlığı dile getirilip her bürhanla Allah’ın varlığı kesin bir şekilde ifade edilerek kişinin imanı biraz daha perçinleştiriliyor.

Önce çok sakin bir şekilde arkadaşına bürhanları gösteren aklı başında adam, daha sonra arkadaşına karşı ifade biçimini değiştiriyor. Önce “gel etrafına bak” diye başlayan bürhanlar, daha sonra “ Gel ey muannid, vesveseli, akılsız, muhakemesiz arkadaş” diye devam ediyor. En sona doğru ise “Gel ey biraz olsun insafa gelmiş arkadaşım” diyerek başından sonuna kadar muhteşem bir hitap tarzını gözler önüne seriyor.

cyuzer1876@hotmail.com

13b.jpg

29.06.2006


İnsanın vazifesi

Her şeyin birbirine karıştığı şu mariz asırda, insanlar her zaman bir amaca ulaşmak için gerekli şartları yerine getirdikleri hâlde niçin sonuca ulaşamadıklarından yakınıp dururlar. Bu da insanı ister istemez ümitsizliğe düşürüyor. Biz insanlar, sonuçları, çoğu kez belli sebeplere ve şartlara bağlarız. Çiçeğin büyümesi için suyu, mutluluk için parayı ön şart olarak görürüz.

Eğitim literatüründe bazı kavramlar vardır: Premac İlkesi (Büyükanne kuralı), Portfolyo Değerlendirme (Öğrenci Gelişim Dosyası) gibi kavramlar… Premac ilkesi kısaca bireyin, hoşuna giden bir durumunun hoşlanmadığı bir duruma koşullandırılmasıdır. Bir çocuğa, ödevini bitirirsen top oynamaya çıkabilirsin denmesi gibi. Portfolyo Değerlendirme ise, kişinin öğrenme sürecindeki gelişimini ve çalışma örneklerini görmek için yapılan bir değerlendirme çeşidi. Önceleri birey notla değerlendirilirken, çağdaş eğitim anlayışında birey süreçteki performansıyla değerlendiriliyor. Yani, artık sonuç o kadar önemli değil.

Bu iki örneği niçin verdim? Şunun için: Bu dünya bizim için bir mükâfat ve mücazat yeri değil de hikmet ve imtihan dünyası olduğu için, yaptığımız her eylemin bizi istediğimiz doğrultuda bir sonuca ulaştıramayacağını belirtmek için. Çağdaş eğitim, bireyin süreçteki performansıyla değerlendirilmesi gerektiğini daha birkaç sene önce anladığı hâlde, Cenab-ı Hak biz kullarını en baştan beri böyle değerlendiriyor. Yani Allah için nihayete ulaşmamız değil, niyetimiz önemli. Yoksa bizim ahireti kazanmak için yapmış olduğumuz eylemlerimizin bir karşılığı veya sonucu değil.

Bediüzzaman Hazretleri, sebeplerin ne kadar basit ve etkisiz olduğunu Hakikat Çekirdeklerinde bakın ne kadar nefis ifade ediyor: Esbaba tesir-i hakiki verilmemiş, vahdet ve celâl öyle ister. Lâkin mülk cihetinde esbap dest-i kudrete perde olmuş; izzet ve azamet öyle ister. Tâ nazar-ı zahirde, dest-i kudret, mülk cihetindeki umur-u hasise ile mübaşir görülmesin.

Yine Celaleddin Harzemşah örneğini hatırlayalım. Hani bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu birçok defa mağlup eden Celaleddin Harzemşah savaşa giderken, vezirleri ona demişlerdi: “Sen muzaffer olacaksın. Cenab-ı Hak seni galip edecek.” O da demişti: “Ben Allah’ın emriyle mücadele yolunda vazifedârım. Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlup etmek onun vazifesidir” diyerek, birçok defa muzaffer gelmişti. Yüzlerce sene yaşayıp da hiç ümmeti olmayan peygamberler var. Ümmeti olmadığı için, bunlar görevlerini yapmamış mı kabul ediliyor? Kesinlikle hayır! Onların görevi insanlara tebliğ idi. Onlar da bunu yaptılar. Hidayeti Allah’tan beklediler. Allah da kimine verdi, kimine de vermedi. Peygamber Efendimiz (asm), hadis-i şeriflerinde, “Bu din hiç nasipleri olmayanlar tarafından da yükseltilecektir” buyuruyor. Yine, “Allah nurunu tamamlayacaktır” diye ferman var.

Bütün bunlar bize aslında her şeyin göründüğünden farklı olduğunu gösteriyor. Premac ilkesine gelince buna da şu örneği verebiliriz: Ahirete inanan herkes için, cennet istenen durumdur. Bu istenen duruma nâil olabilmek için, Allah, kendisine şirk koşulmamasını, nefs-i emmârenin kötü isteklerine karşı direnmemizi de ön koşul kılmıştır. Nefsin kötü arzularına karşı direnmek bizim zorumuza giden durumdur. Tıpkı top oynanabilmesi için ödevin zorlayıcı kılınması gibi.

Sonuç itibariyle, biz insanlar birbirimizi zahiren yaptıklarımızla değerlendirirken, Allah bizleri zaferlerimizle değil; niyetlerimizle değerlendiriyor.

adelen44@mynet.com

Abdurrahman DELEN

29.06.2006


Yeni bir gün, yeni bir fırsat...

Yepyeni bir gün doğuyordu. Güneşin kızıllığı âdeta çatırdayarak çıkmaya çalışıyordu dağların ardından. Kuşlar bir anda harekete geçiyor, cıvıltılarıyla karşılıyorlardı yeni günü. Geceden kalan ışıklar sönüyor ve sabah oluyordu. Yeni bir umut doğuyordu bir şeyler yapabilmek için... Yeni bir fırsat veriliyordu elimize, yarım kalan işlerimizi tamamlayabilmek için. Kırdıklarımızı tamir edebilmek için... Bir faaliyet başlıyordu etrafta, yeniden, bizim için. Güneşin sıcaklığı ve havanın kokusu, taze ekmek kokusu gibi yayılıyordu etrafa bir Haziran sabahında…

Geride kalmıştı karanlık. Sabah olmuştu. Yeni bir gün doğmuştu. Önümüzde koskoca bir gün vardı. Yaşamamız için bir imkân daha doğmuştu güneşin doğuşuyla. Bir gün daha yaşanacaktı acısıyla tatlısıyla… Kimilerinin en mutlu günü olacaktı belki. Kimilerininse en acı günü. Kimilerinin dünyadaki son günü olacaktı belki. Kimileri içinse bugün yeni başlayacaktı hayat. Bugün de bir sürü olaylar olacaktı dünyanın her yerinde. Yazarlar yeni bir şeyler yazacaklardı. Kimileri gündemi yakalamaya çalışacaktı bir ucundan. İnsanlar yine gazete okuyacaktı kahvaltı sofrasında ya da işe giderken metroda, otobüste... Muhakkak siyasî meseleler tartışılacaktı kahvehane köşelerinde. Yani her günkü gibi. Fakat bu gün farklı bir gün. Yeni bir gün. Öyleyse bugün dünden farklı olmalı. Dün yaptığı hataları bugün yapmamalı insan. Dün üzdüklerinden bugün özür dileyebilmeli. Özür dileyenleri bugün affedebilmeli insan. Bugün her günden farklı olmalı, farklı yaşanmalı. Bugün dünden daha güzel olmalı.

Eve her gün dönülen yoldan değil de farklı bir yoldan dönülebilir meselâ. Kim bilir belki yeni insanlara selâm verip yeni insanlarla karşılaşmak, tanışmak fırsatını yakalayabiliriz. Sevdikleri için daha farklı şeyler yapabilir insan. Mektup yazabilir, şiir yazabilir meselâ. Onlara değerli ve önemli oldukları, bir şekilde hissettirilebilir. Çünkü bugün yeni bir gün ve onları yarın görememe ihtimali de var.

Bugün yeni fikirleri olmalı insanın. Yeni düşünceleri, yeni hayalleri, yeni hedefleri... Bugün yeni bir şeyler öğrenmeli. Ve yeni bir şeyler öğretmeli. Yeni bir şeyler bırakmalı hayata, geleceğe... Bak yeni bir çiçek başkaldırmış göğe umutla, incecik narin cüssesine aldırmadan. Bak karıncaya, yine iş başında. Her an her şeyden öğrenecek bir şeyleri olmalı insanın. Bugün muhakkak farklı olsun dünden. Yarın anlatacak güzel anılarınız olsun. Farklı yönlerden bakın bugün hayata. Küçük değişiklikler yapın. Ayrıntıları atlamayın. Daha dikkatli bakın etrafa. Yeni kapılar aralayın. Belki bu kapı hayatınızın en önemli, en anlamlı yoluna çıkacak. Çoğu günler unuttuğunuz kendinizin değerini bugün yeniden hatırlayın. Kendinize önem verin, değer verin ve her gün kendinize bir şeyler katarak her gün bu değerinizi katlayın. Her gün yeni bir şeyler istemekten, yani dua etmekten çekinmeyin. Her gün bize yeni bir gün veren, her şeyi her gün bizim için yeniden var eden ve hayatımızı devam ettiren Yaratıcımız elbette bütün isteklerimize, dualarımıza cevap veriyor ve verecektir de! Bugünümüz dünden, yarınımız bugünden güzel geçsin..

mehtap2010@yahoo.com

Mehtap YILDIRIM

29.06.2006


Efendimizden bir tablo

Ebu Cehil lakaplı bir insan vardı. Efendimizin başdüşmanlarından biri idi. Ve bir gün yine Efendimize (asm) zahmet vermiş ve hakaretler savurmuştu… Efendimiz hüzünlü bir şekilde evine dönmüştü. Bu olayı Hz. Hamza’ya aktardılar, Hz. Hamza hışımla doğruca Ebû Cehil’in yanına geldi, Ebû Cehil’in başında yayını parçaladı ve ona, “Eğer bir daha yeğenim Muhammed’e dokunursan, karşında beni bulursun” dedi.

Oradan ayrılınca, Efendimize (asm) gelip, “Yeğenim, senin öcünü aldım; gönlün rahat olsun” diyor. Efendimiz (asm) ise, “Ey Amcam! Sen iman etmedikçe, benim gönlüm rahat olmaz” diyerek, karşılık veriyor ve bizlere gâyesini bildiri-yor: İman!

Ve Taif…

Ayaklar kan içinde, yüreklerden sızı akıyor; ama dudaklardan, “Onlar bilmi-yorlar” diye şefkat dökülüyor… Evet Ya Resûlallah şimdi yine onlar bilmiyorlar, ama onlara biz tanıtamıyoruz seni… Çünkü bizler de seni bilmiyoruz … Gelin Efendimizi (asm) bütün insanlara tanıtalım. Önce bizler tanıyalım, öğrenelim o kutlu Nebîyi, bilelim hayatının gâyesini…

Ve anlatalım bütün insanlara…

Kim olursa olsun, karşımızdaki isterse Ebû Cehil, isterse Efendimize hakaret eden bir meczub; ama biz tanıtınca utansın utanmayasıca insan. Üzülsün, ben bu kutlu insana bunu nasıl yaptım, diye…

bilkilbilkil@mynet.com

Yasin BİLKİL

29.06.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004