Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 07 Şubat 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Yoksa her umduğu şey insanın eline geçecek mi? Ahiret de Allah'ındır, dünya da.

Necm Sûresi, 24-25

07.02.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Bir mü'min aynı delikten iki defa ısırılmaz.

Câmiü's-Sağîr, c: 3, 3889

07.02.2007


Beşer, bulaşık eliyle karıştırıyor

Ey israflı, iktisatsız, ey zulümlü, adaletsiz, ey kirli, nezafetsiz, bedbaht insan! Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-u hareketi olan iktisat ve nezafet ve adaleti yapmadığından, umum mevcudâta muhalefetinle, mânen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki, umum mevcudâtı zulmünle, mizansızlığınla, israfınla, nezafetsizliğinle kızdırıyorsun?

Evet, ism-i Hakîmin cilve-i âzamından olan hikmet-i âmme-i kâinat, iktisat ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor, iktisadı emrediyor.

Ve ism-i Adl’in cilve-i âzamından gelen kâinattaki adalet-i tâmme, umum eşyanın muvazenelerini idare ediyor. Ve beşere de adaleti emrediyor. Sûre-i Rahmân’da, “Göğü yükseltip âleme nizam ve ölçü verdi. Tâ ki adaletten ve dinin emirlerinden ayrılarak ölçüde sınırı aşmayın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle yerine getirin ve tartıyı eksik tutmayın” (Rahman Sûresi: 6-7) âyetindeki, dört mertebe, dört nevî mizana işaret eden, dört defa mizan zikretmesi, kâinatta mizanın derece-i azametini ve fevkalâde, pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet, hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakikî zulüm ve mizansızlık yoktur.

Ve ism-i Kuddûs’ün cilve-i âzamından gelen tanzif ve nezafet, bütün kâinatın mevcudatını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiçbir şeyde hakikî nezafetsizlik ve çirkinlik görünmüyor.

İşte, hakaik-i Kur’âniyeden ve desâtir-i İslâmiyeden olan adalet, iktisat, nezafet hayat-ı beşeriyede ne derece esaslı birer düstur olduğunu anla. Ve ahkâm-ı Kur’âniye ne derece kâinatla alâkadar ve kâinat içine kök salmış ve sarmış bulunduğunu ve o hakaiki bozmak, kâinatı bozmak ve sûretini değiştirmek gibi, mümkün olmadığını bil.

Lem’alar, 30. Lem’a,

2. Nükte, s. 303-304

Lügatçe:

adalet-i tâmme: Tam adalet.

ahkâm-ı Kur’âniye: Kur’ân’a ait hükümler.

bedbaht: Kötü talihli.

cilve-i âzam: En büyük tecelli, görüntü.

derece-i azamet: Büyüklük derecesi.

desâtir-i İslâmiye: İslama ait düsturlar.

düstur-u hareket: Hareket prensibi.

hikmet-i âmme-i kâinat: Kâinatın bütününü kuşatan hikmet.

iktisat: Yerli yerinde kullanım, lüzumundan fazla veya noksan sarfiyattan kaçınma.

ism-i Adl: Adaletle hükmetme anlamındaki Allah’ın bir ismi.

ism-i Hakîm: Herşeyi belli bir fayda ve gayeye göre yapan anlamında Allah’ın bir ismi.

ism-i Kuddûs: Kâinattaki herşeyin temiz olmasını sağlayan, kusur ve noksanlıklardan uzak anlamında Allah’ın bir ismi.

mevcudât: Mevcutlar, varlıklar.

mizan: Terazi, ölçü, denge.

mizansızlık: Ölçüsüzlük, dengesizlik.

muvazene: Denge.

nezafet: Temizlik.

tanzif: Temizleme.

07.02.2007


Nur talebesinin istiğnasına hayran olmamak mümkün değil

—Dünden devam—

İstiğnası

Üstadın, hayatı boyunca cemiyetimizin her tabakasına vermekte olduğu binlerle istiğna örnekleri, dillere destan olmuş bir ulviyeti hâizdir.

Mâsivâdan tam mânâsıyla istiğna ederek, uzvî ve rûhî bütün varlığı ile Rabbü’l-Âlemînin bitmez ve tükenmez hazînesine dayanmayı, müddet-i hayatında bir îtiyad değil, adeta bir mezhep, meşrep ve meslek olarak kabul etmiştir. Ve bunda da, ne pahasına olursa olsun, sebat eylemekte hâlâ devam etmektedir.

İşin orijinal tarafı, bu meslek, kendi şahsına münhasır kalmamış, talebelerine de kudsî bir mefkûre halinde intikal etmiştir. Nur deryasında yıkanmak şerefine mazhar olan bir Nur Talebesinin istiğnasına hayran olmamak kâbil değildir.

Bakınız, Üstad, Mektûbat ünvanını taşıyan şaheserin “İkinci Mektub”unda, bu mühim noktayı altı vecihle ne kadar asil bir îman ve irfan şuuru ile izah eder:

“Birincisi: Ehl-i dalalet, ehl-i ilmi, ilmi vasıta-i cerr etmekle itham ediyorlar. ‘İlmi ve dîni kendilerine medar-ı maîşet yapıyorlar’ deyip, insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Binâenaleyh, bunları fiilen tekzib lâzımdır.

“İkincisi: Neşr-i hak için, enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz. Kur’ân-ı Hakîm’de, hakkı neşredenler “Benim mükâfatımı ancak Allah verir” (Yûnus Sûresi: 72; Hud Suresi: 29, v.d.) diyerek, insanlardan istiğna göstermişlerdir.”

İşte, Risâle-i Nur külliyatının mazhar olduğu İlahî fütuhat, hep bu enbiya mesleğinde sebat kahramanlığının şaheser misâli ve harikulade neticesidir. Ve bu sayede Üstad, izzet-i ilmiyesini, cihankıymet bir elmas gibi muhafaza eylemiştir.

Artık herkesin, uğrunda esir olduğu maaş, rütbe, servet ve daha nice bin şahsî ve maddî menfaatlerle asla alâkası olmayan bir insan, nasıl olur da gönüller fâtihi olmaz? Îmanlı gönüller, nasıl onun feyiz ve nûru ile dolmaz?

İktisatçılığı

İktisat, bundan evvel bahsettiğimiz istiğnanın tefsir ve izahından başka birşey değildir. Zaten, iktisat sarayına girebilmek için, evvelâ istiğna denilen kapıdan girmek lâzımdır. Bu sebeple, iktisatla istiğna, lâzımla mülzem kàbilindendir.

Üstad gibi, istiğna husûsunda peygamberleri kendine örnek kabul eden bir mücahidin iktisatçılığı, kendiliğinden husûle gelecek kadar tabiî bir haslet halini alır. Ve artık ona, günde bir tas çorba, bir bardak su ve bir parça ekmek kâfî gelebilir. Zîra bu büyük insan, büyük ve munsif Fransız şairi Lamartin’in dediği gibi, “Yemek için yaşamıyor, belki yaşamak için yiyor.”

Üstadın meşrep ve mesleğini tamamen anladıktan sonra, artık onun yüksek iktisatçılığını böyle yemek içmek gibi basit şeylerle mukayese etmeyi çok görüyorum. Zîra, bu büyük insanın yüksek iktisatçılığını manevî sahalarda tatbik etmek ve maddî olmayan ölçülerle ölçmek lâzım gelir.

—Devam edecek—

07.02.2007


HABER-YORUM

‘Mutlu azınlığın’ medeniyeti

Anadolu Aslanları İşadamları Derneği Konya

Şubesi Başkanı Ali Sarı, Birleşmiş Milletler Üniversitesi Kalkınma Ekonomi Araştırmaları Enstitüsü ve Türkiye İstatistik Kurumundan aldıkları bilgiler doğrultusunda yaptıkları araştırmaya göre, dünya nüfusunun yüzde 10’unun dünya servetinin yüzde 85’ine sahip olduğunu dile getirdi. Dünyada 1 milyar insanın günde 1 dolara geçindiği, zenginlerin aşırı yoksul 1 milyar insandan 38 bin 486 kat fazla gelir elde ettiği söyleyen Sarı “Bu durum, sosyal barışın ve toplumsal ahlâkın temel dinamiklerinden birisini oluşturan gelir dağılımı adaletinin en büyük sorunlardan biri olarak karşımızda durduğunu göstermektedir. Artan toplumsal ve sosyal

çözülmeler bunun apaçık bir delilidir ” dedi. (aa)

İşte sefih Batı medeniyetinin insanlığı getirdiği nokta.

Vahyi dinlemeyen Batı medeniyetinin insanlığa telkin ettiği değerler, bu hazin tabloyu meydana getirdi maalesef.

Nasıl mı başardı bunu mimsiz medeniyet? İnsanlığı maddî-manevî felâketlere götüren bu felsefeyi şöyle analiz ediyordu Bediüzzaman:

* Sosyal hayatta dayandığı nokta: Kuvvet.

* Hedefi: Menfaat.

* Hayat prensibi: Mücadele.

* Toplumları bir arada tuttuğu bağ: Irkçılık.

* Gayesi: Nefsin heveslerini tatmin ve bazı haram eğlencelerle insanlığın ihtiyaçlarını arttırmak.

Bu felsefenin sonuçları ise gayet açıktı: Menfaat hesapları üzerine kurulu devlet savaşları, terör, ahlâksızlık ve sefalet...

İşte sefih medeniyetin insanlığa hediye ettiği tablo.

Bu tablonun sonucu ise şu oldu: “..bütün mehâsiniyle beraber, beşerin yüzde ancak yirmisine bir nev’i sûrî saadet verip, seksenini rahatsızlığa, sefâlete atmıştır.” (Sözler, s. 372)

Aslında yüzde yirmi, ya da haberde geçtiği şekliyle yüzde on bile gerçek mutluluğa kavuşmuş değildi. Bediüzzaman’ın tabiriyle ‘sûrî saadet’ti o da. Yani görüntüde kalan bir mutluluk. Bunun birkaç sebebi vardı:

Öncelikle dünya faniydi. Hiç kimseye kalmayacaktı bu mal-mülk. Bunu bilen insan fıtratı, derinden derine feryad edip duruyordu zaten. Bediüzzaman bunu, “..dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantâziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesiyle, (...) elbette ve elbette, hiç şüphe yok ki, Şimâlde, Garbda, Amerika’da emâreleri göründüğüne binâen, nev-i beşerin mâşuk-u mecâzîsi olan hayat-ı dünyeviye böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtrat-ı beşerin hakîkî sevdiği, aradığı hayat-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak..” (Sözler, s. 140) cümleleriyle ifade etmişti.

Öte yandan dünya servetinin üzerine kurulan ‘mutlu azınlık’, acaba ektiği intikam tohumlarının acı meyvelerini, terör ve isyan gibi hadiselerle her an biçme korkusuyla yaşadıkları bir dünyada, mutluluğu gerçek anlamıyla tadabilirler miydi?

Ayrıca günah ve zulümlerin içerisindeki manevî cehennem azabını da unutmamak gerekir. Vicdanı bozulmamış hiçbir insanın, hemcinslerinin sırtından kazandığı mutluluk, elemden âzâde değildir.

Gerçek mutluluk odur ki...

Bediüzzaman’ın ‘gerçek mutluluk’ tarifi şöyleydi: “Saadet odur ki, külle (herkese), ya eksere (çoğunluğa) saadet ola.”

Halbuki bu medeniyet, bırakın herkesi, çoğunluğa bile saadet vermekten uzak kaldı. ‘Mutlu çoğunluğu’ değil ‘mutlu bir azınlığı’ doğurdu. Şimdi dünya nüfusu, mutlu azınlığın elinde oyuncak.

Çare, Kur’ân esasları

Bediüzzaman, Kur’ân’ın medeniyet yaklaşımını ise şöyle ifade etmişti: “..nev-i beşere rahmet olan Kur’ân, ancak umûmun, lâakal (en azından) ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.” (Sünuhat, s. 59)

‘İnsaniyet-i kübr⒠(en büyük insanlık) olan İslâmın getirdiği iki esas, dünya insanın mutluluğu için yeterliydi: 1. Faizi terk etmek 2. Zekâtı vermek.

Sosyal barışın ve toplumsal ahlâkın temel dinamiklerinden birisini oluşturan ‘gelir dağılımı’ndaki adalet böyle sağlanabilir ancak.

İnsanlık tarihinin medar-ı iftiharı Mutlu Çağ, bunun en güzel örnekleriyle dolu...

İsmail TEZER

07.02.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004