19 Temmuz 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Görüş

Nur menzillerine hüzünlü veda

Son ziyaret menzilimiz olan Sav Köyüne doğru hareket ettik. Bu minval üzere Sav'ın her evinde yüzlerce Risâle-i Nur nüshalarının elle çoğaltıldığını, 7'sinden 70'ine bütün köylülerin birer Nur kâtibi olarak nurları yazdığını, imanın tekniğe meydan okuduğunu, Nur Risâlelerinin 600 bin nüshaya erişmesinde büyük emekleri geçtiğini, Sav'daki nur yüzlü ve 90'lı yıllardaki hac seferimizde kafile imamımız olan muhterem kardeşim Hüseyin Kıymık Hocamızın tatlı dilinden dinledik. Kendisinin de Nurları istinsah işlerinde büyük emeği geçen bir ailenin çocuğu olduğunu beyan etti. Ayrıca, Nurların, ilk defa Sav’a, önünde durduğumuz caminin imamı Hafız Mehmet Hocaefendi tarafından getirildiğini, onun gayretiyle kısa bir zamanda bütün Savlıların Nurlara sahip çıktığını, Üstadın ona çok teveccüh gösterdiğini anlatarak, bizleri o mübarek hocanın medfun bulunduğu kabrinin başına götüreceğini söyledi. Yine köy mezarlığında medfun bulunan, Üstadın da teveccüh gösterdiği, Mehmet Gül diye mübarek bir zattan bahisle, bizi bahsi geçen caminin imamının başında büyükçe bir kitabenin bulunduğu kabri başına götürdü. Hepimiz onun ve oradaki bütün medfunîn ruhlarına Fatihalar hediye ettik.

Vakit çok yaklaştığı için Mehmet Gül Hocamın ancak arabayla mezarının yanından geçerken ruhuna Fatihalar hediye ederek yola devam ettik. Isparta mevlidinin kıraat edileceği Ulu Cami’ye geldik. Namaz duâ ve tesbihatı tamamladıktan sonra, hatıraları bulundukları yerde tekrar görmek üzere Üstadımızın evini ziyarete gittik. Gruplar halinde ziyaretler vardı. Kimileri ders yaparken, biz de Üstadımızın mescid olarak kullandığı odada tahiyyetü'l-mescid namazını edâ edip, gezen kafileye iştirak ettik. Ve artık ayrılık vaktinin geldiğini hüzünlü bir şekilde idrak ederek, her biri mânevî bir hatıranın alâmeti olan bu güzel ve manevî makama, Cenab-ı Allah'ın cennetmekân Üstadımızın ruhunun şad etmesi, ondan ebediyen razı olması ve bizleri de ona lâyık bir talebe eylemesi niyazı ile veda ettik. Tekrar hatim ve mevlidlerin okunduğu Ulu Cami’ye geldiğimizde hoca efendi duâ faslına başlamıştı. Bizler de bütün ruhu canımızla yapılan duâlara âmin diyerek, okunan hatimden ve kıraat edilen mevlid-i şeriften hâsıl olan sevap ve hayırlardan, başta Peygamber-i Zişan ve cümle peygamberler olmak üzere, Resulullah'ın (asm) âl ve ashabının ve bilhassa Üstadımız’ın ve bizlerin de âhirete irtihal etmiş ana-baba, evlât, kardeş, bacı ve bilumum akraba-i taallukatımızın hissedar olmasını, o rahmeti sonsuz olan Rabbimizden niyaz ettik.

Mevlid hitamında görebildiğimiz kardeşlerle kucaklaşıp hasret giderdikten sonra İstanbul’a dönmek üzere arabamıza bindik. Ve Ulu Cami'nin önünü dolduran Nur kardeşlerimizi Allah’ın rahmetine havale edip yola koyulduk. Yola çıktığımızdan kısa bir süre sonra geldiğimiz günden beri başlarımızın üstünde dolaşan rahmet yüklü ve zaman zaman ufak tefek çiselemelerle kendisini hissettiren yağmur, dönüş yoluna girip hareket edince, inşallah yapılan duâların makbuliyetinin bir tezahürü olarak, sağanaklar halinde yağmaya başladı. Yol boyunca da, tâ güneşin batacağı zamana yaklaşıncaya kadar sık sık net bir şekilde gördüğümüz alâimüssemâ, yani gökkuşağı tabir edilen o lâtif görüntüler, adeta bizlere güle güle diyordu.

Böylelikle iki yıla sığmayacak mânâları hâvî iki günlük Barla, Isparta yolculuğumuz sona erdi. Rabbimize ne kadar şükretsek, şükrümüzü edadan aciz kalacağımız bir tarzda sâlimen gidip hiçbir üzücü hâle muhatab olmadan salimen evlerimize dönmemizi nasip etti. Bütün ziyaret mahallerinde azamî istifade ettiren yüce Allah’a zerrât-ı mevcudat adedince hamd eder, organizeyi noksansız bir şekilde tamamlayan Körükçü ve Oral kardeşlerimize de bu başarılı tertiplerinden dolayı teşekkür eder, Ümraniye'ye vasıl olduktan sonra gecenin o geç saatinde özel arabasını getirterek bizleri evlerimize kadar ulaştıran Hasan Dalcık kardeşimize de teşekkür eder, Allah razı olsun deriz.

Mânevî dirayetiyle kafileye daima örnek olan muhterem Harun Keleş Hocamızdan da Allah ebediyen razı olsun ve daha nice böyle maddî ve manevî hususları içeren gezileri Allah cümlemize tekrar nasip etin. Âmin, bi hürmeti seyyidi'l-mürselîn derken, bu perişan satırlarımı okuma zahmetine katlanan kardeşlerimden Allah razı olsun diyor, duâlarını bekliyorum.

—SON—

MEVLÜT POLAT

19.07.2009


Nefsin isteklerini terk hali; insanın ‘insanlık’ tacını giyme halidir

Her an bir yapım / yıkım vardır

Her ‘an’ın insanda bir hükmedicisi vardır. O hükmeden oranında ya yapım gerçekleşir, ya da yıkım.

Nefis ve şeytan, insanın yıkım çalışanları; akıl, kalp ve vicdan da yapım çalışanlarıdır. Maddî bedendeki, fırsatçı mikroplar gibi bekleyip duran yıkım ekibinin, ne zaman, nerede, nasıl adım atacakları hiç belli değildir. Onun için her anı çok dikkatli yaşamak gerekmektedir.

İnsanın her ‘an’daki maddî bedeninin direnci değiştiği gibi, manevî vücudundaki direnci de değişmektedir. Günlük olarak hangi ekip, destek görürse ve güçlendirilirse, ister istemez o başarılı olur. Bu, her gün, her an gerçekleşen bir yapılanmadır. Ya yıkımdır yaşananlar ya da yapımdır. Gün böylece şekillenir. Günler de böyle. Yıllar da.

Ömür binası temel üzerine konulan her ‘an’daki, her gündeki taşlarla yükseliyor ya da düşen her bir taşla yıkılıyor. Onun için, ‘an’ı önemsemelidir insan. Kayıplar ve kazançlar hep ‘an’larda gerçekleşiyor.

İhmal edilecek bir zaman diliminin olmaması bundan kaynaklanır. “Aman, boş ver…” diyerek hiçbir ‘an’ı yok insanın. Çünkü o, “Aman boş ver” ‘an’ı, bir ömrün belirleyicisi olabilir. Bir ‘an’da Cenâb-ı Hakkın rahmetine, inayetine nail olacak bir hal de yaşanabilir, ebedî azabına sebep olacak hal de yaşanabilir. Onun için tetikte beklemek gerekiyor yaşanacakları. Avcı, avını avlamak için en kritik ‘an’ı kollamaktadır.

Yaşananları, vicdana sormalı

Gün içinde ‘an’ların çoğunluğunda yapım olmuşsa, sonuçta kişi mutlu ve vicdanen rahat olur, yoksa mutsuz ve vicdan azabı içerisinde kalır.

Maddî beden olarak ömür, her gün, bir taşı düşen binaya benzemektedir. Maddî olarak her an oluşan yıkım, manevî olarak her bir ‘an’ın dirilişine ve yükselişine vesile olabilir. O zaman, zaten, o yıkım, fâni bir yıkım olmuş olur. Yani o fâni ebedî yolunda, ebedîleşmiş olur. Dünya, içinde ebedî bir hayatı netice vermiş olur.

Her gün, şeytanın ya da vicdanın sevinç duyacağı bir sonuç yaşanır.

İnsan hayatı bu sonuçlardan ibarettir.

İmtihan ‘an’ları kazanmaktan ibarettir

Her başa gelen, insanın o ‘an’daki varolan direnciyle karşılaşır. O anın iman enerjisi insanın üzerinde hakim olursa, an boğulmaktan, yok olmaktan kurtulur. Yoksa insan, o anı anlamlandırmak için kararlı bir şekilde adım atmazsa, an yıkılır. İnsandaki şer güçler, o anın üzerinde hakim olur. İnsan o zamanlarda boğulur.

İşte an be an, nefis-şeytan ve vicdan mücadelesi varlığını sürdürüyor. İnsanın hiçbir ‘an’ı bu ikilinin dışına itilmiş, mücadeleden vazgeçilmiş, terk edilmiş değildir. ‘An’larda, şeytanın ya da vicdanın varlığı aranmalıdır. Yani her ‘an’da ya şeytanın ya da vicdanın imzası bulunmaktadır. Boşluğa bırakılıvermiş, ihmal edilmiş, anlamsızlığa terk edilmiş bir zaman dilimi yoktur. Boşluk denen, anlamsızlık denen şey de, neticede bir ‘faaliyetsizliği’ kabulün imzasını taşır.

Bir şeyler yapmak, bir şeyler ortaya koymak, varlık göstermek, bir inşa içinde olmak, kıpırdanmak; faaliyet olarak ‘hayır’dır. Ama sadece bir şeyler yapmak, kıpırdanmak, hareket etmek değil kastedilen; yapılan işten yapanın kendisinin, birilerinin istifade etmesi, birilerinin faydalanması ve hayır duâlarda bulunması, razı olmasıdır. Ola ki, birilerinin razı olduğu, bir ‘an’daki davranışımız, yüce Rabbin rızasına vesile olur. Zaten O’nun razı olması, o ‘an’ın ebedîleşmesi anlamına gelecektir. Bu da, o davranışın sahibi olan insan için, en büyük şereftir. İnsanın ‘insanlık’ tacı giymesi denen şey de budur. Yani insanın, Yaratıcının, ‘Emrolunduğun gibi dosdoğru ol’ İlâhî fermanına uyması anlamındadır.

İşte ‘olmak’ ya da ‘olmamak’; yani ‘kul olmak’ ya da ‘kul olmamak’ denen şeydir. Bunun dışında insanın ve yaşadıklarının çok da bir esprisi bulunmamaktadır. Nitekim insanın, en güçlü olduğu an, Yaratıcıya ‘secdede’ olduğu andır, en zayıf olduğu an da, secdeden veya o şuurdan uzak olduğu andır.

Yaratıcı bağının bulunmadığı ‘an’lar, şeytanın hücumuna açık olunan zaman dilimleridir. İnsanın başına gelen bütün belâ ve musîbetler, böyle gaflet anlarının mahsulüdür. Oysa hakikî anlamda uyanıklık hali, nefsin, heva ve hevesi karşısında; Yaratıcının emir ve yasaklarına uygun yaşama halidir.

İnsan için her zaman diliminde iki davranış söz konusudur.

Birisi, his, heva ve şeytanı sevindirip, vicdanı karartma halidir. Ki bu hal, başında akıl bulunan insanın sükut halidir.

Diğeri ise, akıl, kalp ve vicdanı, insanın maddî ve manevî bedeninde hâkim tutup; nefis, heva ve şeytanı kahreden davranışlar içerisinde olmak ki, bu da, vicdanın cilâlanmasıdır. Bu hal de, insanın, ‘insanlık’ tacını başına giydiği ve meleklerin alkışladığı bir haldir.

İnsanın Yaratıcıya olan yakınlığı da bu tacı başında tuttuğu orandadır.

İnsana yakışan da, ‘insanlık tacı’ başında olduğu ‘an’lardır.

O taç düştü mü, insan da düşüyor, insanlık da düşüyor.

S. Bahattin YAŞAR

19.07.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.