03 Eylül 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Basından Seçmeler

Zaferi kutlamak mı, daimî tehdidin korkusunu beslemek mi?

30 AĞUSTOS Pazar günü gözlerimi televizyon ekranından alamadım.

Zafer Bayramı’nda yapılan kutlamalar çarpıcıydı.(...) Okunan şiirleri ve yapılan açıklamaları dinlerken insan sanki bunların hepsi dün olmuş gibi bir hisse kapılıyordu. Bu tür etkinliklerin iyi tarafı da budur. İnsanların geçmişin, ülkeyi kurmak ve barışı sağlamak için yapılan fedakârlıkların farkına varmasını sağlarlar. Her Avrupa ülkesi, bir savaşın sonu veya bir ulusun doğuşu gibi kendi tarihindeki önemli olayları hatırlamak için özel günlere sahiptir. Kolektif bir ulusal hafızayı şekillendirmenin esaslı bir unsurudur bu. Vatandaşların, ait oldukları ülkenin tarihine dair bir miktar temel bilgiyi paylaşması mantıklı.

Çoğu Avrupa ülkesi ise bu temelleri hatırlamak için ordudan ne kadar güçlü olduğunu göstermesini talep etmez. Askeri gücünü sergilemek açısından sadece Fransa her yıl Ulusal Günü olan 14 Temmuz’da düzenlediği törenlerle Türkiye’ye yakın bir resim çizer.

Çoğu ülkede bu tür kutlamaların güçlü bir sivil yapısı vardır. Ordunun geçmişte yaşananlara dahil olduğu gerçeği bugünlerde ona başrolü vermez. Ordunun 87 yıl önce hayati bir rol oynamış olması ve bugünkü kutlamalarda hâlâ bu kadar ön planda olması Türkiye’nin kendine has özelliklerinden biri.

Fakat geçen pazardan bir süre sonra bu konuda kafamda soru işaretleri oluşmaya başladı. İzlediğim törenlerde kutlanan tek şey zafer değildi. Öne çıkarılan bir başka his daha vardı.

87 yıl önce üstesinden gelinen tehlikelerin hâlâ yerli yerinde durduğu hissiyatından kurtulmak imkânsızdı. 1922’nin hatırlandığı bütün o saatler boyunca bu his ustaca vurgulanıyor ve dolaylı bir biçimde altı çiziliyordu. Mesaj şöyleydi: Geçmişte kazandık ama bugün tetikte kalmalıyız çünkü Türk ulusu hâlâ tehdit altında. Düşmanlarımız hâlâ orada, tıpkı o zamanlar yaptıkları gibi saldırmaya hazır durumda. Bir anda bunun sadece tarihi hatırlamak olmadığının farkına vardım. Bu aynı zamanda tarihin yeniden şekillendirilmesiydi. Yoksa fazla mı hassas davranıyorum?

Neyse ki MHP lideri Devlet Bahçeli’nin söyledikleri bu konudaki şüphelerimin giderilmesi konusunda bana yardımcı oldu.

Zafer Bayramı açıklamasında kendisi gayet açıktı: “Dün topraklarımızı parselleyerek, Türk milletini yok etmek isteyenlerin emelleriyle, bugün milletimizin birliğini, kardeşliğini bozmaya uğraşanların amaçları üst üste örtüşse de tarihin şahitliğinde bu hain girişimlerden asla sonuç alınamayacağı iyi bilinmelidir.”

Türkiye’nin uzun zamandır devam eden sorunlarını çözmek için gerektiğinde geçmişten kopmasını bu kadar zor hale getiren şey, tam da korkuların ve şüphelerin böylesine kronik bir biçimde beslenmesi.

Zafer Bayramı’nda daimi tehdide dair verilen ince mesajla, Bahçeli’nin hükümete yönelttiği ihanet suçlamaları arasında doğrudan bir bağlantı var. Buradaki süpriz, Bahçeli’nin Başbakan Tayyip Erdoğan’ı Kürt sorununa bir çözüm bulmaya çalışırken yabancı güçlerin taleplerine boyun eğmekle suçlaması değil.

Bu retorik her yerde, bütün söylemlerde milliyetçi politikaların ayrılmaz bir parçası. Ben geçen pazara dek bu inanılmaz suçlamaların nüfusun geniş kısmı tarafından böylesine kabul görmesine şaşırıyordum. Zafer Bayramı’ndan bu yana daha iyi anlıyorum.

Eğer Türklerin her birine her yıl aynı eski düşmanların Türkiye’yi yok etmeye yönelik aynı eski kötücül planlarıyla hâlâ orada durduğu mesajı veriliyorsa, birçok kişinin bu korkuları çıkarına kullanmaya çalışan siyasetçilere bu kadar itibar etmesine şaşmamak gerek.

Joost Lagendijk, Radikal, 2 Eylül 2009

03.09.2009


Önleyici despotizm doktrini

TÜRKİYE’DE hemen her toplumsal meselede ama özellikle de Kürt sorunu ve “irtica” tartışmalarında sürekli karşımıza çıkan bir engel var: “Bugün bunu verirsek, yarın kim bilir ne isterler” mantığı. Böyle düşünenler, demokratikleşme yolunda yapılan ve yapılacak her türlü “açılım”ı, sonu felakete giden bir yolun başlangıcı olarak görüyor. Hak ve özgürlüklerin genişletilmesine karşı çıkıyor, bu gibi “taviz”lerin ülkeyi kademeli olarak yıkıma sürükleyeceğini düşünüyorlar.

Bu “kafa”ya göre, örneğin, üniversitede başörtüsüne “geçit verilmemesi” gerekiyor, çünkü eğer verilirse Türkiye’yi bir kaç onyıl içinde İran (yahut Malezya) yapacak bir süreç başlamış oluyor. Aynı “kafa” Kürt vatandaşların özgürlüklerinin teslim edilmesine de, “bu iş Kürtçe eğitimi diye başlar, bağımsız Kürt devleti ile son bulur” diyerek karşı çıkıyor.

Ben, George W. Bush’un Irak’ı işgal ederken kullandığı “önleyici savaş doktrini”nden ilhamla, bu anlayışa “önleyici despotizm doktrini” diyorum. Doktrinin özeti şu: Toplumdaki farklı kesimlere diledikleri gibi yaşama ve kendilerini ifade etme hakkı vermeyecekseniz, çünkü bugün bunu verirseniz yarın öbür gün “şeriatı getirecek” yahut “ülkeyi bölecek” başka taleplerle karşınıza çıkabilirler. “O tip aşırı talepleri kabul etmeyin tabii, ama makul olanları niye bastırıyorsunuz” dediğinizde, gelecek cevap belli: “Olmaz. Bir kez başladı mı bu iş, önü alınmaz.”

Önleyici despotizm doktrini ile düşünmeye alışmış olanlar, bunun olayları anlamak ve onlara tepki vermek için kullanılabilecek tek doğru yaklaşım olduğundan emin gözüküyorlar. Dolayısıyla en büyük dertleri, kendileri gibi düşünenleri “ uyanık” tutmak, “aymazlık”tan ve “gaflet”ten kurtarmak. Bunun için pek sevdikleri “kaynatılan kurbağa” örneğini birbirlerine hatırlatıp duruyorlar. Hani var ya, yavaş yavaş ısıtılan suyun içindeki kurbağa piştiğini anlamazmış hikayesi... Bu ve benzeri bir kaç basit örnek, ve cımbızla seçilmiş bir-iki alıntı, önleyici despotizm doktrinini milyonlarca insana kabul ettirmek için yetiyor da artıyor bile.

Oysa insanlar kurbağa değil. Toplumsal meseleler de böyle ilkel örneklerle anlaşılabilecek kadar basit değil. Önleyici despotizm doktrinini ezberden tekrar edip durmaktansa, şu kritik soruyu sormak lazım: Acaba toplumsal taleplerin bastırılması mı, yoksa karşılanması mı siyasi radikalizmi körükler?

Soruyu şöyle de açabiliriz: Acaba başörtülü bir genç kız, özgürce okula gidebildiği zaman mı laik sistemden nefret eder, yoksa “laiklik zaptiyeleri” tarafından üniversite kapısından çevrilince mi? Kürtler, kimliklerini özgürce ifade ettikleri zaman mı “bağımsız Kürdistan”ı daha çok ister, yoksa jandarma dipçiği ile “Türkleşme”ye zorlandıklarında mı?

Ben her iki meselede de, tarihsel ve toplumsal verileri kullanarak, despotizmin sorunların çözümü değil bilakis menşei olduğunu gösterebilirim. Bu meseleleri inceleyen hemen her aklı başında insan da aynı kanaate varıyor zaten. Ancak bu durum, önleyici despotizm meraklılarını hiç etkilemiyor, çünkü onların zihnine iyice kazınmış olan bir diğer ezber de kendileri gibi düşünmeyen herkesin “ vatan haini” olduğu. Ya onların despotizmine alkış tutacak, ya da “iç düşman” hanesine yazılacaksınız.

Kürt sorunu gibi meseleri tartışırken, bir taraftan da bu gibi zihniyet sorunlarını ele almak lazım. İkincisi aşılmadan ilkinin çözülmesi mümkün gözükmüyor çünkü...

Mustafa Akyol, Star, 2 Eylül 2009

03.09.2009


Şu hayat denen sofrada...

BİR ay kadar önceydi... Bir şirketin kantininde arkadaşlarla laflıyorduk.

İçeri gösterişli bir genç kadın ve yakışıklı bir genç adam girdi.

Birbirlerinden hoşlandıkları ve daha yakından tanımaya çalıştıkları anlaşılıyordu. Heyecanları onları daha da güzelleştiriyordu.

Gözüm takıldı ister istemez.

Kadın salata, erkek sandviç aldı tabağına. Sonra yanı başımızdaki masaya oturdular.

O sırada fark ettim ki, genç kadının yüzü birdenbire değişti.

Önce “dereotundan nefret ederim” dediğini işittim. “Dereotu” derken insanlardan söz eder gibiydi!

Tek tek ayıkladı dereotlarını. Uzun ve meşakkatli bir operasyondu doğrusu...

Derken sıra maydanoz yapraklarına geldi. Ardından taze soğanlar ayrıldı. Domatesi tattı, yüzünü buruşturdu ve onları da yandaki boş tabağa çıkardı. Önündekilerle sıkıntılı, mutsuz, umutsuz bir kavga içindeydi. Tabağındaki salata daha yemeden yarı yarıya azalmıştı.

Dünyayı, hazları, coşkuyu, neşeyi bir bir eksiltiyordu sanki genç kadın!

Karşısındaki genç adama baktım. Şaşkındı. İçinde birikmiş ilgi ve arzunun bir anda solup sarardığı nasıl da belli oluyordu.

O gün tanık olduğum bu sahne zihnime yapışıp kaldı.

***

Zihnime yapışıp kalan bir başka sahneye gelince...

Yaz başlarıydı...

Otoyoldan sapmış, kasabalar arsında yol alırken çay kahve içilecek bir yer arıyordum. Buldum.

Yan yana dizilmiş dört masadan birine oturdum, sade kahvemi söyledim.

Az sonra sıska motosikletiyle toza toprağa bulanmış bir delikanlı çıka geldi.

Selamlaştık. Yan masaya oturdu.

Elindeki naylon torbayı açtı. İçinden evden çıkarken alelacele paketlendiği belli iki plastik kap çıkardı. Birinde zeytinler ve domates dilimleri, ötekinde kuru sigara börekleri vardı.

Yanılmadıysam, önce şükrünü mırıldandı, sonra bana birlikte yemeyi teklif etti mahçup bir tavırla...

Teşekkür edip onu kendi haline bıraktım.

Ama çaktırmadan izlemekten de kendimi alamadım.

O kuru böreklerde nasıl bir lezzet varsa, delikanlının yüzünde güller açıyordu.

Her lokmasında dünya çoğalıyor, büyüyor, bereketleniyordu sanki...

***

Dünya toz pembe değil.

Bunu iyi biliyoruz.

Ama güzelliklerle; bu dünyanın nimetleriyle boğuşmak; dertlerimizin acısını onlardan çıkarmaya kalkışmak niye?

Yukarıda anlattığım sahnelerde yemek var; tat var. Ama bunlar birer sembol! Asıl kastettiğim hayatın tadı!

Hayat bir sofra...

Acısı tatlısı, ekşisi, tuzlusuyla bir sofra...

Biz oraya mum istiyoruz, çiçek istiyoruz, şık bir atmosfer olsun, hatta müzik eşlik etsin istiyoruz!

İstiyoruz da...

Bu arada sofranın varoluşundaki güzelliği ve anlamı unutmuşuz, haberimiz yok!

Sofradaki tadı da yavaş yavaş alamaz oluyoruz.

Sonra ne mi oluyor?

Mesela şu...

Mutluluk ayağımıza kadar geldiğinde...

İçindeki “dereotlarını” ayıklayacağım diye helak olup sıkıntıyla oradan sıvışıyoruz.

Haşmet Babaoğlu, Sabah, 2 Eylül 2009

03.09.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.