20 Ekim 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Basından Seçmeler

Hiçbir demokraside bizdeki gibi bir başlangıç metni yok

ANAYASALAR, iktidarın sınırlandırılması düşüncesinin (anayasacılığın) modern dönemle birlikte yazılı hale gelmiş biçimini ifade etmektedir.

1787 Amerikan Anayasası ile başlayan ve günümüzde birçok devletin benimseyerek sürdürdüğü bu ‘yazılı anayasa’ geleneğinin temel felsefesi, bireyin hak ve özgürlüğünün korunması için iktidarın hareket alanının önceden belirlenmesidir. Dolayısıyla anayasacılık felsefesi açısından değerlendirildiğinde, bir anayasanın temel varlık gerekçesi, bireyin hak ve özgürlüklerini korumaktır.

Ancak zaman içinde anayasalar bu görevden uzaklaşarak daha araçsal ve ikincil bir görev olan devleti kurgulamak noktasına odaklandırılmışlardır. Anayasaların amacı olan bireyin korunması ikinci planda kalmıştır. Bu şekilde devletin organlarının sınırlarını belirlemek öncelikli bir görev halini almıştır. Anayasalara biçilen bu rol, anayasayı aynı zamanda devletin temel değerlerinin taşıyıcısı konumuna da sokmaktadır. Anayasa yapıcılar bu şekilde devletin yönetimine egemen olacak ilkeleri, anayasallaştırırlar. İşte bu noktada, “Bir anayasaya hâkim olması gereken değerler nelerdir?” sorusu akla gelmektedir ki, bu sorunun anlamlı bir cevabını bulmak, karşılaştırmalı bir perspektiften anayasaları analiz etmeyi gerektirmektedir.

‘Başlangıç ilkeleri’

Anayasaların temsil ettikleri değerler noktasında ‘başlangıç ilkeleri’ temel referans kaynaklarından biri olarak kabul edilebilir. Anayasalara başlangıç konulması geleneği, 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’nin 1791 tarihli Fransız Anayasası’na konulmasıyla başlamış ve daha sonra yapılan birçok anayasa birer başlangıç bölümü oluşturma yoluna gitmiştir. Bu bölümler, anayasanın felsefesini, amacını, ortaya çıkış şartlarını yani ‘öz’ünü ifade eden ve genelde edebi bir dille yazılan bölümleridir. Bu nedenle anayasanın ‘ideolojisini’ de tayin etmek gibi bir görevleri vardır ve genelde birer anayasa hükmü (ölçü-norm) olarak kabul edilmemektedirler.

Türkiye’de anayasalara başlangıç kısmı koyma geleneği 1961 Anayasası’nda başlamış ve 1982 Anayasası bu geleneği çok daha ileri bir boyuta taşımıştır. Ancak her iki anayasanın başlangıcı, dünyadaki örnekleriyle karşılaştırıldığında temsil ettikleri değerler noktasında anayasacılık felsefesiyle çatışan özellikler göstermektedir. Bu çatışmanın kaynağında ise kullandıkları ideolojik dil gelmektedir.

Bazı örnekler

Örneğin 1961 Anayasası, başlangıç bölümünde ‘kutsal Türk Devleti’, ‘Türk milliyetçiliği’ ve ‘Atatürk devrimlerine bağlılık’ gibi soyut bazı kavramlara yer verirken, 1982 Anayasası: ‘Türk milli menfaatleri’, ‘Türklüğün tarihî ve manevî değerleri’, ‘Atatürk medeniyetçiliği’, ‘toplumun huzuru’, ‘milli dayanışma’ gibi içinin doldurulması noktasında yoruma oldukça açık ve soyut kavramlar kullanma yoluna gitmiştir. Her iki anayasa da başlangıç kısımlarını anayasanın metni içine almış ve gerektiğinde Anayasa Mahkemesi tarafından bu kavramların kullanılmasına (yorumlanmasına) imkân vermiştir.

Oysa dünyadaki diğer örneklere bakıldığında, bu tip kavramlara yer veren başlangıçlara sahip anayasaların sayısının oldukça az olduğu görülmektedir. Örneğin ilk yazılı anayasa örneğini veren ABD Anayasası’nın başlangıç kısmı, ‘iç huzur’, ‘genel refah’ ve ‘mevcut ve gelecek kuşakların özgürlüklerinin kutsanması’ gibi kavramlara yer vermektedir.

1789 bildirgesi

Yine Anglosakson geleneğinden gelen Kanada, Avustralya, İrlanda gibi ülkelerin anayasaları incelendiğinde, ortak vurgunun ‘insan hakları’, ‘hukuk devleti’ ve ‘barış’ gibi kavramalara olduğu görülebilir. Benzer biçimde Fransız Anayasası da bir başlangıç kısmına sahiptir. Burada Fransız halkının, 1789 Bildirgesi’yle tanımlanan ve 1946 Anayasası ile teyit edilip tamamlanan insan haklarına ve milli egemenliğe bağlılığının içtenlikle ilan edildiği ifade edilmektedir. Bu yaklaşım tarzının İkinci Dünya Savaşı sonrası hazırlanan Alman ve Japonya anayasaları tarafından benimsendiği söylenebilir. Buna göre Alman Anayasası ‘dünya barışı’, ‘Alman halkın birliği ve özgürlüğü’ gibi kavramlara yer verirken, Japon Anayasası da ‘barışın korunması’, ‘özgürlük’, ‘tiranlığın ve köleliğin reddi’ gibi değerlere anayasanın başlangıcında yer vermektedir.

Sömürgelikten kurutularak bağımsızlıklarını kazanan Güney Afrika ve Endonezya gibi ülkeler de anayasalarında başlangıç kısımlarına yer vermiştir. Güney Afrika Anayasası, ‘demokratik değerler’, ‘sosyal adalet’, ‘ayrımcılığın reddi’, ‘eşitlik’, ‘açık toplum’, ‘temel insan hakları’ gibi evrensel değerleri başlangıç kısmına koymayı tercih ederken; Endonezya Anayasası ise başlangıç kısmında, ‘sömürge karşıtlığı’ olmak üzere, ‘sosyal adalet’, ‘demokrasi’, ‘milli egemenlik’ ve ‘kamusal refah’ gibi değerleri ön plana çıkarmaktadır.

İdeolojik örnekler

Savaş ve bağımsızlık mücadelesi sonucunda kurulan bu ülkeler dışında devrim sonucu kurulan ülkeler olan Sovyet Rusya, Çin Halk Cumhuriyeti ve İran gibi ülkeler de anayasalarında başlangıç kısmına yer vermiştir. Sovyet Rusya Anayasası’nın en önemli özelliği, devrime kaynaklık eden sosyalizm düşüncesinin ideolojik çerçevesini anayasa ile çizmiş olmasıdır. Dolayısıyla anayasa bir sosyalizmin programını yansıtmıştır. Bu nedenle evrensel değerlerden ziyade sosyalizmin değerlerinin ön plana çıktığı başlangıç bölümünü benimsemiştir. Benzer şekilde Çin Halk Cumhuriyeti’nin anayasası oldukça uzun bir başlangıç kısmına sahiptir. Bu kısımda uzun uzun Çin tarihinden alıntılarla Çin’in tarihsel geçmişi üzerinde durulmakta, daha sonra devrimin aşamalarından bahsedilmekte ve sosyalist devrimin ana hatları ortaya konulmaktadır. Sovyet Rusya ve Çin gibi bir devrim sonucu kurulan İran’ın anayasasının da başlangıç kısmında İran İslam Devrimi’nin ideolojik çerçevesine vurgular dikkat çekici görünmektedir.

Çıkış süreci

Görüldüğü üzere anayasaların ortaya çıkış süreçleri, onların yansıttıkları değerler üzerinde oldukça belirleyici. Darbe anayasası olan 1961 ve 1982 Anayasaları’nı da meydana getiren süreç, anayasaların karakteri üzerinde etkili oldu. Darbelerin ideolojilerinin yansıtıldığı bu kısımlarda kullanılan muğlak ve soyut ifadeler, anayasacılığın felsefesini yansıtan evrensel kavramlar olarak değil, anayasaya otoriter karakterini veren zihniyetin kılavuzluğuna hizmet eden kavramlar olarak dikkat çeker. Dolayısıyla yeni bir anayasa yapımının dillendirildiği bugünlerde, anayasadan önce anayasacılığın felsefesinin de tartışmaya açılması önemli bir aşamayı oluşturacaktır.

Dr. Serdar Gülener

(Sakarya Ün. Arşt. Gör.) Radikal, 19.10.2010

20.10.2010


En pahalı askerlik: Zorunlu askerlik

ZORUNLU askerlik ilk bakışta profesyonel ordudan daha ucuz gelse de uzun vadede en pahalı askerlik şeklidir: İlk olarak yüzbinlerce acemiyi eğitmek sanılanın aksine oldukça masraflı bir iştir.

Çok sayıda subayı, altyapıyı, enerji ve zamanı acemilerin eğitimine ayırmanız gerekir. Bu süreç oldukça yıpratıcıdır, çünkü askere alınanlar genelde bu işe psikolojik olarak da hazır değillerdir. Buna bir de eğitimsizlik ve diğer sorunlar eklendiğinde karşınıza 3 ayda sadece aynı hizada yürümeyi öğrenebilen insanlar çıkar. Verilen emekler tam hedefine ulaşacakken terhis zamanı gelir ve yüzbinlerce asker yerini yüzbinlerce acemiye bırakır ve süreç yeni baştan başlar. Böylece ordu her seferinde pahalı ve yıpratıcı bir süreci tekrar tekrar yaşamak zorunda kalır.

Milyarlarca dolarlık israf

İkinci olarak askere alınan her bir kişi, en verimli çağında en verimsiz olabileceği bir iş için ekonomiden çekilen bir girişimci veya çalışan demektir. Askerlik çağı gelen genç 6-15 ay işinden ayrılmak zorunda bırakılmakta, geri döndüğünde ise askerlikte yaşadıklarından kurtulabilmesi bazı durumlarda 1 yılı bulabilmekte, bazen ise hiçbir şey eskisi gibi olamamaktadır. Böylece ekonomiden çekilme süresi 19-27 ay arasına kadar çıkmaktadır. Ayrım yapılmaksızın askere alma olduğundan ülkenin en iyi girişimcileri, mühendisleri, doktorları, hukukçuları vs. en verimli zamanlarını, nispeten en verimsiz işlerde geçirmek durumunda kalmaktadırlar. Zorunlu askerliğin bu açıdan ekonomiye verdiği zararı ölçmek zor olmakla birlikte, buna motivasyon kaybı da eklendiğinde ekonomiye maliyetin her yıl 10 milyar doların çok üzerine çıkabileceği görülür. Ekonominin yavaşlamasına ek olarak iş gücünü 15 aya kadar tecrübe veya eğitimden uzak tutmak ekonomide uzmanlaşmaya darbe vurmaktadır. Bilimsel araştırmalar göstermiştir ki pek çok kişi zorunlu askerlik nedeniyle mesleki veya diğer eğitimlerine ara vermekte, daha sonra ise beklenilen oranda eğitimine geri dönememektedir. Başka bir deyişle zorunlu askerlik olan ülkelerde aşçılar da mühendisler de hem daha az eğitimli, hem daha az tecrübelidir.

Zorunlu askerlik ekonomiden eksilttiği her bir kişi ile ekonomik canlılığı da azaltmaktadır. Profesyonelleşmede ise bir yandan iş sahipleri ekonomiye katkı sağlamaya devam ederek ordunun profesyonel asker ihtiyacını finanse etmektedir, hem de iş bulma ihtimali azalmış kişiler orduda iş bulmaktadırlar. Bundan bir de ordunun her seferinde acemileri eğitmek için harcadığı kaynakları çıkardığınızda kazanç her açıdan büyük artmaktadır. Kısacası zorunlu askerliği ekonomik gerekçelerle sürdürmenin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü zorunlu askerlik dünyanın en pahalı askerliğidir. Zorunlu askerlikte asıl önemli kayıp ise askerlik mesleğinin etkili bir şekilde icra edilememesi, yani ordunun fonksiyonlarını yeterince icra edememesidir. Ordunun yarıdan fazlası mesleği askerlik olmayanlardan oluşunca etkili bir savunma yapılamamaktadır. Aklı evinde veya işinde olan, en tehlikeli görev yerlerinde dahi tezkere günü sayan kişiler kendilerini işlerine verememekte, uzmanlık gerektiren noktalarda kendilerinin ve arkadaşlarının hayatını tehlikeye atmaktadırlar. Günümüz dünyasında her meslekte uzmanlık ve profesyonellik aranırken insan hayatının en çok riske edildiği askerlikte bu özellikleri aramamak izah edilemez.

‘Amatörlerle’ terör

mücadelesi vermek

Türkiye özeline bakıldığında zorunlu askerliğin gerekli olduğunu savunanların daha çok terörü gerekçe gösterdiğini görüyoruz. Oysa ki terör, savaşlardan çok daha karmaşık bir sorundur ve bu mücadele acemiler ile yapılamaz. Terörle mücadelede güvenlik güçlerinin teknik ve psikolojik hazırlıklarının tam olması gerekir. Böyle bir hazırlığı geçicilik hissi içindeki zorunlu askerlere sadece 3 ayda verebilmeniz mümkün değildir. Terörle mücadelede verdiğimiz kayıpların büyük bir kısmı ne yazık ki bu nedenle, yani yeterli hazırlıkların olmaması nedeniyle yaşanmaktadır. Acemiliklerinde çok az talim yapabilmiş askerler, bazen hiç bilmedikleri silahlarla en tehlikeli bölgelere sevk edilmekte, dünyanın en azılı ve en tecrübeli teröristlerine karşı, üstelik sürekli olarak vur-kaç saldırıları yiyen noktalarda askerlik yapmak zorunda kalmaktadırlar. Bu zorlu süreci ‘başarıyla’ atlatabilen, yabancı olduğu coğrafyaya ve şartlara alışabilen askerler ise terhislerini alarak sivil hayata geri dönmektedirler. Bugün Türkiye sokaklarında Cudi, Gabar ve hatta Kandil Dağı gibi yerleri avucunun içi gibi bilen taksi şoförleri, işçiler vs. dolaşıyor. Bu süreçteki israfı ve yanlışları daha da uzatmak mümkün. Ancak şurası kesin ki zorunlu askerlerle çağın gerektirdiği askerliği dahi yapamazken bu insanları bir de terör bölgelerine sürmek kayıpları arttırmaktan başka bir işe yaramaz. Zorunlu askerliğin sadece 6 ay olduğu Almanya’da bunu da kısa zamanda kaldıracaklarını söyleyen Savunma Bakanı Karl-Theodor zu Guttenberg bakın ne diyor: “Son derece profesyonel, en iyi silahlarla donanmış ve esnek müdahale gücü olan bir orduda acemileri eğitmek için ne zaman bulabilirsiniz, ne de enerji”.

Ya bizim tercihimiz hangi yönde olacak? Profesyonel, iyi donatılmış ve müdahale gücü yüksek bir ordu mu, yoksa yüzbinlerce acemi eğitmekle boğuşan eski nesil bir ordu mu?

Sedat Laçiner / Star, 19.10.2010

20.10.2010

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Son Dakika Haberleri

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.