Mektubat - page 81

bana unutturdu. Yoksa, bütün sergüzeşt-i hayatım şahit-
tir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı, korku eli-
mi tutup menedememiş ve edemiyor.
Hem neden korkum olacak? dünya ile, ecelimden
başka bir alâkam yok. Çoluk çocuğumu düşüneceğim
yok, malımı düşüneceğim yok, hanedanımın şerefini dü-
şüneceğim yok. riyakâr bir şöhret-i kâzibeden ibaret
olan şan ve şeref-i dünyeviyenin muhafazasına değil,
kırılmasına yardım edene rahmet! kaldı ecelim. o, Hâ-
lık-ı zülcelâl’in elindedir. kimin haddi var ki, vakti gelme-
den ona ilişsin? zaten izzetle mevti, zilletle hayata tercih
edenlerdeniz. eski said gibi, birisi şöyle demiş:
(1)
o
ô r
Ñn
?r
dGp
hn
G n
Ú/
n
ŸÉn
©r
dG n
¿ho
O o
Qr
ó°s
üdG Én
æn
d @Én
æ`n
ær
«n
H n
§ t
°Sn
ƒn
J n
’¢ l
SÉn
fo
G o
ør
ën
fn
h
Belki hizmet-i kur’ân, beni hayat-ı içtimaiye-i siyasi-
ye-i beşeriyeyi düşünmekten menediyor. Şöyle ki:
Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, kur’-
ân’ın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülev-
ves ve ufunetli bir çamur içinde, kafile-i beşer düşe kalka
gidiyor. Bir kısmı selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı
mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak
için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri, o ufunetli,
pis, çamurlu bataklık içinde, karanlıkta gidiyor. Yüzde
yirmisi, sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misküamber
zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor; düşerek, kalka-
rak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar,
ufunetli, pis olduğunu hisseder; fakat mütehayyirdirler,
selâmetli yolu göremiyorlar. İşte bunlara karşı iki çare
var:
Mektubat | 81 |
o
n
Ü
çÜncÜ
m
ekTup
koku.
muhafaza:
koruma.
mülevves:
kirli, pis.
mütehayyir:
hayrette kalan, şa-
şırmış.
rahmet:
merhamet etme, şefkat
etme, esirgeme, bağışlama.
riyakâr:
iki yüzlü, gösterişçi.
selâmetli:
tehlikeden, korktukla-
rından ve kötülüklerden kurta-
ran; güvenli.
sergüzeşt-i hayat:
hayat hikâye-
si.
şahidi:
tanık.
şan:
şöhret, ün.
şeref:
onur, haysiyet.
şeref-i dünyeviye:
dünyaya ait
şan ve şerefler.
şöhret-i kâzibe:
yalancı şöhret.
tercih eden:
seçen.
ufunet:
kötü ve pis koku.
vasıta:
aracı, araç.
zannetme:
sanma.
zillet:
hakirlik, alçaklık.
alâka:
ilgi, ilişki, bağ.
çare:
çıkış yolu.
ecel:
ölüm vakti.
had:
yetki, sınır.
hak:
doğru, gerçek.
Hâlık-ı Zülcelâl:
sonsuz yüce-
lik ve haşmet sahibi, her şeyi
yoktan var eden, yaratıcı olan
Allah.
hanedan:
tanınmış, büyük ai-
le.
hayat-ı beşeriye:
insan ha-
yatı.
hayat-ı içtimaiye-i siyasiye-i
beşeriye:
insanlığın siyasetle
ilgili toplum hayatı, insanlığın
sosyal ve siyasî hayatı.
hissetme:
duyma, sezme.
hizmet-i kur’ân:
Kur’ân hiz-
meti.
ibaret olan:
meydana gelen,
oluşan.
izzet:
şeref, yücelik.
kabir:
mezar.
kafile-i beşer:
insan kafilesi,
topluluğu.
kısm-ı ekser:
çoğunlukta
olan kısım.
men etme:
mâni olma, en-
gelleme.
meslek:
tutulan yol.
mevt:
ölüm.
misküamber:
hoş ve güzel
1.
Biz öyle insanlarız ki, bizim için işin ortası yoktur. Ya her şeyin önünde yer alır, ya da ölür
kabre gideriz. [Emir Ebu Firas el-Hemedanî’nin şiiri. (M. Bahaeddin el-Amilî, el-Keşkül, 2/200.)]
1...,71,72,73,74,75,76,77,78,79,80 82,83,84,85,86,87,88,89,90,91,...1086
Powered by FlippingBook