Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 28 Ekim 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Eğer dileseydik, onları, şekillerini değiştirip oldukları yerde donduruverirdik. Ne ileri, ne de geri gitmeye güçleri yetmezdi.

Yâsin Sûresi: 67

28.10.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Mü'min mü'minin aynasıdır, mü'min mü'minin kardeşidir. Kaybettiği bir şeyini onun için muhafaza eder. Arkasından onu savunur.

Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3768

28.10.2006


Şükrün ölçüsü: Kanaat, iktisat, rıza ve memnuniyet

Şükrün mikyâsı kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizanı hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helâl demeyip rast geleni yemektir.

Evet, hırs, şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir. Hattâ, hayat-ı içtimaiyeye sahip olan mübarek karınca dahi, güya hırs vasıtasıyla ayaklar altında kalmış, ezilir. Çünkü, kanaat etmeyip, senede birkaç tane buğday kâfi gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar. Güya mübarek arı, kanaatinden dolayı başlar üstünde uçar. Kanaat ettiğinden, balı insanlara emr-i İlâhî ile ihsan eder, yedirir.

Evet, Zât-ı Akdesin alem-i zâtîsi ve en âzamî ismi olan lâfzullahtan sonra en âzam ismi olan Rahmân, rızka bakar. Ve rızıktaki şükürle ona yetişilir. Hem Rahmân’ın en zâhir mânâsı, Rezzaktır.

Hem şükrün envâı var. O nevîlerin en câmii ve fihriste-i umumiyesi, namazdır.

Hem şükür içinde sâfî bir iman var; hâlis bir tevhid bulunur. Çünkü, bir elmayı yiyen ve “Elhamdülillâh” diyen adam, o şükürle ilân eder ki: “O elma doğrudan doğruya dest-i kudretin yadigârı ve doğrudan doğruya hazine-i rahmetin hediyesidir” demesiyle ve itikad etmesiyle, herşeyi, cüz’î olsun küllî olsun, Onun dest-i kudretine teslim ediyor. Ve herşeyde rahmetin cilvesini bilir. Hakikî bir imanı ve hâlis bir tevhidi, şükürle beyan ediyor.

İnsan-ı gafil, küfran-ı nimetle ne derece hasârete düştüğünü, çok cihetlerden yalnız bir veçhini söyleyeceğiz. Şöyle ki:

Lezzetli bir nimeti insan yese, eğer şükretse, o yediği nimet, o şükür vasıtasıyla bir nur olur, uhrevî bir meyve-i Cennet olur. Verdiği lezzetle, Cenâb-ı Hakkın iltifat-ı rahmetinin eseri olduğunu düşünmekle, büyük ve daimî bir lezzet ve zevk veriyor. Bu gibi mânevî lübleri ve hülâsaları ve mânevî maddeleri ulvî makamlara gönderip, maddî ve tüflî (posa) ve kışrî, yani vazifesini bitiren ve lüzumsuz kalan maddeleri fuzulât olup aslına, yani anâsıra inkılâb etmeye gidiyor. Eğer şükretmezse, o muvakkat lezzet, zeval ile bir elem ve teessüf bırakır ve kendisi dahi kazurat olur. Elmas mahiyetindeki nimet, kömüre kalb olur. Şükürle, zâil rızıklar, daimî lezzetler, bâki meyveler verir. Şükürsüz nimet, en güzel bir suretten, çirkin bir surete döner. Çünkü, o gafile göre rızkın âkıbeti, muvakkat bir lezzetten sonra fuzulâttır.

Mektûbât, s. 350

Lügatçe:

âlem-i zâtî: Zâtına ait alem, sembol.

lâfzullah: Allah lafzı.

envâ’: Nevler, çeşitler.

dest-i kudret: Kudret eli.

lüb: Öz.

anâsır: Unsurlar.

28.10.2006


Haksızlık karşısında susmayalım!

Dünden devam

Bir milletin ve devletin bütünlüğü ortak değerlerle, birlik ve beraberlikle sağlanabilir. Aradaki ayrılık sebepleri ortak noktalarda birleşmek sûretiyle karşılıklı hoşgörü ve anlayışla telâfi edilebilir. Bu birlik sağlanamazsa barış ortamı yok olur, kaos ve anarşi ortamı oluşur. Bu da dış düşmanların arayıp da bulamayacakları bir ortamdır.

İslâm kahramanı ve âlimi Bediüzzaman, harice karşı yıkılmaz bir kale gibi dururken içeride asayişin temini için, “Dahilde kılıç çekilmez”6 diyerek emir kulu bir askere itaat etmiştir. Bunun sebebi de asayişsizlik yüzünden zarar görecek binlerce masuma şefkat ettiği içindir. Onun bu davranışı, anarşi ortamını arzu edenlerin heveslerini kursaklarında bırakmıştır.

Dahilde birbirlerine kılıç çekecek olanlar kardeştir. İnsanların kardeşlerine kılıç çekmesi kadar acı bir şey olamaz. 12 Eylül 1980 öncesinde bunu canlı olarak yaşadık. O acı günleri hiç kimse bir daha yaşamak istemez. İhtiyacımız olan asayiş, karşılıklı öldürerek, vurarak ve kırarak sağlanamaz. Yapılan maddî ve manevî tahribata karşı, Müslümana yakışır bir tarzda yapıcı ve müsbet davranarak yediden yetmişe herkesin asayişe katkıda bulunması elzemdir. Aksi takdirde esaret ve zillete yol açmış oluruz. Haksızlıklar karşısında susmamak

Bir haksızlık olduğunda kişinin konuşması veya başkalarının tecavüzlerine karşı canı pahasına da olsa kendisini savunması en tabiî hakkıdır.

Bilindiği üzere “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” (Hadis-i Şerif) Haksızlık zaten menfî bir harekettir. Bunun müsbet olan karşılığı ise, haksızlığa karşı koymaktır. Bunu yaparken de insaflı davranılmalıdır. Haklı iken haksız durumlara düşülmemelidir.

Bir haksızlık görüldüğü zaman güç yetiyorsa elle, yetmiyorsa dille, o da olmuyorsa kalple buğz etmek gerekir. Buğz etmek bir zaaftır. Bu zaaf zulme ve haksızlığa dâvetiye çıkartacağından bir an önce kurtulunması lâzımdır. Günümüzde, dayanışma ve müsbet gücün sembolü haline gelen sivil toplum örgütleri, insanların bu zaaflarını telâfi edebilmelidir.

İnsanlar sömürülmek, aldatılmak ve köleleşmek istemiyorsa, haklarını öğrenmeli ve sonuna kadar savunmalıdır. Tabiî bütün bunlar, meşrû dairenin dışına çıkılmadan yapılmalıdır.

Peygamberimiz (asm)

ve müsbet hareket

Peygamberimizin (asm) ahlâkı, yaşayışı ve hareket tarzı Kur’ân’a göredir. Kur’ân menfî bir hareketi emretmeyeceğine göre, Peygamberimizin (asm) hayatı baştan sona müsbettir.

Peygamber Efendimizin (asm) savaş sırasında düşmana karşı olabildiğince sert, barış sırasında da oldukça nazik ve yumuşak bir tavır sergilediği görülmektedir. Kendisine her türlü eza ve cefa edenlere bedduâ yerine duâ etmesi, İslâm’ın bir hoşgörü dini olduğunu açıkça göstermektedir.

Peygamberimiz (asm); kaba davranana yumuşaklıkla muamele etmeyi, vermeyene vermeyi, hayırlı işler yapmayı, şerli işlerden vazgeçmeyi, öfkeye hakim olmayı, intikama gücü yettiği halde affedici davranmayı, katı davranmamayı, güçlük çıkarmamayı, öğretici ve kolaylaştırıcı olmayı, fitnelerden uzak durmayı, musibetlere karşı sabretmeyi, insanlarla sürtüşmekten sakınmayı, doğru yolda olmayı ve orta yolu tutmayı ümmetine tavsiye etmiştir. Son derece menfî bir ortamda sabırla başlattığı İslâmın müsbet hareket tarzı ile yüz âlimin yüz senede yapamayacağı bir işi yaparak asrını saadet asrına çevirmiştir.7

Sonuç

Dünyada, özellikle İslâm dünyasında vahşet, kan ve gözyaşı dinmemektedir. Bu gidişin durup dururken değişeceğini beklemek yanlış olur. Çünkü bu vahşeti yapanlar, hiçbir kural tanımamaktadırlar. Ellerindeki tahrif edilmiş ve kutsiyeti kalmamış değerlerle yollarını şaşırmış oldukları çok açıktır. Onlar, hayatı bir mücadele olarak ve hedefe ulaşacak her yolu meşrû olarak gördüklerinden “Vuracaksın, öldüreceksin, alacaksın” mantığına göre hareket etmektedirler. Buna çözüm getirecek değerler şüphesiz İslâmdadır. Ama İslâm toplulukları bu değerleri, hayata geçiremedikleri için ne kendileri, ne de başkaları gereği gibi faydalanamamaktadır.

Müslümanların İslâm esaslarına bağlılıkları ile oluşacak hürriyet ortamında gerek ilmî ve teknolojik, gerekse maddî ve manevî alanlarda büyük gelişmeler sağlayacakları muhakkaktır. Maddî ve manevî yöndeki gelişmeler, insanları olgunlaştıracak ve etrafına daha müsbet ve hoşgörülü bir bakış açısıyla bakmalarını sağlayacaktır. Müsbet hareketin kazandıracağı güven ortamı ile insanlar arasındaki samîmî ilişkiler, başta iman birliğini, ülke birliğini, İslâm birliğini beraberinde getirecektir. Dünya birliğinin de bu alt yapıya çok ihtiyacı olduğu açıkça hissedilmekte ve görülmektedir.

(Genç Yaklaşım, Ekim-2006

sayısından alınmıştır)

—Son—

Kadir AYTAR

28.10.2006


ESMA-İ HÜSNA

Mu’tî

Allah (c.c.), Mu’tî’dir. Yani, mahlûkatına hayat hakkını ve her istediğini verendir. Cenab-ı Hak kullarının Kendisine açılan ellerini boş çevirmez. Mahlûkâtının hal ve söz dilleriyle yaptıkları duâ, niyaz ve isteklerini kabul eder. Varlıkların ihtiyaçlarını eksiksiz yaratır ve ellerine verir. Mîde için yeryüzünü envâi türlü yiyecek ve gıdalarla donatan Cenab-ı Hak, maddî-mânevî tüm âzâların ihtiyaç duydukları nîmetleri yaratır ve ikram eder. Kullarını Cennetine alır ve her arzu ettiklerini ihsân eder.

Mu’tî ismi Hazret-i Ali’nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü’l-Kebîr’de vârit olmuştur.

İnsanın rızkının, yerin hayatına baktığını, yerin dirilmesinin baharda vâki olduğunu, baharın ise güneşi ve ayı emri altına alan, gece ve gündüzü çeviren Zâtın elinde bulunduğunu beyan eden Bediüzzaman Saîd Nursî, bir elmayı bir adama hakîkî rızk olarak, ancak bütün yeryüzünü bütün meyvelerle dolduran Zâtın verebileceğini ve hakîki Rezzâk’ın da O olduğunu kaydeder.1 Bedîüzzaman’a göre, insana verilen nimetler çok geniştir. İnsan istidat ve ihtiyaç lisanıyla ne istemişse hepsi verilmiştir. Allah’ın nîmetleri saymakla bitmez. Gökler ve yerler insan için muazzam bir nimet sofrası hükmündedir. O eşsiz sofradaki nimetlerden sadece bir kısmı güneş, ay, gece ve gündüzdür.2 Cenab-ı Hakkın şu küçük insanın vücudunu sayısız duygularla, sınırsız cevherler ve cihâzlar ile, muhtelif âzâ ve donanım ile ve çeşit çeşit latîfeler ve mâneviyât ile donattığını ve süslediğini beyan eden Bedîüzzaman, bu âletler ve duygular ile Allah’ın insana verdiği nimet çeşitlerini, ihsan nevîlerini ve rahmet tabakalarını hissettirip tattırdığını ve bildirip tanıttırdığını, bin bir isimlerinin hadsiz tecellîlerini o duygular ile bildirip sevdirdiğini kaydeder.

Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, gözü veren Cenab-ı Hak, görünen âlemde göz zevkine uygun güzellikleri de yaratıp gözün önüne sermiştir. Kulağı veren Allah Teâlâ, işitme âleminde latîf nağmeleri ve güzel sesleri de yaratmış ve kulağın işitme zevkine ikram etmiştir. İnsandaki her türlü cihâzât ve âletlerin, duygu ve latîfelerin her birisinin ayrı ayrı hizmeti ve ubûdiyeti, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfâtı vardır. Cenab-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, insanda istihdam ettiği cihâzların her birisinin, mânevî şükürlerine karşılık, lâyık ücretlerini de inşaallah verecektir.3 Rızkımızı veren Rezzâk’ımızdır. Zenginlik ve servet veren Ganî olan Cenab-ı Haktır. İstemelerimize ve duâlarımıza cevap veren, atiyye veren Cenab-ı Haktır. Sayısız arzularımızı ve gayelerimizi gerçekleştiren ve yerine getiren de Cenab-ı Haktır.4

(Risale-i Nur'da Esma-i Hüsna)

Dipnotlar:

1- Sözler, s. 383

2- A.g.e., s. 387

3- Sözler, s. 589-590

4- Mektubat, s. 234

28.10.2006


Münâcâtü'l-Kur'ân

MÜMTEHİNE:

1. Ey Kıyâmet Günü kullarının arasını ayıracak olan ve yaptıklarımızı gören Allah! (3)

2. Ey her şeye gücü yeten, günahları bağışlayan ve kullarına merhamet eden! (7)

SAF:

1. Ey Kendi yolunda kenetlenmiş bir binâ gibi saf bağlayarak savaşanları seven! (4)

2. Ey îman edenleri düşmanlarına karşı destekleyen, böylece onları galip getiren! (14)

28.10.2006


Zübeyir Gündüzalp'in kaleminden

Risâle-i Nur ve Kur’ân harfleri

Kur’ân yazısıyla olan Nur Risâlelerini yazmaktaki kazancımız çok büyüktür. Eskimez yazıyı kısa bir zamanda öğreniyoruz., hem yazarken malûmat elde ediyoruz. Hem, Risâle-i Nur eczalarını çoğaltmakla imâna ve Kur’ân’a hizmet edildiği için pek büyük mânevî kazançlar elde ediyoruz. Hem yazılarak edinilen bilgi hâfızaya daha esaslı yerleşiyor. Bunun için şimdiye kadar binlerce genç Risâle-i Nur’u yazarak Kur’ân yazısını öğrenmiş ve öğrenmektedir.

28.10.2006


Mu'cizât-ı Ahmediye'den (asm.)

Duâsının kabulü için duâ

Hem başta İmam-ı Tirmizî haber veriyor ki: Sa’d ibni Ebî Vakkas için Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm duâ etmiş: “Allahım, onun duâsını kabul eyle” demiş. Sa’d’ın duâsının kabulü için duâ etmiş. O asırda Sa’d’ın bedduâsından herkes korkuyordu. Duâsının kabulü de şöhret buldu.

***

Hem meşhur Ebu Katâde’ye ferman etmiş: “Allah yüzünü ak etsin. Allahım, onun tenini ve tüyünü mübarek kıl” diye, genç kalmasına duâ etmiş. Ebu Katâde yetmiş yaşında vefat ettiği vakit, on beş yaşında bir genç gibi olduğu, nakl-i sahihle şöhret bulmuş.

Mektubat, s. 145

28.10.2006


Sorularla Risale-i Nur

Vesvesenin veriliş hikmeti nedir?

İfrata varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebeptir, taharrîye dâîdir, ciddiyete vesîledir; lâkaydlığı atar, tehâvünü def’ eder. Onun için, Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda, şu meydan-ı müsâbakada, bize kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş, beşerin başına vuruyor. Şâyet ziyâde incitse, Hakîm-i Rahîme şekvâ etmeli, “Eûzü billahi mine’ş-şeytâni’r-racîm” demeli.

Sözler, s, 252

teyakkuz: Uyanıklık.

taharrî: Araştırma.

dâî: Sebep.

tehâvün: Aldırış etmemek, önemsememek.

şekvâ: Şikâyet.

28.10.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004