Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 16 Kasım 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Tarihe rehin düşmek

Birçoğumuz kendi hayatlarımızdan biliriz: Bir türlü yüzleşemediğiniz, yüzleşemediğiniz için de çözemediğiniz bir sorun; hayatınızdan çıkarıp atmak ve hiç yaşamamış gibi olmak istediğiniz bir zaman dilimi ya da kimsenin bilmesini istemediğiniz, tatsız kimi hatıralar...

Siz unutmak istedikçe sizi esir alırlar. Siz küçülsün, önemsizleşsin istedikçe kendi çaplarını da aşan bir şekilde büyür, hayatınızın meselesi haline gelir, her adımınızda ayağınıza takılır; sizi tökezletir, düşürürler. Düşmanlarınız için istedikleri zaman tekmeleyebilecekleri “yumuşak karnınız” olurlar. Ateşli gecelerinizde gördüğünüz kâbuslar gibi katlana katlana, büyüye büyüye, üzerinize üzerinize gelir, sizi nefessiz, kıpırtısız, çaresiz bırakırlar. Çoğu kez, bu kadar eza cefa çekmeye değecek bir şey de yoktur ortada... Bir hatanız, bir suçunuz olsa bile muhtemelen bu kadar büyük bir cezayı gerektirmiyordur. Bir cesaret, utanmayı sıkılmayı bir yana bırakıp, sorun neyse kendi içinizden çıkarıp orta yere koyabilseniz, ona, içinizdeki bir şeye bakar gibi değil de, sizden bağımsız, sizin dışınızda olan bir şeye bakar gibi bakabilseniz, birden çözümün o kadar da zor olmadığını, bunca yıl o kadar eziyeti boşuna çektiğinizi fark edeceksinizdir.

Ermeni meselesi bizim için tam olarak böyle bir kâbus haline gelmiş durumda... Ne konuyu kapatma, dünyaya unutturma, yok saydırma imkanımız var; ne de olup biten her ne ise, çekincesiz bir şekilde ortaya serip tartışacak cesaretimiz...

Bu sıkışmışlık içinde, her Allah’ın günü, bu defa hangi taraftan darbe yiyeceğiz; hangi ülke parlamentosundan soykırım yasası çıkacak diye elimiz yüreğimizde beklemekten yorgun düştük. Yıllar var ki, dünyanın dört bir yanındaki büyükelçilerimizin, temsilcilerimizin diplomasi adına tek yaptıkları şey, bu tip soykırım suçlamalarının önünü kesme faaliyeti haline gelmiş durumda. İlter Türkmen’in de yazdığı gibi, her yıl 24 Nisan’da ABD başkanlarının yayımladıkları mesajları merakla bekliyor, soykırım sözcüğünü kullanmadılar diye seviniyor, “olayın, dünyanın unutmaması gereken 20. yüzyılın en feci insani trajedilerden biri olduğunu, 1.5 milyon Ermeni’nin tehcir edildiğini ve kitle halinde öldürüldüğü”nü söylemelerini bile sineye çekiyor, hani neredeyse “bu yıl da ucuz atlattık” gibilerden derin bir nefes alıyoruz.

Öyle bir bela ki bu, işte, ABD seçimlerinde Bush’un uğradığı hezimete bile sevinemedik doğru dürüst. Sonuçlar ortaya çıktığından beri, varsa yoksa Nancy Pelosi için kaygılanıyoruz. Temsilciler Meclisi Başkanlığı’na seçilmesi beklenen Pelosi, malum Ermeni meselesindeki hassasiyetiyle tanınıyor ve Pelosi’nin başkanlığındaki Temsilciler Meclisi’nin önümüzdeki Nisan’da Meclis’ten “Ermeni soykırımı” nı tanıyan bir karar geçirmesine kesin gözüyle bakılıyor. Biz de şimdiden oturmuş kara kara düşünüyoruz; “stratejik müttefikimizden” böyle bir kazık yersek ne yapacağız, nasıl hazmedeceğiz, diye... Söyleyin Allah aşkına, böyle bir hayat çekilir mi?

Böyle bir eziyeti her gün çekmektense, “neyse halimiz çıksın ortaya, kim ne diyecekse desin, ne olacaksa olsun, ölüm yok ya ucunda” deyip ulu orta bir tartışma açmak, her şeyi ortaya dökmek daha rahatlatıcı değil mi?

Gördük ki, “tarihi tarihçilere bırakalım” demekle de çıkılamıyor işin içinden. Siyasetçiler başta olmak üzere kimse takmıyor bu “formülasyonu”. Ehh, kimsenin ağzı torba değil ki büzelim!

Şahin Alpay dünkü yazısında Hanioğlu’nun Zaman’da yayınlanan “Fransız Meclisi’ndeki Oylama Işığında Tarih, Siyaset ve 1915 Trajedisi” başlıklı makalesinin şu satırlarına atıf yapmıştı: “Tarihin tarihçilere bırakılması imkansız, siyasetin tarihi yorumlaması da kaçınılmazdır. Sorun siyasetin tarihi yorumlaması değil, kendi yorumunu tek gerçek halinde topluma dayatması, tartışılmasını yasaklamasıdır.” Hanioğlu’nun da dediği gibi, yasaksız, özgür bir tartışma ortamı, içinde bulunduğumuz bu sıkışmışlıktan kurtulmanın ve yeni siyasetler üretmenin tek yolu gibi görünüyor.

Unutmayın, tartışma sonucu ortaya çıkabilecek hiçbir durum şu andaki kâbustan; bir ülkenin kendi tarihinin tehdit ve şantajı altında rehin yaşamasından daha kötü olamaz.

Bugün, 15.11.2006

Gülay GÖKTÜRK

16.11.2006


 

Herkes artık korkuyor

Belirli yaş grubu üstünde olanların eskiden ‘bu tür şeyler bizde olmaz’ dedikleri suçlarda Türkiye rekor kırar hale geldi. Eskiden çocuklara yönelik seksüel vahşet ‘hastalıklı’ toplumlara özgü sapıklık olarak görülürdü. Şimdi Türkiye’nin kendisi hastalıklı oldu

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün suç istatistikleri, ülkemizde bir suç patlamasının yaşanmakta olduğunu, hemen her suç alanında tehlikeli ve istikrarlı bir tırmanışın görüldüğünü ortaya koyuyor. İnsanlar zaten durumun böyle olduğunu istatistikleri görmeden önce de hissediyordu. Gazetelerde hemen her gün, insanı şaşırtacak kadar iğrenç olabilen seks suçları sergileniyor. Özellikle çocuklara yönelik vahşette korkunç bir yoğunluk var. İnsanı dehşete düşüren bu gelişmeleri görenler artık korkuyor.

Eskiden ‘ne olacak bu memleketin hali’, arkadaş sohbetlerinin esas konusunu oluştururdu. Vatandaşın eski merakı siyasi gelişmelerle alakalı ve masum bir meraktı. Şimdi ise soru değişti. Artık ‘neler oldu bize’ sorusu sıkça ortaya atılıyor ve olan bitenden ürkmüş vatandaşların bu soruya verecekleri bir cevabı yok. Büyük bir ihtimalle yetkililerin de cevabı yok. Çünkü, Türkiye’nin aniden anormal seks suçlularının mekanı haline gelmesi ve de suçlardaki çeşitlenme hemen herkesi sürpriz bir şekilde yakalamış durumda. Adeta Türkiye suçun ve suçluluğun uzun zamandır baskı altında tutulduğu, sonunda ani patlamanın olduğu bir suç cenneti görünümünde. Belirli yaş grubu üstünde olan insanların eskiden ‘bu tür şeyler bizde olmaz’ diye baktıkları tüm suçlarda Türkiye neredeyse rekor kırar hale geldi. Yine eskiden çocuklara yönelik seksüel vahşet ‘hastalıklı’ toplumlara özgü bir sapıklık olarak görülürdü. Şimdi Türkiye’nin kendisi hastalıklı oldu.

(...)

Çözümün nasıl olacağını tayin etmek, bir kişinin hele bir köşe yazarının boyunu iyice aşar. Buna uzmanlar grubu karar verecek. Bunu biliyorum ve bir şey daha biliyorum: Türkiye’yi bekleyen asıl büyük tehlike işte bu suç patlamasından gelecek. Ülkemizde hayli hızlı çalışan bir saatli bomba bulunuyor ve hepimizin birden hayatını duman edecek. TBMM olayı partilerüstü olarak ele alıp topluma yol gösterici olmalı. Eğer demokratik yollar açılmazsa toplum bir gün antidemokratik yolları kabul etmeye ve beklemeye başlar. Türkiye’de bu tür taleplere karşılık verecek bir güç mutlaka bulunur.

Akşam, 15.11.2006

Serdar TURGUT

16.11.2006


 

Sosyal çözülme

Çok vahim bir sayı açıklandı: Türkiye’de her iki dakikada üç suç işleniyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün açıkladığı verileri, belki daha açık bir görüntü sağlar diye böyle aktardık.

Geçen yıl her gün 1.336 suç işlenirken bu yıl her gün 2 bin 191 suç işlenir olmuş. Bu da her iki dakikada üç suç işlendiği anlamına geliyor.

Bu sayıların bir dünya rekorunu ifade edip etmediğini bilmiyoruz, ama büyük bir toplumsal çözülüşü gösterdiği ortada.

(...)

Bu yılın ilk 9 ayında işlenen toplam suç miktarı 598 bin 388’dir. Toplumumuz 9 ayda yarım milyon “suçlu” üretmiş. Bu gidişle sayı yıl sonunda 900 bine ulaşacak.

70 milyonluk bir toplumda her yıl 900 bin insanın suç işlemesi korkunç bir durumdur.

Toplumsal sorunlarda bir ilerleme sağlanamadığı sürece de suç ve suçlu sayının artması kaçınılmazdır.

Bu oranda bir suç artışıyla mücadele etmek için emniyet kadrolarını iki katına çıkarmak, onlarca yeni hapishane inşa etmek gerekir. Ama bunlar da esası çözmez. Esas çözülmedikçe de polis ve hapishane sayısı katlanarak artar durur.

***

Başbakan daha dün, bu sayıların açıklandığı saatlerde yaptığı konuşmada ekonominin ne kadar ileri gittiğini anlatıyordu. Onun verdiği rakamlara göre, kişi başına gelir ve satın alma gücü açısından son dört yılda Türk halkı iki kat zenginleşmiştir.

Ama Emniyet Müdürlüğü’nün rakamları aynı şeyi söylemiyor, hatta tam tersini söylüyor.

Bunun nedenini bulmak, kaynaklarını bulmak ve kurutmak için harekete geçmek kendine siyasi iktidar adı veren kurumun ve bu kurumu oluşturan zevatın görevidir.

Suç toplumuna dönüşmüş bir topluma ekonominin ne kadar iyiye gittiğini söylemek, bunun sürekli tekrar etmekle bir sonuç almak mümkün değildir.

Türk toplumu ileriye dönük umutları yeşerten bir ekonomik hamle beklemeye devam ediyor.

Vatan, 15.11.2006

Okay GÖNENSİN

16.11.2006


 

Meçhuller ittifakı

Dünya medyasının gözünü Türkiye’ye çevirecek bir etkinliğe ve bu vesile ile ülkemizde bulunan ‘önemli’ zevata saygısızlık yapmak istemem ama ‘Medeniyetler İttifakı’ konusunda hiç iyimser olmadığımı vurgulamak zorundayım.

Başbakan Erdoğan’ın bu çalışmaları pek anlamlı bulmasını ve ciddiye almasını da elbette küçümseyemem ama iyimser olmak için nazari imkansızlıkla yüz yüzeyiz.

O imkansızlık, ‘Medeniyet’ kavramın üzerindeki belirsizliktir.

‘Medeniyet’ denince kim ne anlıyor, ne kastediyor belli değil.

O zaman da ‘Medeniyetler İttifakı’ tamlamasının ‘Meçhuller ittifakı’ lafından pek bir farkı kalmıyor.

Bir kere medeniyetler kime karşı ittifak edecekler?

Hem hangi medeniyetler?

Dünyamızda şu an kaç tane medeniyet var ki?

Ayrıca bu ittifak, medeniyetleri çatıştırmak isteyenlere karşı mı?

Eğer öyleyse onları somut olarak ilan etmeye var mısınız?

Kim medeniyetleri çatıştırmak istiyor; belli mi?

Bir bir çatıştıran yoksa ve bir çatışma yoksa ittifak ne iş ve kime karşı?

Eğer yeryüzünde birden fazla medeniyet varsa, neden bunların yarışmalarını sağlamıyoruz da ittifakını sağlamaya koşuyoruz?

Hem medeni, hem çatışmacı olunur mu?

Medeniyet, eğer medeniyetse, bir başka medeniyetle çatışmaz zaten, yarışır.

Hasılı ne istediğimiz, ne aradığımız belli değil.

Kafalarımız karmakarışık.

Medeniyet deyince kültürleri mi kastediyoruz?

Yoksa sadece dinleri mi?

Kim bilir belki de aşırılıkları kastediyoruz.

Zira çatışan, aşırılıklardır.

Öyleyse aşırılıkları ‘medeniyet’ olarak mı isimlendiriyoruz?

Saçmalıklar iç-içe...

Tercüman, 15.11.2006

Ömer Lütfi METE

16.11.2006


 

Siyaset alanı nasıl genişler?

Mehmet Ağar, pazar gecesi HaberTürk’ün konuğuydu... Melih Meriç’in sunduğu “Basın Kulübü” programında 3.5 saat konuştu.

6 gazeteci soru sordu.

Soruların çoğu Güneydoğu’ya ve Ağar’ın “dağdan inip ovada siyaset yapsınlar” söylemi üzerineydi.

Ağar’ın konuşmasının “3 saati” de aynı konudaydı.

*

Melih Meriç dün bize dedi ki:

- Son zamanlarda “iki program” olağanüstü ilgi gördü... Biri Hüsamettin Özkan’ın konuştuğu programdı, diğeri de Mehmet Ağar’ın.

*

İki programa da “çok sayıda” elektronik posta mesajı yağmış.

Ağar’ın programı sırasında gelen mesaj sayısı “5.300.”

Çoğu yine “Güneydoğu’ya dair.”

*

Hafta sonunda Ecevit’in cenaze töreni vardı.

AKP’nin kongresi vardı.

Süper Lig maçları vardı.

TV’lerin “gündemi” sıkışıktı.

Ama buna rağmen...

Melih Meriç’in söylemiyle:

- Basın Kulübü’ndeki Ağar’a büyük bir ilgi vardı.

*

Programın ardından Mehmet Ağar “20 kişilik danışmanlar ekibiyle” HaberTürk’ten ayrılmış.

Melih Meriç ve konuğu olan gazeteciler de Bakırköy’deki Saruhan İşkembecisi’ne gitmişler.

Lokanta sahibi “programı izledim” demiş.

Birkaç müşteri, gazetecilerin masasına gelmiş.

Onlar da “izlemişler.”

İçlerinden biri şunları söylemiş:

- Ağar eğer bu sözlerinin arkasında durmaya devam ederse doğru yapar... Oy da alır... Ama çark ederse çok kaybeder.

*

Dün Mehmet Ağar’la konuştuk.

“İki gündür aldığı telefonlardan” bahsetti:

- Diyarbakır’dan da arayan çok Edirne’den de... Van’dan, Adana’dan, Konya’dan, Bursa’dan arayan arayana... Partiye mesaj yağıyor.

*

Bizim gazeteden Metehan Demir de programdaydı.

Metehan dün AKP Grup Toplantısı’nı izlemek için Meclis’e gitti.

Bir AKP milletvekili Metehan’a demiş ki:

- Lütfen adımı yazmayın... Programı izledim... Ağar doğru şeyler söylüyor... Çok önemli bir projenin savunuculuğunu yapıyor... Takdir ettim.

Metehan’a sorduk:

- Bu milletvekili Güneydoğu’dan mı?

Hayır.

(Milletvekilinin seçim bölgesini ve adını yazmıyoruz.)

*

Dönelim Mehmet Ağar’a...

- Parti içinden tepki alıyor musunuz?

- Başlangıçta bazı tepkiler oldu... Ama sonunda bizimkiler de işi kavradılar... Tepki, desteğe dönüştü.

*

Mehmet Ağar:

- Osmanlı ne zaman kendi insanının sorununun çözümünü Batı’ya havale ettiyse, kaybetmiş... Biz bu hataya düşmeyelim... Kendi insanımızın sorununu kendimiz çözelim.

*

“Ya asker ve polis” dedik.

- O kesimlerin tepkisi?

- Asker de polis de görevini yapacak... Silah çekene herhalde gül uzatacak değil... Benim amacım siyaset alanının genişletilmesi... Akan kanın durması... Siyasetin çözüm üretmesi.

*

HaberTürk’ü de kutluyoruz, Mehmet Ağar’ı da.

Sabah, 15.11.2006

Yavuz DONAT

16.11.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004