Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 10 Mart 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Millî gelir hesapla değil, üretimle artar

Milli gelirimizi TÜİK (Başbakanlık’a bağlı bir devlet kuruluşu olan Türkiye İstatistik Kurumu) hesaplar. TÜİK, milli geliri hesaplama şeklini değiştirdi. 1998 yılından bu yana milli gelir rakamlarını yeniden belirledi. Bu yeni hesap şekliyle milli gelirimiz “durduğu yerde” arttı.

2006 yılı sonunda milli gelirimiz 400.0 milyar dolar olarak açıklanmıştı. Yeni hesaplama şekli ile (kâğıt üzerinde) yüzde 31.6 oranında yükseltildi, 526.4 milyar dolar oldu.

TÜİK, bir süre önce ülke nüfusunu 73 milyondan 70 milyona düşürdü. Sonra milli geliri 400 milyar dolardan 526 milyar dolara çıkardı. Sonuçta kişi başına düşen milli gelir rakamı da 5.480 dolardan 7.500 dolara yükselmiş oldu.

Millî gelir nedir?

Milli gelir ülkede üretilen mal ve hizmetlerin parasal değerinin toplamıdır. Üretim artınca milli gelir de artar. Üretmeden ülke gelirini artırmanın imkânı yoktur. Milli geliri ölçmek için önce ülkedeki mal ve hizmet üretiminin “miktarı” belirlenir. (Ölçülebilecek ölçülür. Ölçülemeyecek olanlar tahmin edilir.) Sonra bunlar cari fiyatla (o yılın fiyatıyla) fiyatlandırılır.

Geçmiş yılların milli geliri ile karşılaştırmaya imkân vermek (değişim belirlemek) için de cari fiyatla belirlenen milli gelir rakamından enflasyonun şişkinliği alınır. Buna da “Sabit Fiyatla Milli Gelir Hesabı” denilir.

Milli gelir hesabında mal ve hizmetlerin parasal değeri “Katma Değer” olarak toplanır.

Katma değer denilen şey bir malın çıktı fiyatı ile girdi fiyatı arasındaki farktır. Bu fark (1) Kira, (2) Ücret, (3) Faiz ve (4) Kâr’dan oluşur. Örneğin bir ayakkabı 100 liradır ama, onun içinde 30 liralık deri, 10 liralık iplik, 5 liralık çivi vardır. Derinin, ipliğin, çivinin içinde de kira, ücret, faiz ve kâr vardır. Bunlar ayrı ayrı toplanırsa gerçek olmayan bir rakam ortaya çıkar.

Bir son açıklama daha: Milli gelir hesabında kayıt içi-kayıt dışı ayrımı yapılmaz. Bu hesap bir muhasebe hesabı değildir. Pazara çıksın çıkmasın, kayıt içi olsun olmasın tüm üretim hesaba girer.

Daha önce de değişti

Bizde son kırk yılda milli gelir rakamlarıyla 3 defa oynandı.

1) DPT kurulduğunda, DİE ile DPT’nin üretim tahminleri farklı olduğundan Birinci ve İkinci Beş Yıllık Kalkınma planlarında DİE ve DPT milli gelir rakamları arasında ufak farklar vardı.

Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanırken Yaşar Yaşer’in DİE Başkanı olduğu dönemde, Erdoğan Özötün ile rahmetli Cemil Çınar’ın çabalarıyla bu çelişki giderildi. Fakat eski seri ile yeni seri arasında sadece yüzde 1-3 oranında fark oluştu. Yeni seri 1968 sabit fiyatlarıyla belirlendi, 1948 yılına kadar geriye uzatıldı.

2) Orhan Güvenen’in DİE Başkanlığı döneminde 1990 yılında milli gelirde ciddi bir düzeltme yapıldı. Milli gelir yüzde 30-35 oranında büyütüldü.

Yeni hesapta 1987 yılı sabit fiyatları esas alındı. Geçmiş yılların rakamları 1968’e kadar düzeltildi.

3) Son olarak da TÜİK, 1998 yılı girdi-çıktı çalışmasına dayalı olarak 1998 yılı sabit fiyatlarıyla üretim değerlerini tekrar belirledi. 1998 yılından bu yana açıklanan rakamları yükseltti.

Güven sarsılıyor

Yeni hesaplamayla TÜİK’in milli geliri yükseltme gerekçesi nedir? Üretim mi arttı ki, milli gelir rakamı büyüyor? Hayır. Üretim aynı. Hesaplama şekli değiştiriliyor.

Açık anlatımıyla üretim artmadığı halde milli gelir rakamı büyümektedir.Tekrarda yarar vardır ki, önemli olan üretimdir. Üreteceksiniz ki, geliriniz artsın.

10-15 yılda bir milli gelir hesaplarını düzeltip % 30-35 oranında artırmak hesapların sağlığına olan inancı zedelemektedir. Düzeltmelerden önce kullanılan milli gelir rakamlarına dayalı olarak yapılan hesaplamaların, rasyoların doğru olmadığını görmek kullanıcıları ve yorumcuları zorda bırakmaktadır.

Milliyet, 9.3.2008

Güngör Uras

10.03.2008


 

2020 dolar

Bir de Avrupa Birliği’ne mırınkırın ediyorsunuz; bakın onun sayesinde milli gelirden her birimize düşen pay bir gün içinde 2.020 dolar artıverdi.

Üstelik taş atıp kolumuzu bile yormadan. Dahası bu rakam iki yıl öncesine ait. 2007’de kim bilir nerelere çıktı ve 2008’de kim bilir hangi basamaklara çıkmaya devam ediyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), AB’ye uyum kapsamında milli gelirin hesaplanması yöntemini değiştirdi; Birleşmiş Milletler sisteminden Avrupa hesap sistemine geçti ve ortaya son günlerdeki gelişmelerin topladığı karamsarlık bulutlarını darmadağın eden bir sonuç çıktı: Milli gelirden 70 milyon 487 bin 917 Türk vatandaşının beşikten eşiğe kadar her birinin payına meğer 5.480 dolar değil, 7.500 dolar düşüyormuş.

Dün bu müjdenin verildiği basın toplantısında bir meslektaşımızın vurguladığı ve TÜİK Başkanı Ömer Demir’in de onayladığı gibi, “Aslında bayağı zenginmişiz ama farkında değilmişiz.” Divan Edebiyatı şairlerinden Hayali ne güzel söylemiş: “Cihanârâ cihan içindedir ârâyı bilmezler / Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler!”

Sakın “Sanal zenginleşme bu” diye itiraz ederek Pazar keyfimizi bozmaya ve Türkiye’nin kazanımlarını küçümsemeye kalkmayın.

Bakın; eski hesap yöntemiyle dünyanın 17’nci büyük ekonomisiydik; bir kalem darbesiyle Tayvan’ı devirip 16’ncı sıraya yükseldik. AB’nin 7’nci büyük ekonomisiydik, Hollanda’yı itip 6’ncı basamağa çıkıverdik. 2010 yılında dünyanın 15’inci büyük ekonomisi olmayı hedefliyorduk, o tarih gelmeden ipi göğüsleyeceğiz.

Damdaki Kemancı’nın hayali

Hepsi bu kadar değil; iktisatçılar bu yeni verilerin Türkiye’nin gücüne ve imajına katkılarını, makroekonomik göstergelere olumlu etkilerini saya saya bitiremiyorlar.

Örneğin, “Orta gelir grubu”ndan çıkıp “Üst orta gelir grubu”, hatta “İleri gelir grubu”na girdiğimizi muştuluyorlar.

Cari açığın milli gelire oranının yüzde 7.8’den 6.1’e gerilediğini hesaplıyorlar. “Global finansal kriz reel ekonomiye de sıçradı, yüksek cari açığı, kırılgan mali yapısı nedeniyle en riskli ülkeler arasında Türkiye de bulunuyor” türünden kehanetleri ve senaryoları yırtıp atın.

Ödemeler dengesinin iyileşeceğini söylüyorlar.

Bütçe açığının milli gelire oranının yüzde 2.6’dan 1.7’ye indiğini, böylece en fazla yüzde 3’lük açığa izin veren Maastricht Kriterleri’ni bile solladığımızı belirtiyorlar. Kriterleri delikdeşik eden bütçe açığı yüzünden AB ile didişip duran Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy hasedinden çatlasın.

Bitmedi; kamu borç stokunun Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’ya oranı da 10 puan birden hafiflediğini anlatıyorlar: Yüzde 45’ten 35’e.

Bakın bu son iki veriye çok sevindik. Bütçe açığı ve kamu borç yükü azaldığına göre, Avrupa’da “Yılın Maliye Bakanı” seçilen “Very Special” Kemal Unakıtan herhalde yeni vergiler salmaktan, mevcutları artırmaktan vazgeçer. Umarız.

TÜİK Başkanı Demir, milli gelirin 2007 yılına ilişkin güncelleşmiş verilerini 31 Mart’ta açıklayınca bu umudumuzun daha da pekişeceğinden adımız gibi eminiz. Çünkü Unakıtan 18 Ekim 2007 tarihinde 2007 tahminlerini ve 2008 beklentilerini şöyle açıklamıştı: 2007 sonunda kişi başına gelir 6.625 dolar, bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 2.3. 2008’de kişi başına milli gelir 7.000 dolar, bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 2.5.

Bu hedefleri 2006’da geçtiğimize göre, TÜİK’in 2007 verileriyle kim bilir nerelere varmış olacağız. Bakarsınız; ABD Merkezi Haberalma Örgütü’nün (CIA) bile tahminlerini çöpe gönderiveririz. O Türkiye’nin bu yıl kişi başına milli gelirinin 9.400 dolar olacağını söylüyor. Bu rakamın satın alma paritesine göre milli geliri ifade ettiğini biliyoruz efendim; ama belli mi olur, TÜİK’in revize ettiği verilerle yapacağı hesapta da o rakamı paritesiz yakalamadığımız ne malum.

Artık lütfen gerçeği görün ve inanın: Biz zengin bir ülkenin vatandaşlarıyız. Unutmayın, 40 defa söylenirse gerçek olurmuş!

Sabah, 9.3.2008

Erdal Şafak

10.03.2008


 

Kanunsuz kamu düzeni

“Anayasa’nın Başlangıç Bölümü’nden Anayasa kurtarılırsa, başka hiçbirşey yapılmasa bile çok şey yapılmış olur, buna karşılık, Başlangıç Bölümü bu şekliyle kalırsa, Anayasa’ya çok parlak, çok tumturaklı vecîzeler doldurulsa bile, aslında hiçbir yararlı iş yapılmış olmaz” diye kaç kez tekrarladım, duyan, ilgilenen, anlayan olmadı. Elbette Azîzan’dan bazı zevât anladılar, ne var ki Evliyâ-i Umûr’un hele Hukukçu olanları; yetki sahibi olduklarında, kulaklarına tıkaç tıkarlar, hele “kötü şöhret” sahibi saydıkları meslekdaşlarını hiç dinlemezler. Kulaklarından bu tıkacı çıkarmaları için muhalefete düşmeleri gerekir. İktidara geldiklerinde tekrar aynı tutumlarını sürdürürler. “Kötü şöhret”den kasdettikleri de Hakk’ın değer yargılarına değil, fincancı katırlarının değer yargılarına uygundur.

Yeni Medenî Kanun’un hazırlıkları sırasında çok şey söyledim, hiç kimse dinlemedi, kadın yararına değil, kadın aleyhine uygulamaya yol açıldı. Kadın dernekleri temsilcileri, benim söylediklerim ardında “Şeriat” gizlendiğinden kuşkulandılar. Çünkü “Şeriat”e Tabiî Hukuk anlamı veremiyorlardı, gerçekten de korkunç ve Tabiî Hukuk’a aykırı teamüller onlara “Şeriat” diye belletilmişdi. Benim ne söylediğimi bilenlerin de kabul etmek işlerine gelmiyordu.

Hayvanları Koruma Kanunu’nun çıkarılmasında da aynı oyunlar sahnelendi. Medenî Kanun’da olduğu gibi, “hele bir yol bu kanunu çıkaralım da sonra daha iyisini yaparız” teranesi dillerde gezdi. Sonuç, beklediğim gibi oldu: “İnsancıl hayvan katli!” Eşitlikçi Maçoluk gibi!

Ardından Vakıflar Kanunu’nun yetmişiki yıllık çehresine allık, rastık, düzgün vs. sürmek gerektiği düşünüldü. Sürüldü de! Bu arada Dışişleri Bakanlığı’nda AB ile ilişkiler konusuyla meşgul bir birim, benden bir cemaat vakıfları “yasa taslağı” istedi. Hazırlayınca da bana VGM’den “ey şeyh-i kerâmât-fürûş! Ez de suyun iç!” tavsiyesi geldi. Eski Vakıflar Kanunu’nun çehresine sürülen Paris-Berlin kozmetik ürünleri dahî önceki Cumhurbaşkanınca “yakışıksız” görülerek silinmesi istendi. Meclis silmedi ve eski kanun boya küpüne batmış haliyle daha da sevimsiz olarak arz-ı endâm eyledi. “Ulusalcılar” buna bile tepki gösterdiler ve göstermekteler! Bazıları da bunu “danışıklı” yapıyorlar, AB bu tepkilere bakıp gerçek bir “ıslahat” yapıldığı “zehab”ına kapılabilir ümîdiyle!

Ardından, Anayasa değişikliği ve başörtüsü konusu, ulusalcı çıkmazına sokuldu. Yüzyıllarca süren kuraklık dolayısıyla, birikim hazînemizdeki yufkalık; doğru çözüme varılmasını yine engelledi. Eski Anayasa’nın da boyanarak, allanıp pullanarak yenilenmiş gibi ortaya sürülmeyeceğinden emin değilim.

Bazı eski kitabeler harf devriminden çok sonraki bir tarihde boyanıp yaldızlanırken, sözünün kafasının ve gözünün yarıldığını görmüşsünüzdür ey Azîzan! Anayasa ve kanunlar da boyanıp yaldızlanırken çok def’a böyle oluyor. Anayasa’nın 13. maddesinin ilk şeklinde “genel ahlâk” temel hak ve hürriyetlerin sınırlanabilmesi için genel bir sebep idi. 2001 yılı değişikliğiyle, temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla ve Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplerle sınırlanabileceği kuralı getirildi. Eski metinde, ilgili Anayasa maddesinde belirtilen sınırlama sebebi aranmıyor, sadece ve doğru olarak: “kanunla sınırlama” gereği belirtiliyordu.

Yeni metin; Özel Hukuk’ta, meselâ Bk. 20 maddede yer alan “sözleşmeler, sadece kanuna değil, yazılı olmayan genel ahlâk kurallarına da aykırı olamazlar. Yazılı olmayan emredici kurallar da vardır, bunlar da genel ahlâk kurallarıdır. Genel ahlâk kurallarına aykırı sözleşmeler de bâtıldır” mealindeki kuralı temelsiz bıraktı. Esasen “yazılı olmayan genel ahlâk kuralları”, toplumumuzda bu kurallar üzerinde uzlaşma olmadığı için “müzelik” bir madde haline gelmişti. Yeni Borçlar Kanunu Tasarısı; Bk. 20’ye Anayasa’nın değişik 13. maddesinin etkisi konusundan tamamen tegafül ederek, 13. maddeye değil, Başlangıç Bölümü’ne uygun daha vahîm bir değişiklik yaptı: Bk. 19, İsviçre’den, bir merhum mütercim tarafından anlamaksızın ve çok kötü aktarılmış bir madde olmakla beraber, aslı göz önüne alındığında çok önemliydi ve “kamu düzeni kuralları”nın ancak yazılı kanun kuralları olabileceğini gösteriyordu. Tasarı tasarlayımcıları, son zamanlarda Hukuk öğreticilerine de bulaşan vahîm Başlangıç Bölümü Babayasa mikrobundan kendilerini koruyamadıkları, öğrenimleri sırasında veya daha sonra Doğru Hukuk Felsefesi (A) vitamini alamadıkları, “sen elif dersin Hoca, manası ne demektir?” sorusuna muhatap olduklarını da bilmedikleri için, Bk. 19’u bir kalem darbesiyle hazf eyleyip, Bk. 20’ye “kamu düzeni”ni kattılar. Böylece İsviçre Borçlar Kanunu’nun “yazılı olmayan emredici kurallar: Genel ahlâk kuralları” sistemi, lâikçi gelişmeler dolayısıyla uzlaşım yokluğundan Hukuk Tarihi müzesine kalkarken, onun yerini, uzlaşma aranmayıp “derin baba ve ağır ağabey”in iradesine dayanan, kanun kuralına bürünmeleri gerekmeyen “nizâm-ı âlem” (Kamu düzeni) yazılı olmayan kuralları aldı. Tasarı’da, Tanzîmat Fermanı’ndan da geriye gittiğimizi, bu gelişmenin çok tehlikeli olduğunu hiç çağrılmadığım Tasarı’yı hazırlama Komisyonu’nda anlatamadım. Ne var ki 2005-2006 yılının ilk yarıyılında İstanbul Hukuk Fakültesi’nde toplanan “Sempozyum”da bu yanlışın –başka yanlışlar düzeltilmese bile– mutlaka düzeltilmesi gerektiğini söyledim. Adalet Bakanlığı’ndan gelen bir gözlemci yiğit de not aldığı için yetkili kulaklara ulaştığından emin oldum ve “vazifemi yaparım/gözlerimi kaparım” diyerek o gece rahat uyudum. Heyhat! 7 Mart 2008 günü, Tasarı kendisine gönderilen bir meslekdaşdan, metni bir iki saatliğine istiare eyleyüp istinsâh-ı ziyaî (fotokopi) ameliyesinden sonra gördüm ki: Tasarı m. 27/1’de hiçbir değişiklik yapılmamış. Benim sözlerim hiçbir şekilde kaale alınmamış.

-Bu çok doğal değil mi? Sen komisyon üyesi bilem değilsin, not alan yiğit de Çiçek Devri yiğitlerinden olacak, şimdi Şahin Devridir, Adliyye Nezareti ve Vezareti’nin işi yok da hiçbir resmî sıfatı olmayan birisinin gayriciddî sözlerini mi dinleyecek? Not alır gibi yapıldığına şükret!

Ey Azîzan, anlaşılıyor ki, Borçlar Kanunu da aynı şekilde, ciddiyetle kanunlaşacak! Allah encâmımızı hayr eylesin!

Yeni Şafak, 9.3.2008

Hüseyin Hatemi

10.03.2008


 

Yeni bir Osman Özbek vak’ası mı?

Başbakanlık’ta dansöz de oynatmışlar. Ama din alimlerine iftar verilince kıyamet koptu. İçki içmeyen bir başbakanın sofrasında şecaat arzeden bir general çağdaşlık adına rakı istedi.

28 Şubat günleri idi. Bir general, trafikte bir kavşak noktasında İmar ve Belediye Kanunu’nu hiçe sayarak belediye karşısında Atatürk heykeli dikti.. Gecekondu ve anıtımız da oldu. O günler, kaçak yapılarını yıkmasınlar diye çatılarının tepesine Atatürk büstü ya da bayrak dikilen günlerdi. Öyle ya, kim dokunabilir bayrağa ve Atatürk’e. En yükseklerde o olmalı!. Tabii işin gerçek yanı tam bir istismarcılık.. Bugün de milleti temsil eden bayrağı, millete karşı darbeciler sahipleniyormuş gibi yapmıyorlar mı? Dün Atatürk ve bayrak, kaçak yapısını dokunulmaz kılmak için gecekonducunun elinde bir istismar aracı idi, bugün darbecilerin elinde milli iradeyi ortadan kaldırmaya yönelik bir istismar aracı olarak kullanılmak isteniyor..

O günlerde bir başka general, başbakanın ziyaret ettiği bir dost ülkenin yöneticisine “Pezevenk” diyor ve aynı suçlama kendi ülkesinin başbakanına da yapılıyordu.. (Ben kendisini tanıdım. “Benim konuşma üslubum böyle. O özel bir toplantı idi” diyor. Ama demek ki, birileri zaten böyle konuşuyor, birileri de servis ediyor haberi. Sonunda maksat hasıl oluyor) Ama o günlerde bu sözler için ne adli, ne de idari bir soruşturma açılmadı topluma yansıyan..

Geçtiğimiz günlerde bir başka olay yaşandı Pop Media’da.. Biliyorsunuz, artık internet var. Youtube var.. “Ankara’da Youtube depremi!” başlığı ile verdi media. “Eski YÖK Başkanı Teziç, Tuğgeneral Erten’den sonra şimdi de Başbakan’a küfreden savcı!.” Son olarak bir savcı Geniş Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi Savcısı S.D.’nin sözleri Youtube’a düştü. Muhtemelen iki yıl öncesine ait bir kayıt. Savcının Başbakan ve müsteşarına küfrettiği ses kayıtları sitede yer aldı.. Görüşmenin adliye koridorlarında bir başka savcının odasında kaydedildiği anlaşılıyor. Bu, Osman Özbek vakasıdır.

Youtube’da art arda yayınlanan kayıtların ardından, Genelkurmay Başkanlığı Elektronik Sistemler (GES) Komutanı Tuğgeneral Münir Erten’in görevinden affını istediği ileri sürüldü. Bu iddia önce yalanlandı, sonra ortada kaldı..

Savcı S.D. dönemin Diyarbakır Valisi, şimdinin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’ya yönelik, isim vermeden çok ağır sözler sarfediyor ve ilde güvenliği sağlayamadığından bahsediyor. S.D.’ye atfen yayınlanan konuşma kaydında, askerin uyarılarını yaptığı, şimdi kenardan seyrettiği belirtilirken, “Şimdi asker o kadar hoşuma gidiyor ki... Asker Diyarbakır’a girse hiç affetmeyecek.. Sincan’da tank yürüten adam... Hava Kuvvetleri istese bugün de yapar Diyarbakır’da...” gibi sözler geçiyor. Ayrıca, güvenlikten şikâyet ederek, “3 ayda Diyarbakır’ı mum gibi yapmazsam” sözleriyle bölgede görev yapmak istediği belirtiliyor. Konuşmada, Başbakan Erdoğan’a yönelik de ağır küfür ve hakaretler yer alıyor. Erdoğan’ın, “Türkiyelilik” ve “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” açılımları için, “... Türkiyelilik haa... Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı haa...” ifadeleri geçiyor. Konuşmanın devamında, Başbakan Erdoğan’ın cumhurbaşkanı adaylığına, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ile dönemin Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Fevzi Türkeri’nin engel olduğu iddiası yansıyor. Konuşmada, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin, yeğenlerinin, çocuklarının tayinlerini istedikleri yerlere yaptığı suçlamasında bulunan savcı S.D.’nin karşısındaki kişi, dönemin Yargıtay Başkanı Osman Arslan için, “85 yıllık cumhuriyet tarihinde abi ilk defa Yargıtay’ın başında bir İslâmcı var” diyor.

Bu arada Teziç muamması hâlâ çözülemedi..

Öte yandan ÇYDD Başkanı Türkan Saylan da kervanda yerini alıyor.. Üniversitelerde kılık kıyafeti serbest bırakan Anayasa değişikliği için “Evet” oyu veren milletvekillerine, Meclis’e ve bu konuda isyancı rektörlere destek vermeyen polise veryansın eden Saylan, “Totaliter gibi gözüken Meclis’in var olması utanç verici” diyor.. Yani yasama, yürütme, yargı, güvenlik güçleri, herkes bu işten nasibini alıyor.

Saylan, “Her sözde kadını aşağılayan, kendini yükseltmeye çalışan ama alt yapısı olmayan, hiçbir şekilde insanlık vasıflarına sahip olmayan insanlar, kadınlar hakkında ahkam kesiyor. Bizi temsil eden insanların bizi temsil edebilecek nitelikte olması gerekiyor” diyor.

Saylan’ın en çarpıcı sözleri, konuşmasının sonunda: “Bizim onaylamadığımız hiçbir şeyi, istediği kadar çoğunluğu olsun devlet veya hükümet onaylayamaz. Yapar, eder her şey geri döner.”

“Yaşasın oligarşi!” diye bağıracağı geliyor insanın.. Seçime ne gerek var, Türkiye’yi, emekli generaller, Cumhuriyet gazetesi yazarları, CHP üst yönetimi, ADD, ÇYDD, Mason locaları birlikte yönetsinler.

Her darbeden sonra oluşan ara rejim dönemlerinde de bunlar yönetmiyor mu?

Saylan iyi ki sözlerini “Kahrolsun demokrasi, kahrolsun milli egemenlik, kahrolsun parlamenterizm” diye bitirmemiş.. Hani milli iradenin tecelligâhında milli mutabakat belgesine el kaldıranları bu kadar aşağıladığına göre.. Hürriyet’in “Kaosa kalkan 411 el” manşetinin anlamı, daha sonraki günlerde yaşanan olaylarda kendini gösterdi. Kaos/kriz lobisi için işaret atışı idi bu, “Kaos iyidir”ciler için..

Sormak gerekmez mi bu beyaz Türklere, “Siz kimsiniz?” diye.. Gücünüzü nereden alıyorsunuz?. Kim veriyor size bu yetkiyi? Siz kendinizi her şey, milleti kuru kalabalık mı sanıyorsunuz?

Yeni bir Osman Özbek vakası ile karşı karşıyayız.. Malum media ve şürekası “Topyekun savaş” için iş üzerinde suçüstü oldular aslında. Şimdi bundan sonra ne olacak? Hep birlikte olacakları göreceğiz.

Selam ve dua ile..

Vakit, 9.3.2008

Abdurrahman Dilipak

10.03.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri