Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 20 Haziran 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Dizi Yazı

Nurullah Çelebi KÖKER

Gizemli ÜLKE HİNDİSTAN -2-

Aşka adanmış eser: Tac Mahal

TERASTA SOHBET

Akşam yemek için eve döndüğümüzde aşçı Türk yemekleri hazırlamış bizi bekliyor. Akşama kadar aç, susuz gezdikten sonra akşam hazırlanan yemeklerin lezzeti tarif edilmez. Yemek yedikten sonra terasa çıktık. Daha önce yazdığım gibi sanki bir bahçe. İnsan 35 derece sıcaklıkta teras bahçesine çıkınca günün bütün yorgunluğunu üzerinden atıyor. Akşam çayı ve ikramlarla birlikte koyu bir sohbet başlıyor. Uzun yıllar orada bulunan bir Türk arkadaş meraklı sorularımıza cevap veriyor. Hindistan’daki insan yapısı, dinlerin çeşitliliği, insanların davranışları, insanlar arasında farklılık. Oradaki kırsal kesimlerdeki cehalet kadın ve erkek arasındaki farklılık, kast sistemi gibi sosyal ve kültürel olaylar konuşuldu. Her duyduğum ve gördüğümü anlatmam mümkün değil. Ama İslâmiyet öncesi cehalet devrindeki olan olayların çoğu bugün Hindistan’ın bazı kesimlerinde cereyan ediyor. Dikkatimizi çeken ve enteresan olanlardan bir ikisini mercek altına alalım. Kast sistemini duyunca hayretler içinde kaldık. Günümüzde ve bu asırda insanlar arasında farklılık var denseydi inanmazdık. Köleler ve efendiliğin tarihte kaldığını zannediyorduk. Ama Hindistan’da insanların üst kast, alt kast diye bir bölüme ayrılması bize tarihteki efendilik ve kölelik sistemini hatıra getirdi. Alt kasttan olan insanların hallerini inceledik. Hayata bağları, kendilerine güvenleri, ümitleri, heyecanları, sevinçleri azalmış, ezilmişliğin belirtisi yüzlerinden okunuyor. Oradaki arkadaşlarımızın anlattığına göre alt kasttan biri okusa makam ve mevkisi yükselse de, yine alt kasttan kurtulamıyor. Bu farklılık alt kasttaki bir insanın hayatının sonuna kadar devam ediyor. Hemen bizim ülkemiz aklıma geldi. Bizde yine de demokrasinin nimetinden dolayı ülkemizin en ücra köşesindeki bir insan okuyup en yüksek mevkiye çıkıyor. Kimsede ona sen şuradan geldin buradan geldin, doğudan geldin, batıdan geldin, köyden geldin gibi bir şey demiyor. Demeye de hakkı yok. Ama Hindistan’daki üst kast-alt kast ayrımında alt kasttan biriysen Allah yardımcın olsun.

KAST SİSTEMİ

Gündüz çok ilginç bir olaya rastlamıştık. Olay şuydu: Bizi turist arabasıyla gezdiren alt kasttan bir şofördü. Mahalle girişinde dar bir yerde bir kadının sürdüğü bir arabayla karşı karşıya geldi. Kadın durup yol vermesi gerekirken bizim şoförün alt kasttan olduğunu anlayınca, korna çalarak geri çekilmesini istedi. Halbuki yol bizim şoförün hakkıydı. Kadın üst kasttan olma üstünlüğünü kullanarak korna çalıyor, bağırıyor, çağırıyordu. Bizim şoför de tepki olarak sadece durdu ve kadına dikkatli ve öfkeli bakıyor. Ancak tepkisini kıpırdamadan susarak ortaya koyuyordu. Kadın geri çekilip yol vermiyor bağırmasına devam ediyordu. Baktı ki bağırıp çağırmasıyla olmuyor mutlaka da üstünlüğünü gösterecek, kendi geriye gitmeyip bizim şoförün zor olmasına rağmen geri gitmesini sağlayacak. Kapıdaki bekçiyi çağırdı. Bekçi bir kadına, bir de bizim şoföre baktı. Kast farkını anlayınca bizim şoförün yanına geldi. “Çekil” dedi. Bizim şoför haklı olduğunu söyledi. Ama faydası olmadı. Bekçi ısrar edince çok zor olmasına rağmen geri çekildi. Kadın ise yol vermesi çok kolay olmasına rağmen yol vermedi. Şoförün verdiği yoldan bir muzafferiyet edasıyla geçti gitti. Biz de hayretler içinde kaldık.

3 saatlik sohbetin içinde anlatılacak çok çok şey var, ama dinlerin içinden ‘cenin dini’ ilgimizi çekti ve hayret içinde kaldık. Gerçi Hindistan’da din sayısı belki sayılamayacak kadar çok, çünkü her mukaddes kabul ettikleri şeye tapınıyorlar. Bunların bir çoğu bize çok saçma gelir. Ama bu orada çok gerçek. Bir olay anlattılar. Adamın biri bir ağaca sarılmış 15-20 gün kadar ağaçta sarılı kalmış. Hemen etrafına binlerce adam toplanıp bu insan değil tanrılık özelliği var diye tapınmaya başlamışlar veya harikulâde gördükleri bir insanı tanrı kabul ediyorlar. Etrafına bir sürü insan topluyorlar. Biz burada iken ineğe tapıyorlar diye duyduğumuzda ve okuduğumuzda çok saçma bulmuştuk, ama orada ineğe tapanlar cenin dinine göre çok nezih ve güzel kalıyor.

Evet insan duyduğu bir şeyi bazen olmaz böyle şey diye hayalî buluyor ama gerçekten inekler caddelerde 3’lü 5’li gruplarla dolanıyor. Kimse bir şey diyemiyor. Ayrıca insanların ineği kesme cezası 8 yıl hapis diyorlar. Evet oradaki inekler çok şanslı. Kimse bir şey diyemiyor ve hürmet etmek mecburiyetinde, ana caddede dolaşan ineklere çarpmamak için arabalar kenara çekiliyor. Gerekiyorsa ineğin geçmesini bekliyorlar. İnekler bu kadar şanslı iken aynı cinsin erkeği olan öküzler ise çok şanssız. Kağnı arabaları bağlanmış zor şartlarda yük ve insan taşıyor. İnsanlarda kadınlar, hayvanlarda ise tam tersi öküzler değersiz bu coğrafyada. Daha önce de söyledim. Cenin dinini duyunca, sonra da görünce, ineğe tapma saçma, ama daha nezih görünüyor. Çünkü on milyon insanın mensup olduğu cenin dininde tanrılar ve tapanlar çıplak geziyorlar. Bize bu dinin özelliklerini anlatan arkadaşlarımı dinlerken kendi kendime mümkün değil demiş ve inanmamıştım. İnsanlar bu kadar akılsız fikirsiz olur mu diye. Daha sonra İmam-ı Rabbani Hazretlerinden gelirken Yeni Delhi’nin büyük caddelerinden birinde 40-50 yaşlarında bir erkek caddede çırıl çıplak gezmiyor mu? Hayretler içinde kaldım ve hemen yüzümü çevirdim. Arkadaşımın anlattığı doğruymuş dedim. Hindistan’daki bir başka arkadaş daha hayret verici bir olay anlattı. Hem dinledik hem güldük. Hindistan’da din temsilci ve liderleriyle görüşme yapıyorlarmış. Diyalog olsun diye. Cenin dininin temsilcisi hatta kendilerine göre tanrısı ile randevu alıp görüşmeye gitmişler. Giderken inşallah sözde tanrı bizi çıplak karşılamaz diye, merak içerisinde varmışlar. Vardıklarında bir de ne görsünler. Cenin dininin temsilcisi-tanrısı (!) çırıl çıplak karşılamaz mı? Ne yapacaklarını şaşırmışlar geriye dönseler olmamış, ileri gitseler olmamış, eve girip otursalar olmamış. Büyük bir şaşkınlık ve bozgunluk içerisinde biraz şaşırmışlar. Mecburen içeriye girmişler. Girmişler ama nasıl edelim diye düşünüyorlarmış. Neticede karşılıklı konuşmak için oturmuşlar. Ama giden arkadaşlar şaşkın ve tedirgin. Ancak çözümü çapraz oturup adamı görmemek için yüzlerini de çevirip konuşmaya çalışmışlar ve kısa zamanda kalkmalarıyla kaçmaları bir olmuş. Yine orada bir arkadaşımız oturmak için ev aramış bulamamış. Sonra zorluklar içerisinde bir ev bulmuş. Ev sahibi ben sana ev veririm ama sen oturamazsın, mahalle ile anlaşamazsın demiş. Arkadaşımız da kendisinin ve ailesinin çok uyumlu olduğunu kendilerine hiçbir sıkıntı getirmeyeceği teminatını vermiş. Ev sahibi her ne kadar ısrarcı olsa da, sen bu mahallede oturamazsın diye, arkadaşımız “Yok sen ver, hiçbir problem çıkmaz” demiş ve evi almış. Birkaç gün yerleştikten sonra pazara alış verişe çıkmış bir de ne görsün. İnsanlar çıplak dolaşıyorlar. Mahallede, caddede sokakta bu tür çıplaklar sıklıkla karşılarına çıkınca, hemen pılı pırtıyı toplayıp kaçmış. Oradan gidip başka bir ev tutmuş.

TAC MAHAL

Bu mihval üzere sohbetimiz gecenin geç vaktine kadar devam etti. Bu arada hiç yemediğimiz Hindistan meyvelerinden oluşan ikramlarla sohbeti bitirdik. Ertesi gün sabah namazından sonra dünyanın yedi harikasından biri olan Tac Mahale gitmek üzere otele istirahat için gittik. Ertesi gün sabah namazına kalktık ve yola erkenden koyulduk. Çünkü bizi bekleyen gidiş geliş 400 kilometreye yakın bir yol vardı. Karışık, kargaşa bir trafik bizi bekliyordu. Bu arada Tac Mahal’e kadar uzun bir yol olmasına rağmen, kalabalık bir yerleşim merkezi olduğu için çok yerleri ve insanlar görüyoruz. Biraz ilerledik yol kenarında bir Hintli bizi görünce çuvalını alıp düdüğünü çalmaya başladı. Kobra yılanı oynatıp para kazanacak. Daha sabahın sersemliği ile yılan kafasını kaldırıp baktı. Fakat oynamıyor. Hint fakiri yılanı oynatıp para kazanacak ya. Yılanı tokatlıyor oyna diye. Yılan sabah erken uyanmanın ve tokatın sersemliğiyle canı oyun istemiyor. Hint fakiri para kazanmak telâşı ile uğraşıyor. Daha fazla yılana eziyet etmesin diye 50 rupi verip oradan ayrıldık.

YILAN OYNATAN HİNT FAKİRLERİ

Biraz ilerledik, başka bir eyalete geçmek üzere işlem yapmak için biraz bekledik. Tac Mahal yeni Delhinin bulunduğu eyalette değil eyalet geçerken aynen başka bir ülkeye geçiş gibi işlem yapıyorlar. Beklerken arabamızın turist arabası olduğunu gören ve boynuna 3-4 metrelik bir boğa yılanını sarmış bir Hintli hızla üzerimize geldi ve yılanı boynumuza sarmak istedi. Ta ki para kazanacak! Biz boynumuza yılanı sarmak istemiyoruz. Hintli para kazanmak için yılanı boynumuza sarmak istiyor. Biz çekiniyoruz. Biz Hintliye dedik ki “Senin fotoğrafını çekelim ve paranı verelim” dedik. Biraz çekim yapıp 50 rupide ona verdik. Bulunduğumuz bölgede insanlar sefalet içerisinde herkes yılanla ve diğer değişik şeylerle karnını doyurmak için 3-5 kuruş kazanmaya çabalıyor. Halimize binlerce şükür ettik ve eyaleti geçerek yola devam ettik.

Biraz ileride yine baktık ki bir adam meydanda tatlı yapıyor. Dikkatimizi çekti, ama kullandığı malzeme tencere ve tavalar çok garibimize gitti. Çok pis bulduk. Ama insanlar toplanmış yiyorlar. En garibi de tatlı hamurunu bir kadın çorabına doldurmuş. Ucunu da açmış, oradan akıtarak çeşitli şekiller yapıyor siyahlaşmış tencere tava içerisinde. Ben meraklar içerisinde çekim yaparken eczacı arkadaşım kolumdan tutup çekiyor. “Hayrola ne oluyor” dedim. “Çok yaklaşma mikrop kaparsın” dedi. Ben de “Çekim yapıyorum, kamera ve fotoğraflar herhalde mikropları çekmez, bize yapıştırmaz” dedim ve gülüştük. Ve nihayet öğleye kadar uzun bir yol aldıktan sonra muhteşem Tac Mahal’e ulaştık. Tac Mahal gerçekten çok enteresan bizim Sultanahmet ve Ayasofya meydanı gibi yeşillik, çayır çimen içinde, havuzlar sular derken güzel bir mesire yerinin ortasında bembeyaz mimarî yapısıyla görenleri etkiliyor. İçeride sadece iki mezar ama 20.000 kişinin 22 sene çalışarak yaptığı geometrik şekil ve yansımalardan oluşan bembeyaz bir mimarî.

5 kilometre yakınına kadar motorlu taşıtları yaklaştırmıyorlar. Ta ki duman, Tac Mahalin rengini etkilemesin diye. Arabamızı 5 km uzağa koyduk oradan sonra deve arabalarıyla geldik. Müthiş bir kalabalık. Muazzam bir eser. Yerli ve yabancı turistleri çekiyor. Giriş 750 rupi. Bizim paramızla 30 YTL civarında. Binanın kenar dış sütunlarına baktığımızda altı köşeli görünüyor yaklaşıp elimizi sürdüğümüzde köşeli gibi görünen sütunun düz bir zemin olduğunu anlıyoruz. Tac Mahal, Hindistan Türk İmparatorluğu’nun Timuroğulları hanedanının 5. hükümdarı Şah Cihan Şah-ı Cihan (Dünyanın Şahı 1593-1666) tarafından, o zamanki imparatorluğun başşehri olan Hindistan’ın Agra şehrinde, Jumna (Yamuna) Nehrinin kıyısında yaptırılmıştır. (Babür Şah’ın Hint-Türk İmparatorluğu, Hindistan’da 332 yıl (1526-1858) egemen oldu.)

Dünyada aşk için dikilmiş en büyük ve en güzel anıt olarak kabul edilen bu anıt mezar, Şah Cihan’ın büyük bir aşkla sevdiği eşi Arcümend Banu’nun (Mümtaz Banu Begüm) doğum sırasında ölümü üzerine, onun hatırasına yaptırılmıştır. Yapının mimarları; Mimar Sinan’ın talebelerinden Mehmet İsa Efendi ve Mehmet İsmail Efendi ile yapıdaki yazıları yazan Hattat Serdar Efendi, eserin yapımı için Şah Cihan tarafından İstanbul’dan dâvet edilmişlerdi. 1630’da inşasına başlanan eser, 22 yıl sonra 1652 yılında tamamlanmıştır. Tac Mahal’in yapımında parlak, ince mavi damarları olan beyaz mermer kullanılmıştır. Aynı mermerden yapılan ve yerden yüksekliği 82 metre olan kubbe, Mimar İsmail Efendi tarafından yapılmıştır. Kubbe üzerinde altınlı bir alem vardır. Türbenin beyaz mermerden 4 minaresi vardır. Anıtın dört yanına Hattat İsmail Efendi tarafından Yasin Sûresinin tamamı yazılmıştır.

İnşaatta çok sayıda ustanın da yanı sıra, günde 20.000 işçinin çalışmasıyla anıt mezar 1643’te, çevresindeki avlu ve yapılar 1649’da bitirildi. Tac Mahal, 22 yılda 1653’te bütünüyle tamamlandı.

Agra ilinin dışında Yamuna Irmağının kıyısında, 305x580 metre ölçülerinde dikdörtgen avluda yer alan Tac Mahal, dört cephesinin ortalarında 33 metre yüksekliğindeki tac kapılarıyla 75 metre yüksekliğindeki anıt kubbeyi çevreliyor. İç mekânı örten 30 metre yüksekliğindeki alt kubbeyle üst kubbe arasında türbe mekânı kadar ölü hacim var. Mümtaz Mahal ve Şah Cihan’ın sandukaları üst katta, kubbenin altındadır. Sandukaların bulunduğu yerdeki kubbede insan ağzından çıkan her ses 7 kez yankılanacak şekilde bir akustiğe sahiptir. Şah’ın ve eşinin asıl lâhitleri ise en alt katta bulunmaktadır. Bu harikayı birkaç saat gezdikten sonra şehirden ayrıldık.

—Devam Edecek—

Nurullah Çelebi KÖKER

20.06.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Dizi Yazı

  (19.06.2008) - Gizemli Ülke HİNDİSTAN -1-

  (14.06.2008) - ALMANYA'DA RİSALE-İ NUR GÜNLERİ -3-

  (13.06.2008) - ALMANYA'DA RİSALE-İ NUR GÜNLERİ -2-

  (12.06.2008) - ALMANYA'DA RİSALE-İ NUR GÜNLERİ -1-

  (11.06.2008) - Beşinci Kıta: AVUSTRALYA (3)

  (10.06.2008) - Beşinci kıta: Avustralya (2)

  (09.06.2008) - Beşinci kıta: Avustralya (1)

  (07.06.2008) - Osmanlı'dan Günümüze 'İPEK BÖCEKÇİLİĞİ' -3-

  (06.06.2008) - Osmanlı'dan Günümüze tarihi miras "İPEK BÖCEKÇİLİĞİ" -2-

  (05.06.2008) - Osmanlı'dan günümüze tarihi miras "İPEK BÖCEKÇİLİĞİ" -1-

 
GAZETE 1.SAYFA
Download

Gezi Eki Pdf
© Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır