02 Ekim 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Elif Eki

Dil ve bin yıllık birlik

Gülümsemeyi unutmuş gibiler. Hırçınlar. Dertlerini, meramlarını kavga ederek, bağırarak anlatıyorlar. Tavırlarında ve hallerinde dâvâsını özümsemiş, onu her hâl ve şartta anlatabilecek güvene malik kimselerin rahatlık, dinginlik ve sükûneti yok. Milleti sevdiklerini iddia ediyorlar, ama milletin yaşadığı toprakların üçte birine gitmekten ve dâvâlarını anlatmaktan acizler.

Çünkü dâvâları fıtrî ve ebedî (perennial) bir hakikatten beslenmiyor. Zira sahip çıktıkları ulus-devlet, insanlığın, tahminlere göre on bin senelik hayatının ancak son iki yüz yılının ârızî bir “gerçeği”. Hakikati demiyorum, dikkat edilsin, gerçeği. (Yolsuzluk ve rüşvet Türkiye’nin gerçeğidir, ama bu iş hakikat değildir, meselâ.)

Örnek mi; işte Anadolu diyemeyeceğim, kabul edilmez zira. Mozaik dedik olmadı, konglomera dedik olmadı. İşte Kafkaslar, işte Balkanlar, işte on dört farklı lehçeyi barındıran Apenin Yarımadası, işte bugün İsviçre adıyla bilinen istikrar adası. Kaç dil ve inanç grubu aynı topraklar üzerinde yüzyıllarca yaşayabilmiştir.

Bu karışma gayet de normaldir. Çünkü devrin şartlarına göre yürütülen ekonomik faaliyet ne ise insanlar o faaliyetin en iyi yapıldığı yerlere gelip yerleşeceklerdi. Sanayi devri sonunda, bugün Londra’da, Paris’te ve Berlin’de kaç dilden insan yaşayıp aynı odalarda büro işi yapıyorlarsa, tarımın revaçta olduğu dönemlerde de, ziraata uygun bir yöreye Sırp da yerleşir, Boşnak da yerleşir, Hırvat da yerleşir, Arap da, Kürt de, Acem de…

Onları birer mitin, efsanenin çevresinde bir bayrak altında toplanmaya zorlayan ulus-devletin icadından önce bu birliktelik, ufak tefek arızalar geçirmiş, ama bozulmamıştır.

Ulus-devletin zorlaması ile her biri birer zulüm destanı olan, arkalarında gözü yaşlı, aç sefil milyonlar bırakan göçler bu dönemde yaşanmıştır. Geçtiğimiz yüzyılda tarihin en vahşilerine bile parmak ısırtacak siyasî göçler…

Bir hakikate dayanmayan, ama içinde menhus bir zevki barındırdığı için, on beş ilâ kırk yaş arasındaki bazı muhakemesiz gafilleri çekmeye muvaffak olabilmiş bir hareketin lideri dil bayramı münasebetiyle şunları demiş:

“Türkçenin dışında farklı bir dilin kamusal alanda kullanılma talebi ve bunun da hoş görülmesi ve desteklenmesi; Türk milletine eşit hak ve sorumluluklarla bağlı olan bir topluluğun millet olmasının yolunu açacak ve eninde, sonunda bağımsız siyasî bir varlık olması yönündeki dinamikleri harekete geçirecektir. Bu itibarla ana dilde eğitim istekleri ve ısrarları milletimizin parçalanması ve dağılması sürecini başlatacak ve bin yıllık kardeşliğimizi temelinden bozacaktır.”

Pes dedirtecek bir anlayış. Laikçilerin “kamusal alan”ını birkaç yıldan beri biliyorduk, ama onun beslediği ulusçuluğun kamusal alanını bu vesileyle duymuş olduk. Nasıl ki, laikçilere göre kadınlarımızdan biri evinin dışında başörtüsü takarsa kamusal alanı ihlâl etmiş oluyor… Öyle de, ana dili Türkçe olmayan bir vatandaşımızın evinin balkonunda ya da damında kendi dilinden bir ezgi mırıldanması ülkenin birlik ve beraberliğini bozuyor(!) Bu durumda olan vatandaşlarımızın, ezgiyi içlerinden mırıldanıp onun üzerine anında Türkçe bir güfte mi döşemeleri gerekecektir?

Haydi, bunu anlayışla karşılayalım. “Diğer”e duyulan endişeden beslenen bir cereyanın liderinin, böyle korkuları dillendirmesini “anlaşılır” bulalım.

Ancak, Türkçe’den başka dilin kamusal alanda kullanılmasının bin yıllık birlik ve beraberliğini bozacağını iddia etmek, farkına varılsın ya da varılmasın, tam anlamıyla bir çarpıtmadır.

Tarihçilere sorun bakalım; doğu ve güneydoğu illerinde 1925’e kadar faaliyet gösteren medreselerde, tekke ve zaviyelerde talebeye hangi dilde ders veriliyor, bölgenin şair ve edipleri eselerini hangi dilde kaleme alıyorlardı?

Ve buradaki vatandaş ve dindaşlarımızın, hilâfetin kaldırışını takip eden yıllara kadar, bu ülkenin diğer yerlerindeki insanlarımız ile dil farklılığından kaynaklanan ciddî bir husûmetleri olmuş muydu?

Ancak, milliyetçi lider bir yönüyle haklıdır. Bin yıllık ortak bir dil vardı: Ama bu dil bizim anladığımız mânâdaki dil değildi. Şefkati ve muhabbeti; komşuya, yakına, hatta gayr-i müslime iyiliği emreden, insanların tamamını ümmet addeden; kimini kutlu dâvete icabet eden kimseler olarak kardeş gören, bu dâveti henüz kabullenmemiş olanlara da mülâyemetle hakkı tavsiye eden bir üst-dildi. Yani İslâm’ın hakikatleri idi.

İşte aynı dilin eserleri olan yazmaları ihtivâ eden kütüphaneler, camiler, hanlar, imaretler, aşevleri, şifahaneler. Onlar Konya’da, Bursa’da, İstanbul’da, Kütahya’da olduğu gibi Diyarbekir ve Urfa’da da aynı dili, anlayana, hal dilleri ile ders vermeye devam ediyorlar.

Başta ortak dil aramaya ne hâcet… Bu üst-dili anlayıp anlattıktan sonra hangi lisanı konuştuğumuzun ne önemi var?

Kısacası korkular yersiz, endişeler boş…

“Ortak dil”i korkusuzca konuşabilsek, öyle güzel anlaşacağız ki…

MEHMET BOYACIOĞLU

Gençlerle ilgilenenlerde durum nedir?

Ben şunu anlamıyorum. Beyefendi veya hanımefendi, genç beyler veya genç bayanlarla ilgileniyor. Çok güzel. Kendisine belli sayıda gencin sorumluluğu verilmiş. Yani gençlerle çok yönlü ilgileniyorlar.

Hatta bazen bir yurt şeklindeki organizasyon, bir genç sorumluya havale edilmiş. Bu, sorumluluk verilmesi anlamında güzel. Belki o da kendince elinden geleni, ciddî bir fedakârlık düşüncesi içerisinde yerine getiriyordur.

Yani gençlerle ilgilenmek için memleketlerine gitmemişler, nefislerine uygun hareket etmemişler… Falan falan. Buraya kadar herşey güzel.

Peki gençlerle ilgilenen bu insanlar, ilgilendikleri gençlerle ilgili ne kadar bilgiye sahipler?

Onların psikolojilerini, o yaşların duygularını, yanlışlarını, uç davranışlarını bilmek adına kaç kitap okumuşlardır?

Alan uzmanı hangi yazarı takip etmişler ve derin, sağlam bilgilere ulaşmışlardır?

Bu bilgiler, gençlerle ilgilenenlerin gençlere aktarmasından evvel, kendilerine lâzımdır. Kendi hayat dönemlerini iyi tahlil etmiş, o dönemlerde yaşanan halet-i ruhiyeyi iyi anlamış, ‘hangi yaşın, hangi davranışının altında neler var’ iyi sezinlemiş bir kişi, elbette gençleri anlamada çok daha başarılı olacaktır.

Yani öncelikle gençle ilgilenenlerin çok ciddî bir bilgi donanımına ihtiyacı bulunmaktadır. Yani sağlıklı bir iç yapıya, tutarlı davranışlara, müsamahalı yaklaşımlara sahip olan bir kişi, bu yaşadıklarını muhataplarından isteyebilecektir. Yoksa gençlerde meydana gelebilecek pek çok yanlışın müsebbebi, gençle ilgilenenler olacaktır. Bu da ciddî bir yıkım demektir.

Kendisine yedi tane üniversiteli genç teslim edilmiş yurt idarecisi genç beyefendi ile konuşuyorum.

Bugüne kadar kaç tane gençlik psikolojisi ile ilgili kitaplar okudunuz?

İletişimle ilgili takip ettiğiniz iletişim uzmanları var mı?

Gençlik döneminde hangi problemleri çözmeye kendinizi hazır hissediyorsun?

Gençlik döneminin en belirgin özelliğini biliyor musunuz?

Yani meselâ, neden genç, bile bile ve isteyerek bir yanlışa adım atabilmektedir, bu duruma karşı ne yapmak gerekir?

Farklı ırktaki, farklı renkteki, farklı memleketten gelmiş, farklı duygular içerisindeki gençlere karşı hangi tedbirleri almak gerekir?

Genç idareci ile sorular etrafındaki sohbetimiz devam edip gitti. Ama çok acı bir durumla karşılaştık. Gencin, ne psikolojiden, ne iletişimden ve ne de kimyadan haberi var. Soruların karşısında cevapların büyük çoğunluğunun ayaklarını yere basmadı.

Böyle bir idareci, adaletsizlikten başka ne ortaya koyabilecektir.

Genç beyefendi ve genç beyefendi ile birlikte bu işlerin içinde olan beyler ve bayanlar, böyle bir gidişle, gençlere hizmet ettiğinizi falan düşünmeyin. Gençlerin barınma ve yeme içmelerini temin herkesin parayla yapabileceği işlerdir. Önemli olan, gençlere gösterilen nitelikli, derinlikli ve uzmanların bilgilerinden dokunmuş, sağlam, istifadeli ve anlamlı yaklaşımlardır.

Bunun için hiç vakit kaybetmeden hemen gençlerin bulunduğu mekânlara birer küçük kütüphane oluşturun ve özel ve itina ile seçilmiş kitaplar alın. Yani psikoloji, iletişim, cinsellik, sosyoloji, eğitim, ahlâk, siyaset gibi konuları ele alan, sağlıklı uzmanlar tarafından yazılmış kitaplar hemen gencin ulaşabileceği ortamlara taşınmalıdır.

Tabiî bu kitapların nasıl kitaplar olduğunu ise, önce siz okuyarak karar vermelisiniz ve beslenmelisiniz. Böylece kitaplar hakkındaki gençlere olan sözlerinizin de bir tesiri olsun. Geç kalmış değilsiniz genç idareciler. Çünkü bu bilgilere hayatınız boyunca ihtiyaç duyacaksınız.

Evet, çok acı bir şey daha söyleyeceğim. Maalesef o da, bu ilgili idareci gençler birer üniversiteli. Yani üniversitelerimizden mezun olan gençlerimizin ne kadar okumaktan uzak olduğunu görmek çok endişe verici bir durum. Üniversite bitirmiş genç, kendi alanını zaten bilmek durumunda, ama kendi alanı dışında onlarca farklı branşlarda kitaplar okuyup, hayatını anlamlandırması gerekmektedir. Bu böyle değilse, gençlerden ilgili hedef ve olumlu amaçları olanların bu işe bir an evvel el atmaları kaçınılmazdır. Yani üniversite tahsili boyunca, değişik alanlarda yüzleri bulan kitaplar mütalâa edilmek durumundadır ki, konuştuğunda dinlensin ve dikkate alınsın. Biraz da büyüklerin gençleri fazlaca dinlememelerinin altında bu boşluk var.

Tabiî bu işin örnek insanları yok değil. Çok güzel işler bulabilecek ve yapabilecek bir üniversiteden mezun olmuş, beyefendi kardeşim, “Mesleğimi çok seviyorum. Çok rahat iş yapabileceğim ortamlar da mevcut. Ama ben öğrencilerle ilgilenmeyi ve onlara rehberlik etmeyi düşünüyorum. Bu okul sürecinde gençlerle ilgili onlarca kitap okudum. Aslında böylece kendimi tanıdım. Okudukça, ne kadar yanlış yaklaşımlarla yetiştirildiğimizi, bizimle ilgilenenlerin bu işi ne kadar amatörce yaptıklarını, kendi tarihî yanlışlarını bile hep savunur bir anlayış içerisinde olduklarını görünce, bu alanda kendimin pek çok şeyler yapabileceğimi gördüm ve şimdi buradayım.”

“Kırk tane gencim var. Hepsini çok yakından tanıyorum. Kimin, ne şartlar ve psikolojilerde yaşadığını biliyorum. Hatta aylık gelen harçlıklarına ve bu harçlığın onlara yetip yetmeyeceğine kadar özel konularda gençlerle konuşuyoruz. Gençlerle konuşmadığımız konu kalmıyor. Okul hayatının inceliklerini, tuzaklarını, kazandırdıklarını, iş hayatını, bizim üzerimizdeki beklentileri, evliliği, aile sorumluluğunu… gibi her türlü konuda onlarla saatlerce konuşuyoruz. Tabiî bütün bu konuşulan konuların sağlıklı ve inandırıcı, ikna edici olması için sağlam kaynaklardan beslenmek gerekiyor. Genç, mantığına uymayan bir şeyi kabul etmiyor. Ben de onun için çok okudum ve halen de konularla ilgili okumalarımız devam ediyor. Zaten okumasak gençlerle diyalog kurulmuyor. Ortak dil oluşturamıyorsunuz. Ne olursa olsun okuma sürecinden kopmamak gerekiyor.”

İşte size iki örnek.

“Gençler okusun” diyenlerin, okuması lâzımdır. Sözün muhatap üzerindeki tesiri, söze olan inancınızla alâkalıdır.

Yaşamadığınız, dem ve damarlarınıza dokunmamış bir bilgi, kimsede bir tesir uyandırmıyor.

Haydin kitaplara… Hangi kitaplar mı? Tabiî ki onu da konuşalım.

SEBAHATTİN YAŞAR

[email protected]

Başörtüm

Bunca yıldır bize yapılan haksızlıklara karşı genellikle ezilen taraftık. Her ülkede kadın olmak zordur, ama Türkiye’de kadın olarak yaşamak en zorudur. Çünkü bizim ülkemizde kadın da ikiye ayrılır. Başörtülü ve açık. Gerici ve laik…

Her hakkımızı elimizden aldılar. Bizi her zaman “örümcek kafalı” saydılar. Bugüne kadar ben hiçbir kimseye “Neden açıksın?” demezken; dinimin emrini yerine getirdikten sonra her gören; “Neden kapandın?” dedi. Okulda çoğu öğretmen ve arkadaşımın gözünden düştüm. Çoğu kişi tanımamazlıktan geldi. Hiçbirisine aldırmadım. En büyük desteğim ailemdi. Her genç gibi hakkımız olan eğitim hakkımızı elimizden aldılar. Benim de çok hayalim vardı. Ben de doktor, mühendis, hemşire olmayı çok isterdim. Ama yine de suskunlukla ve başımı açmadan devam ettim.

Benim de açık birçok arkadaşım var ve hepsiyle çok iyi anlaşıyorum. Bana karşı hiçbirisi kendilerinden ayrım yapmıyor. Çünkü aslında ben de onlar gibiyim. Bunu biliyorlar. Ben de kendimi onlardan ayırmıyorum. Çünkü ayrılamayız…

Geçenlerde bir marketin servis sırasında önünden geçtiğimiz bir bayan bize karşı ağır hakaretlerde bulundu. Onun dediğine göre, her şeyi biz karıştırıyormuşuz. Biz, biz kimiz? Biz bir terör örgütü müyüz? Biz, sadece başını örten dört kızdık. Toplumun kurallarını bozduğumuzdan bahseden o kadın, ayrımcılığı yaparak aslında kendinin bozduğunun farkında değil mi? Biz haklı olarak üzüldük, kızdık ve kendi aramızda konuştuk. Yanındaki bayan konuşmamızdan rahatsız oldu ve susmamızı söyledi. Ama diğer bayan hâlâ konuşuyordu. Sadece yanımdaki kuzenlerime şunu söyledim ve onların da duymasını istedim. Bunu duyduktan sonra herkesin sesi kesildi. “Tamam, her şey onların olsun, hiçbir şey istemiyoruz. Siz, biz diyerek ayırımcılık yapan onlardır. Biz demiyorlar…”

Kimse benim özgürlüğüme karışamaz. Çünkü ben de kimsenin özgürlüğüne karışmıyorum. En son sözleri; “Çocuklarda hiç suç yok, bunlar ekilen tohumun meyveleri” dendi. Ben böyle bir meyve olmaktan gurur duyuyorum. Bizler öcü böcü değiliz. “Tayyip’in askerleri” değiliz. Bizler siyasî bir simge veya propaganda malzemesi değiliz. Bu toplumun bir ferdiyiz. Herkesin hakkına biz de sahibiz. Eğitim hakkımızı elimizden aldınız. Söylemediğiniz lâf kalmadı. Ama şu anda her ülkenin saygı duyduğu bir dini yaşamaya çalışıyoruz. Dünya İslâm’a koşarken siz İslâm’dan uzaklaşıyorsunuz. Herkes kapılarını bizlere açarken, sizler bizi dışlıyorsunuz. Bizi dışlayan herkese sesleniyorum; “Ne yaparsanız yapın, örtümü başıma takmam beni ben yapan bir değerimdir. Bizler ortalığı karıştırmıyoruz, ayrımcılık yaparak siz ortalığı karıştırıyorsunuz…”

Korkmuyorum, korkmayacağım, kimse de korkmasın. Bizler dinimizin emriyle hareket ediyoruz ve etmeye de devam edeceğiz. Bir gün bizi küçük görenleri asla küçük görmeyeceğim. Çünkü kimsenin benim yaşadıklarımı da yaşamasını istemiyorum. Artık bizi de toplumun bir ferdi olarak görün…

MERVE İRİYARI

İyi örnek olmak...

Birey olarak hepimizin üzerine düşen görevler vardır kuşkusuz. Bunlardan en önemlisi, “iyi örnek olmak”tır. Asr-ı Saadet’te, başta Peygamber Efendimiz (asm) ve ashabı, Allah’ın (cc) emir ve yasaklarını yaşayarak, yani hayatlarında uygulayarak örnek olmuşlardır. Bu konuda bir çok rivayet ve kıssa mevcuttur.

Fakat maalesef toplum olarak, bildiklerimizi hayatımıza geçirmekte, onları yaşamakta bir çok sıkıntı çekmekteyiz. Toplumun ileri gelenlerinin, doğruları yaşamak konusunda çok daha dikkatli olmaları gerekir. Sokakta yürürken, okuldan çıkarken, otobüse binerken, kırmızı ışıkta beklerken, hastahaneye girerken, minibüsten inerken...

Hiç unutmuyorum; öğretmenlerimiz bizlere her zaman sigaranın zararlarından bahsedip, içilmemesi gerektiğini anlatırlardı. Kitaplarımızda bu konuları ders olarak işler, kompozisyonlar, resimler, şiirler hazırlardık. Fakat bir çok kez maalesef öğretmenlerimizi dahi sigara içerken görürdük. Bu durum karşısında her zaman ikileme düşer, aklımız karışırdı.

Bu tarz olaylar çok şükür artık azaldı. Toplum olarak her geçen gün daha da bilinçleniyoruz. Geri dönüşümler, düşük emisyonlar ve daha temiz solunabilen bir hava...

Ancak, bu “kötü örnek”ler azalmasına rağmen, maalesef tamamen bitmiş değil. Geçtiğimiz günlerde, medyada da yer alan bir “kötü örnek” haberi bizi çok üzdü. Bazı Avrupa ülkelerinde geleneksel hâle getirilen “bira festivali”, Antalya’da da yapılmış... Ve büyükşehir belediye başkanı da, bu sorumsuzluğu engellemek yerine katılmayı tercih etmiş...

Büyükşehir meclis üyesi Yaşar Tabur’un da dediği gibi; “Belediyenin görevi bira festivaline sponsor olmak ya da sosyal bir meşrûiyet kazandırmak değildir.” Festivalin bir gencin ölümüyle sonuçlandığını da ifade eden Tabur, “Belediye başkanı olarak yaptığınız her türlü eylem ve söylevden sorumlusunuzdur. Kişisel yaşam tarzınızı, makamınızı kullanarak ‘en doğru yaşam benim gibi yaşamaktır’ noktasında gösteremezsiniz. Sizin bira festivalinde söylediğiniz cümlelerden kitleler etkilenebilir. Hiçbir festival ve festivalin tanıtım sonuçları bir gencimizin hayatından daha önemli değildir.” (sentezhaber.com)

Sayın Tabur’un da ifade ettiği gibi; “Belediyenin görevi bira festivaline sponsor olmak ya da sosyal bir meşrûiyet kazandırmak değildir.” Rusya’nın dahi bu illetten bıkıp, çareler aradığı (belli saatlerde alkollü içecek satışının yasaklanması gibi) bir ortamda, Müslüman kimliğiyle daha çok ön plana çıkan ülkemizde bu yanlışın yapılması çok kötü bir “örnek” oluşturmaktadır. Olayın dinî boyutunu bir kenara bırakıp, sadece maddî boyutuna dahi baksak, her halde kimse bu olayı onaylayıp, meşrûiyet kazandıramaz! Alkolün sebep olduğu hastalıklar, bu hastalıkları önlemek için yapılan harcamalar ve yatırımlar, ülkemize dahi milyon dolarlara mal oluyor.

Bunun yanında, kişinin bu davranışından dolayı ailevî problemlerinin başlaması, toplumun da huzurunu bozmaktadır. Zaten dinimizin de yasakladığı bütün davranışlarda, davranışı yapanın zararı bulunmaktadır. Yani; bizi Yaratan, bizi bizden daha iyi bildiği ve daha çok sevdiği için helâl ve haram kavramlarını koymuştur.

Daha önce de dile getirdiğimiz gibi, toplumun belirli bir yerinde bulunanlar, daha kolay örnek alınan şahsiyetler, bu tarz yanlışlar yapıp “kötü örnek” olmamalıdırlar. Yaptıkları bu yanlışların sorumluluğu, muhakkak ki daha ağır olacaktır.

Bediüzzaman Hazretlerinin, her konuyu asrımıza uygun bir şekilde, anlaşılır bir tarzda yorumladığı Risâle-i Nur Külliyatı’nda da dediği gibi, “Nefsini islâh etmeyen, başkasını ıslâh edemez.” İyi bir örnek olmak istiyorsak; bu kuralı, hayatımızın prensibi hâline getirmeliyiz.

Sayın Akaydın’ın da, bir an evvel bu hatasının farkına varıp, iyi örnek hallere imza atması gerekmektedir...

M. YASİN AYDIN

[email protected]

Zeynep bebeğin suçu ne?

Zeynep, henüz sadece 15 aylık. Zeynep, anneciğinin rahminden dünyaya düşeli, bu dünyanın havasını soluyalı sadece 15 ay olmuş, güzeller güzeli bir melek. Zeynep, anneciğinin ciğer paresi. Zeynep, annesinin kuzusu, mis kokulusu. Zeynep, anne sütü kokan bir cennet emaneti.

Dünya denilen şu muammanın çirkeflerini bilmeden, bütün bebeklerdeki hızla çarpan yüreğiyle ilk adımlarını attı yeryüzünde. İlk yürüme deneyimlerinde yere düştüğü de oldu muhakkak. Anneciği yanındaydı nasıl olsa, düşse de yere, ağlatmadı yavrucuğunu. Aldı kucağına, öptü yaşlı yanaklarını, kokladı kıvırcık saçlarını.

Küçük Zeynep’in korkan yüreği, annesinin yüreğine deyince huzur buldu muhakkak. Böyle böyle başladı yürüme deneyimleri, böyle alıştı düşse bile korkmamaya. Korktuğunda, tökezlediğinde hep anneciğini buldu yanında, yapıştı annesinin eteğine, mis kokan anne sinesinde buldu huzuru. Böyle bir güvenle yürümeyi öğrendi Zeynep. Henüz yürüyeli çok da olmamıştı hani. Ama seviyordu yürümeyi her bebek gibi. Annesi “Hadi atta gidelim” dedi mi, sevinçle koşuyordu kapıya, bütün bebekler gibi. En sevdiği, annesinin elinden tutarak yürümekti belki.

Anneciği bir gün yine tuttu Zeynep’in minik, yumuk ellerini. Her zamanki gibi, her ikisinin de yumuşacıktı, sıcacıktı elleri. Bir arabaya bindiler birlikte, mutluydu Zeynep, neşeliydi. Mis kokan annesinin kucağında oturdu minibüsün koltuğuna. Keyifle camdan dışarı seyretti bir müddet. Yol boyunca en sevdiği kelimeyle seslendi annesine. “Anne” dedi doyasıya. İpek gibi yumuşacık sesini duydu annesinin. Bazen de sırf annesinin sesini duymak için seslendi annesine. “Anne.” “Anne.” Arabanın motor sesleri, içeridekilerin seslerine karışırken, bir anda büyük bir patlamayla kan gölüne dönüverdi her yer.

Zeynep bir yana, anneciği bir yana. Zeynep, kaldırıldığı hastanede nice müdahaleden sonra açabildi gözlerini. Oysa anneciği gözlerini artık bu dünyaya hiç açamayacaktı. Güzeller güzeli yavrusunu, dünya gözüyle bir daha hiç göremeyecekti...

Zeynep, hazır mamalara hiç alışık değildi ki, o şimdiye kadar en çok anneciğinin mis gibi sütünden içmişti. Oysa şimdi ne annesi vardı, ne de onun güvenli, mis kokan sinesi. Bilmiyordu ki Zeynep, bilemezdi ki zaten. O sadece 15 aylık minicik, masum bir bebekti.

Kendine ilk geldiğinde, “anne” dedi. “Anne!” sesindeki sızı taa, gökkubbeyi çınlattı. Dallardaki son kalan yapraklar bile irkildi, yerlerinden düştü. “Yavrum!!” diye inledi bir ruh, sesi taa semaları kuşattı. Belki bir tek Zeynep hissedebildi bu nefesi ve bir nebzecik olsun rahatladı, tekrar uykuya daldı.

Zeynep yeni yürümeye başlamıştı. Ne de güzel minicik ayakları vardı. Oysa şimdi bütün yürüme çalışmalarını en baştan ve bir çok ağrı eşliğinde yapması gerekecek. Düşerse yere, onu tutup kaldıracak bir anneciği olmayacak.

Ah Zeynep! Ah zavallı, güzel bebek nasıl kıydılar sana? Anneciğinin öptüğü minicik burnundan bir sürü hortumlar sokmuşlar Zeynep’in. Gülücükler saçan, ışıl ışıl gözleri donmuş, öylece etrafına bakınıyor, belki yeni yeni öğrendiği kelimelerle “aba, aca,” diyecek, ablalarına, amcalarına seslenecek, ama konuşamıyor.

Yürümeyi biliyordu Zeynep, yine kalkmak istiyor, yürümek, koşmak istiyor, ama kıpırdayamıyor. Tombul ayaklarına çorap giydirirken kim bilir kaç kez öpmüştü, gıdıklamıştı anneciği parmaklarını Zeynep’in, ama şimdi parmaklarını hissedemiyor.

Ah Zeynep! Ah süt kokan, masum yavru, nasıl kıydılar sana, anneciğine ve daha nice masum canlara? Nasıl bu kadar acımasız ve kötü olabilir insanlar? Nasıl titremez o mayınları yerleştiren eller? Nasıl düşünemez hale gelir beyinler?

İçim acıyor, yüreğim kıyılıyor sanki, daha fazla yazmak gelmiyor içimden.

Ey, sivillerin canına kasteden, acımasızlar, merhametsizler!! Hiç günahı olmayan sivillerden ne istiyorsunuz? Süt kokan masum bir yavruya nasıl kıyıyorsunuz? Zeynep’in suçu ne Allah aşkına?!

ÖZNUR ÇOLAKOĞLU CAM

BİLGE

Cilalanır çakıllar, nehir dalgalarıyla

Kemal bulur insan da ömrün acılarıyla

İnsan yıllar içinde çok berzahlar dolaşır

Sırtında bir emanet, tepelere ulaşır

Yaşanan hatalardan daima ders almalı

Zaman geçip giderken, insan bilge kalmalı!

İnsan istesin yeter; arşa yükselir ahı

Ona kapı aralar, koca pirin dergâhı

Arifler meclisinde değişir gün gün hali

İmbiklerden süzülür, damıtık su misali

İnsan-ı kâmil olmak; çetin iş, zor zenaat

Sabırla tahammülle, geçer koca bir hayat

Amirler bir ülkede, olmalı bilgelerden

Onlar, dert acı dinler; her cihetten her yerden

Hem bilgelik hem de hırs, bir kapta bulunamaz

Bilgeler saf olmayı Mevlâ’dan eder niyaz

Bilge haddini bilir, ömrünün her anında

Hocasından bir öğüt, ışık olur yanında .....

Dr. Hİkmet ErbIyIk

ÇALIŞMA NE ZAMAN İBADET OLUR?

Bır sabah vaktiydi. İnananlar Rasulullah’ın (asm) arkasında namaz kılmış, O’nun tatlı sohbetini dinliyorlardı. Bazıları ayrılmış, işlerine güçlerine gitmişlerdi.

Sohbetin koyulaştığı andaydı. Gücü kuvveti yerinde delikanlının biri yanlarından geçti. Sohbette bulunanlar: “Keşke” dediler, “Bu delikanlı da bizim mescitte oturup Rasulullah’ı (asm) dinleseydi, dünya işlerinden sıyrılıp ömrünü Allah yolunda harcayıp sohbete katılsaydı.”

Bunun üzerine Peygamberimiz (asm): “Öyle demeyin!” buyurdu. “Eğer o, farz namazını kılmış da helâl rızık peşinde koşuyorsa, Allah yolundadır. Dilencilikten ve insanların elinde ve avucunda olana göz dikmekten kaçınmak için çıkmışsa, Allah yolundadır. Yaşlı anne ve babasının geçimini sağlamak veya küçük yavrularını beslemek için çıkmışsa, yine Allah yolundadır. Onun kazancı sizden geri değildir. Eğer gösteriş yapmak için çalışıyorsa işte o zaman şeytan yolundadır.”

Böylelikle Hz. Peygamber (asm) farz namazlarını kılan insanların, işlerinde çalışmalarının da helâl olduğunu bildirmiş oluyordu. Zaten o iki namaz arasındaki helâl meşguliyetlerin ibadet hükmünde olduğunu da bildirmişti. Helâl rızık için çalışma da bir ibadetti; ilim uğruna çaba harcamak da. Önemli olan boş durmamak, muhakkak bir şeylerle meşgul olmaktı. Bütün mesele farzları yapmaya çalışmaktı.

SELİM GÜNDÜZALP

[email protected]

HAZIR CEVAP

Bİr kimse, geçmiş ediplerden Ahnef’e: “Senin soyunda şereflilik, yüzünde güzellik, yaratılışında düzgünlük yokken, toplumun ileri gelenlerinden olmana sebep nedir?” diye sorunca, Ahnef: “Benim şerefli oluşuma sebep, sendeki ahlâkın bende bulunmamasıdır. Senin o ahlâkın ise bu söylediğin abuk sabuk sözlerden bellidir” dedi.

EN ÇOK

TELEF OLAN

Kâmİl bir doktora sormuşlar: “Bu dünyada en çok telef olan şey nedir?” Cevap vermiş: “Kuru toprağa ekilen tohum, bitkinin yeşermesine elverişli olmayan yerde yağmur, güneşin aydınlığına rağmen yakılan lamba, gözleri görmeyen şahsa verilen güzel kadın, teşekkür etmesini bilmeyenlere yapılan iyilik ve ihsandır.”

MİNNET

KOKUSU...

Hz. Ali’nin halifeliği devrinde zenginlerden bir zatın bir deve kurban ederek övündüğü duyulur. Diğer bir zengin bunu görüp iki, öbürü onu görüp dört, diğeri sekiz, hâsılı iki övüngeç kişi birbirlerine karşı kurbanlarını yetmiş–seksene kadar çıkarırlar. Bu durum, Hz. Ali’ye (ra) haber verilince, o kurbanların semtine varılmamasını emir ve ferman buyururlar. Bunun üzerine hepsi ortada kalır, çürür. Şunu bilmek gerekir ki, minnet kokusu sezilen nimet sofrası hiçbir vakit sahibini gönlü tok yapamaz. Ve böyle bir ikram, halk ile yaratan yanında ebedî olarak değerli bir yer tutamaz.

ÖZLÜ SÖZLER

nHikmetin başı Allah korkusudur. (Hadis-i Şerif)

nVurdumduymaz hakikî Müslüman olamaz.

(Zübeyir Gündüzalp)

n Bir çiçeğin kokusu ne ise, bir insanın şahsiyeti de odur. (C.W.Shwab)

n Felâketlerin başlıca kaynağı, ölçüsüz arzularımızdır. (Diyojen)

nBozulduğu zaman insandan daha korkunç bir yaratık yoktur.

(Sebhukdes)

Derleyen: RAŞİT YÜCEL

BİRAZ TEFEKKÜR GEREK

Bır çiçek dikeriz. “Diktim, tuttu” deriz. Bir ağaç diksek, “Ne dikersem, benim elimden tutar” deriz. Eyvah eyvah! O çiçek tohumunu kimin hâlk ettiğini, onun da vücuda getirme emri olmasa, emeklerimizin boşa gideceğini tefekkür etmeyiz. İşte bir mü’minin, eğer câhil ve irfansız ise, iflâsı böyle olur. Allah muhafaza buyursun.

Abdülhay Öztoprak, Yolumuzu Aydınlatanlar, Zafer Yayınları

BİR ÂYET

Ey Muhammed! Bu mübarek kitaptır ki, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri ibret alsınlar diye sana indirdik.

Sad Sûresi, 29

ÇATISIZ FABRİKA

Müslüman dünya denen çatısız fabrikada çalışır. Ücretini almak için ahirete gider.

Hekimoğlu İsmail

KİM NEYE LÂYIK?

Allah’ım, eğer beni bağışlarsan, Sen buna zaten lâyıksın. Eğer azap edersen, ben de buna zaten lâyıkım.

Ahmet bin Kays

İNSANIN DÜNYASI

Nerede olursan ol, dünyanı oluşturanlar kendi dostlarındır.

William James

GÖZET

Dilini gözet, hem gözünü gözet.

Az ve helâl ye sen, boğazı gözet.

Yusuf Has Hacib

ALLAH’IN RIZASI

Bütün işlerde kulun niyeti Allah-u Teâlâ’nın rızası olursa, o işin sonu mutlaka iyi olur.

Ebu Süleyman Dârânî

BAŞKALARINA İYİLİK

Eğer başkalarına iyilik etmek için değilse, ne için ki bu hayat?

George Eliot

BORCUNU VERMEK

Borcundan bir kuruşu sahibine vermek, pek çok altın sadaka vermekten iyidir. İmam-ı Rabbani

DOST

Tek bir iyi dosta sahip olmak bile karanlığı uzak tutmaya yeter.

Dan Brown

MAĞLÛBİYETİ BİLE ZAFER!

Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlûp olman bile zafer sayılır.

Xsentius

MATTA İNCİL’İNDEN...

Hazinelerinizi yerde yığacağınıza gökte yığın. Zira yerde yığılan mal çürür, paslanır hırsızlar alır. Gökte duranlar ise korunmuş kalır. Hem de aklınız gökte olur. İnsanın malı nerede ise aklı da oradadır.

6. Bap, 19. âyet

Selim Gündüzalp

Üstadın bakışları

Ne olursun böyle bakma, bize Aziz Üstadım,

Hürmetine bizleri; sen de yakma Allah’ım.

Yorganın omzunda, sarığın başta haşmet,

Hâle müptelâ olan, hâlinden alır dehşet.

Düşmana korku salar, bu kartal bakışların,

Düşmana pala gibi, saplanır o kaşların.

Duruşunda azamet, bakışların kararlı,

Sana zulüm edenler, insanlığa zararlı.

Muhatapların belli, bakışınla batmışlar,

Arkalarında muzır, maddeler bırakmışlar.

Menhus ruhun maskesi, bakışlarınla düştü,

O’nun iğvâlarıyla, çok mü’min nâra düştü.

Seni düştü sananlar, düştüler; ta derine,

Yer bile isyan edip, koymadı üzerine.

Îmân, Kur’ân dâvâsı, muzaffer olup çıktı,

Gönüldeki o menhus putu, yerlere yıktı.

Eridiler mum gibi o şahin bakışınla,

Nefes aldı cemiyet, o Nuru yakışınla.

Hürriyete âşıktın, sığmadın zindanlara,

Zindanlarda Nurları, neşrettin insanlara.

Bu asrın insanları, seni anlamadılar,

En hasîs düşmanını, kendine dost sandılar.

Geliyor yeni nesil; nesl-i cedîd geliyor,

İstikbâle bir ümîd, hem inşirah veriyor.

Hey gidi Koca Üstad! Sen ne devirler gördün,

Bir anda, yerle yek-sân, ulu serviler gördün.

Divan-ı Harb-i Örfî’de, idamı hakîr görüp;

Bir hakîkâtine şeriatın, bin ruhu fedâ verdin.

Zalimlere Cehennem, yaşasın deyiverdin,

Mazlûmların gönlüne, inşirah seriverdin.

Her asrın zalimine, haykırdın korkusuzca,

İki parmak uzatıp, söyledin fütursuzca.

En yüksek hakîkât, bil imândır kâinatta,

Îmândan sonra namaz, emrolmuş hakikatta.

Bu bakışlar boş değil, boşa bakmaz Üstadım,

İstibdada sille vurur, hiç çekinmez Üstadım.

Şems-i tâbân gözleri, Nur saçıyor cihana,

Şemsin ışığı vurmuş, şimdiki bu zamana.

Zamanın zarâfeti; Bediüzzaman olmuş,

Bu zamanın âlimi! Vazifeli bir kulmuş.

EYÜP OTMAN

BARLA

Nurlara ilk merkez, mübarek belde

Şeytan mağlûp olur, kaçar Barla’da

Barla sıddıkları dilde, gönülde

İslâm düşmanları nâçâr Barla’da

Nurun ilk şakirdi, işte geliyor.

Hulus-u kalb ile tensib diliyor.

Üstad heyecanlı, yüzü gülüyor.

İhlâsın gülleri açar Barla’da

Mübarek Süleyman, Sıddık Süleyman.

Şamlı Hafız Tevfik, hizmette her an.

Cennet Bahçesi bir asude mekân.

Cennet kokuları saçar Barla’da.

Çınar Ağacı bir zikir otağı.

Çam Dağına bakar, Gelincik Dağı.

Barla Kabristanı erler yatağı,

Bayram Yüksel, Ali Uçar Barla’da

İhlâsın gülleri açar Barla’da;

Cennet kokuları saçar Barla’da,

Şeytan mağlûp olur, kaçar Barla’da,

İslâm düşmanları nâçâr Barla’da.

Hafız Ahmed, Hafız Halid duâda.

Abdullah Çavuş postacı Üstad’a.

Bedre’den Sabri yetişir imdada,

Dünya gamlarından geçer Barla’da.

Nurun ilk menzili, ilk dershanesi,

Nur aşıklarına açık sinesi.

İslamköy’den gelir Hafız’ın sesi,

Vuslat şerbetini içer Barla’da.

Tefekkür kürsüsü, Katran Ağacı.

Dallar göğe açık, sanki duâcı

Hasta kalbimizin nurdur ilâcı

Maksudunu aşkla seçer Barla’da.

Çam Dağı bir mesken, Ulu Sultan’a

Oradan hitab eder bütün cihana.

Sözler ve Mektûbât dermandır cana.

Küfrün kaleleri göçer Barla’da.

Gönül, gamlarından geçer Barla’da

Maksudunu aşkla seçer Barla’da.

Vuslat şerbetini içer Barla’da.

Küfrün kaleleri göçer Barla’da

-Barla sıddıklarının aziz hatırasına-

ABDÜLKADİR MENEK

“Büyüyen bir cemaat”in serencamı - 3

Cihanşümul hedefleri olan Risâle-i Nur hareketinin 70’li yıllardan sonraki seyrini konu alan dizi-romanın “şimdilik” son cildi.

Eserde bu defa 1982-1989 yılları arasındaki zaman dilimi esas alınarak, “Risâle-i Nur hareketi” ekseninde Türkiye’nin sosyopolitik atmosferi nazara sunuluyor.

“Ön söz” mahiyetindeki “’Ayna’ya Bakarken” başlıklı yazıda müellif, eserde “Nur hareketini temsil eden bazı kişilerin dışında kimsenin isminin zikredilme”diğini (s. 8) belirtirken, bunun sebebini “cemaatin keramet sahibi kâmil bir veli hükmüne geçebilecek olan şahs-ı manevisinin teşekkülüne vesile olma temennisi” olarak kaydedip ekliyor: “Eserde isimler yok, ama simalar var. Hem de Nur hareketinin şahs-ı manevisinin ruhu mesabesinde olan ve herkesin ihlâsı, samimiyeti, sadakati nispetinde kendisini bulup görebileceği nuranî simalar bunlar.”

Dönemin mühim hadiselerine gelince (özetle):

*”Risâle-i Nur hareketi” namına dünyanın dört bir tarafına “aktif hizmet elemanları” gönderilmesi. *16 Ekim 1981 tarihinde kapatılmış olan siyasî partilerin liderlerine, 7 Kasım 1982’deki anayasa referandumuyla otomatikman 5-10 yıl siyaset yasağı getirilmesi. *”Yeni” siyasî partilerin (MDP, ANAP ve HP) kurulmasına izin verilmesi, “eski AP’nin uzantısı olduğu” gerekçesiyle BTP’nin kanunsuz ve keyfî bir kararla (Org. Kenan Evren liderliğindeki Millî Güvenlik Konseyi’nce) kapatılması. *Siyasî yasaklı Demirel’in, Çanakkale/Lapseki/Zincirbozan’da gözaltında tutulması. *Sağda BTP’nin yerine kurulan DYP’nin, solda da SODEP’in 6 Kasım 1983’teki genel seçimlere sokulmaması. *Asker destekli MDP’nin seçimlerde başarısız olması, bilâhare dağılarak kendisini feshetmesi! *”Dört eğilimi” birleştirme (!) iddiasında olan, fakat zahiren “milliyetçi-mukaddesatçı” tarafı ağır basan ANAP iktidarına rağmen üniversitelerde keyfî başörtüsü yasağının başlaması üzerine, “Yeni Asya” gazetesinin bir broşür neşretmesi. *İhtilâl devresinde kapatılan “Köprü” dergisinin yeniden ihya edilmesi, bilâhare Demirel mülâkatlarıyla derginin, dolayısıyla Nurcuların bütün basında gündeme gelmesi. *Nisan 1987’de, sol yayınevlerinin ağırlıkta olduğu TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nda bir “ilk”in gerçekleş(tiril)erek Risâle-i Nur Külliyatı’nın serbest olarak dağıtım ve satışa sunulması. *Siyasî yasaklı politikacıların, 6 Eylül 1987’deki referandumla siyasî hürriyetlerine kavuşmaları. *Ocak 1988’de "Bizim Aile” dergisinin doğması. *Merkezî Risâle-i Nur hareketinin neşriyat başarılarına bir yenisini daha ekleyerek “görüntülü yayınlar”a (video kaset) (Moral Kuşağı Serisi) başlaması. *Bulgaristan’daki soydaşlarımızın tehcire tabi tutulması! *Başörtüsü zulmünün yaygınlaşması ve “Yeni Asya”nın “ikinci defa” broşür neşretmesi. *Mayıs 1989’da uydu üzerinden özel TV furyasının başlaması. *Yeni bir bölünmenin arefesindeki merkezî Risâle-i Nur hareketinde, (bilhassa gazete-yayınevi arasında) grup içi rekabetin su yüzüne çıkarak hizmetleri menfi yönde etkilemesi….

Şimdi de sıra, “favori sahne”mizde: 80’li yılların sonudur. “Müslüman isimleri Hıristiyanlaştırma” zulmüne isyan ederek firar eden Müslüman Türk genci Süleyman, Türkiye/Bursa’da sığındığı akrabasının yanında göremediği dinî yaşantıyı, tevafuk eseri bir Nur’lu gençler topluluğunda keşfeder:

“Orada kaldığı zaman içinde, gençlerin kendi iradeleriyle son derece samimî bir aile intizamı tesis ettiklerine ve ihtimamla işlettiklerine şahit olunca, daha önce Türkiye hakkında verdiği hükmü çok aceleci ve acemice buldu. Bu uhuvvet havasından daha çok istifade edebilmek için, kendisini onlardan biri addederek üzerine düşen vazifeleri yapmaya başladı. / Bulgaristan’da bozulmaya yüz tutan, Türkiye’de ise dağılma noktasına gelen bu aile intizamının, başlarında ana baba saygısı veya amir baskısı olmadan bu gençler arasında nasıl sağlandığını merak edip biraz araştırınca, karşısına ‘Said Nursî sevgisi’ çıktı. / Bu ailenin hayat hedefinin Allah’ın rızasını kazanmak, hayat kaynağının da Kur’ân tilâvet edip Risâle okumak olduğunu bizzat içinde yaşayarak öğrenince, sarsılan aile müessesesini sağlamlaştırmanın ve cemiyete mükemmel bir aile intizamı kazandırmanın yegâne yolunun, Said Nursî’yi tanıyıp eserlerini okumaktan geçtiğini anladı. ‘Buradan oraya götürebileceğim en güzel hediye, işte bu kitaplardır!’ diyerek netleştirdi ikinci arayışını da. / Ondan sonra zamanının tamamına yakınını Risâle-i Nur’ları okumaya ve Nur hareketini tanımaya ayırdı. Okudukça olgunlaştı, tanıdıkça güven kazandı ve çok geçmeden gitmeye hazır hâle geldi…” (s. 373)

İstanbul/Fatih Camii’nde (merhum) Mehmet Emin Birinci ile bir ehl-i tarik arasında geçen ve netice itibarıyla “Nurcuların diğer dinî cemaatler için nasıl bir istinat noktası ve ölçü teşkil ettiği”ni aktaran sahneyi (s. 415-424) ise “mutlaka okunması” dileğiyle size bırakıyoruz…

Hülâsa olarak, münafıkane 12 Eylül askerî darbesinin ürünü olan “dünyevîleşme” rüzgârının bütün toplumu yozlaştırma gayretleri karşısında Nurcuların neşriyat ve dershane hizmetleriyle direnişini anlatan bir kitap.

***

AYNANIN ARKA YÜZÜ

[Nur Hareketi Serisi-3]

Yazan: İslâm Yaşar Sayfa Sayısı: 440 Ebatları: 13,5x19,5 cm Türü: Roman Yayınlayan: Yeni Asya Neşriyat Yayın Tarihi: Nisan 2000. ORHAN GÜLER [email protected]

Doğu insanının sadakati üzerine bir belgenin düşündürdükleri

1925 yılının Şubat ayı başlarında patlak veren Şeyh Said hadisesini bahane eden devrin iktidarı, çıkarılan 31.5.1926 tarih ve 885 sayılı İskân Kanunuyla Doğu ve Güneydoğu bölgesinin önde gelen maddî-manevî güçlü ailelerini ve şahısları, batıda mecburî iskâna tabi tutmuştu. Binlerce aile, çoluk çocuğuyla yerinden yurdundan alınmış, gurbet ellerde perişan edilmiştir. Bu ailelerin geride bıraktığı mal ve mülkleri sahipsizlikten harabeye dönmüş, bağ ve bahçeleri bakımsızlıktan çöle dönüşmüştür. Çok varlıklı olan aileler de sürgün yılları boyunca elde avuçta ne varsa harcamış, “Hazıra dağ dayanmaz” atasözüne uygun olarak bu defa borçla yaşamanın yollarını aramışlardır. Sürgüne maruz kalan bazı ailelerin de mallarının ve mülklerinin talan edildiğine şahit oluyoruz. Sürgün olayı ile ilgili bir takım bilgileri, fikir edinmek açısından, Bugün gazetesinin 28.2.2010 tarihli sayısından aktarıp asıl konumuza geçelim.

“Süleyman Demirel Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Özer, arşivlerin tam olarak açılmamasına rağmen, tesbit edilen rakamlarla o dönemde bölgede yaşanan sürgünleri anlattı. Özer, Cumhuriyet döneminin ilk 15 yılı boyunca, 1925’te Şeyh Sait, 1930’da ise Ağrı isyanı olduğunu hatırlattı. Özer, tesbit edilebildiği kadarıyla sürgün rakamlarını da şöyle açıkladı: ‘Dersim, Erzincan, Bitlis, Siirt, Van, Bingöl, Diyarbakır, Ağrı, Muş, Erzurum, Elazığ, Kars, Malatya ve Mardin illerinden 5 bin 74 haneden, 25 bin 831 kişi batıya sürülüyor. Bu rakam daha sonra kimilerine göre 27 bin, kimilerine göre 30 bin kişiyi aşıyor. Ama, bunların yarısına yakını Dersimli. Dersim’den 12 bin kişinin sürgün edildiği tahmin ediliyor, ama tesbit edilebilen, Bakanlar Kurulu’nun 6 Ağustos 1938 tarihli kararı ile 1246 haneden 5 bin kişi, tesbit edildiği kadarıyla 15 şehrin 50 kasabasına bağlı, 922 köye zorunlu göçe tabi tutuluyor.

“Örneğin, Denizli’ye 158 hane 161 köye, Aydın’a 100 hane 100 köye, Bilecik’e 100 hane 50 köye, Bursa’ya 200 hane 100 köye, Balıkesir’e 104 hane 77 köye, Isparta’ya 20 hane 20 köye, Kütahya’ya 24 hane 23 köye, Burdur’a 62 kişi merkez ve 2 ilçeye, Muğla’ya 28 hane 28 köye, Eskişehir’e 50 hane 50 köye, Çanakkale’ye 150 hane 150 köye, Edirne’ye 50 hane 50 köye, Kırklareli’ne 50 hane 25 köye, Zonguldak’a 30 hane, Tekirdağ’a 75 hane 75 köye mecburi iskâna tabi tutularak yerleştiriliyor. Kendi aralarındaki iletişimi kesebilmek için ayrı ayrı köylere yerleştiriliyor. Ellerinde nereye yerleştirildiklerine dair vesikalar var.”

Peki Doğu’da ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan on binlerce insanımız bu sürgün olayı karşısında nasıl bir tavır almıştır? Kendilerini mağdur ve perişan eden devletten ne istemişlerdir? İşte devlet arşivlerinde incelenmeyi bekleyen yüzlerce belgeden, aşağıya aldığımız sadece birisi, bize bu konuda bazı ipuçları vermektedir:

Dahiliye muhterem-i vekili Şükrü Kaya Bey Efendi Hazretlerine

Muhterem Efendi Hazretleri,

Pederim, Mardin vilayetinin Savur kazasından Ahmet Efendi’nin oğlu Emin efendi, iki sene evvel şarktan garba nakledilen eşhas meyanında İzmir Vilayetine gönderilmiştir. Bilâhare hükümet-i mahalliyenin emrine itirazla İzmir’e geldik. Vasi bir emlâk ve araziye malik bulunmadığımız gibi vaziyet-i maliyemiz dahi müsait değildi. Mevcut emval-ı menkulemizi satarak bedelleri ile bir müddet geçindik. Onu müteakip sefalet bütün mânâsıyla üzerimize çöktü. Pederim altmış yaşlarında vaziyet-i umumiyesi düşkün olmak hasebiyle hemen hemen hiçbir iş göremiyordu. Bendeniz dahi taht-ı silâha dâvet edilerek bir senedir vazife-i asliyemi ifa etmekteyim. Benden küçük iki kardeşime gelince; lise talebeleri olmak dolayısıyla hiç kazanamadıkları gibi, küllî bir masrafa ihtiyaçları vardı. Perişaniyet ve sefaletin verdiği ıztıraplar pederimi sarstı. Müclim istikbalimiz onu gece gündüz düşündürdü ve bu düşüncelerin tesiri ile verem illetine müptelâ olarak 9 Temmuz 1927 tarihinde İzmir’de vefat etti. İstinatgâhımız kalan kardeşlerim memleketlerine iadeleri hususunda gerek İzmir vilayetine, gerekse dâhiliye vekâlet-i celilesine vuku bulan müteaddit istirhamlarına ne müsbet ne de menfi bir cevap verilmedi. Beş aydan beri İzmir vilayetinin harabeleri içerisinde ta’yin hava-i nesiminden mahrum karanlık bir çatının altında sefaletle acılarıyla boğuşuyor. Mahkeme-i Cumhur-u Temyiz’in merhametine intizardadırlar. İzmir Lisesi’ne meccanen alınmadıkları için tahsillerinden geri kaldılar. Şimdi İzmir’de kendilerine acıyan menfi bazı hemşehrilerin cüz-î ianeleriyle iaşe etmektedirler. Kendi vaziyetimi enzar-ı âlilerine arza lüzum görmedim. Sâlifuzzikir maruzatım vaziyetimi izaha kâfidir. Âtîde vatana nâfî bir uzuv yetişmek ümidiyle tahsili gaye edinmiş iki vatan yavrusunun bu suretle sürünmeleri zat-ı âlilerinizi müteessir kılacaktır zannederim. Gerek istikballerini ve gerekse hayatlarını düşünerekten bir an evvel memleketlerine iadeleri hususunda icap eden emrin ifasını rica ve bir çok gözyaşları dökerekten istirham eylerim efendim.

16/10/1927

İstanbul Muhabere Alay Taburu

Üçüncü Bölük Efradından;

Mehmet Emin oğlu Şevki

İskân 11/9

Arzuhal: 11261

Ta’vidat: 1002

Kayıt: 19.11.1927

Sayı: 4/2344

***

İşte Osmanlı terbiyesiyle yetişmiş bir Güneydoğulu vatandaşımızın zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya yazdığı ve tarihe mal olan ibretlik dilekçesi. Sürgün yarasıyla perişan olan bir ailenin ferdi olan Şevki Beyin vatanî görevini yaparken dile getirdiği sıkıntılar. Dilekçe dikkatlice incelenirse şu sonuçlar çıkarılabilir.

- Ey devlet! Sen bana ne kadar suçsuz yere haksızlık yapmışsan bile, vatandaş olarak saygıda hiç kusur etmiyorum.

- Her şeye rağmen şu an vatanî görevimin başındayım.

- Malımızı mülkümüzü satarak, her şeyimizi yitirdikten sonra gurbet elde sefil bir hayat yaşadık. Buna rağmen sadece memleketimize dönmek istedik; fakat hiçbir cevap alamadık.

- Babamız gurbet elde hastalanarak öldü.

- Ailece İzmir’in harabelerinde yiyeceksiz ve havasız bir şekilde yaşamaya çalışıyoruz.

- Parasızlıktan kardeşlerimin eğitimi yarıda kaldı.

- İleride vatana faydalı olacak bu evlâtlara sahip çıkınız.

İşte tarihe geçen bir sadakat timsâli. Güneydoğulu vatandaşımızın devlete karşı kullandığı üslûp ve beyan. Bu müracaattan çıkarılacak çok dersler var. Devlet olarak ne hatalar yapıldı da bu insanımızın sadakat ve bağlılık hisleri istismara açık hale getirildi? İnsanımızda olan bu yüksek duygular nasıl dumura uğratıldı? Yapılan bunca haksızlık karşısında bile müsbet hareket tarzından ayrılmayan insanımız, sonraları bu hâlinden nasıl uzaklaştırıldı? Araştırılmaya değer en önemli konulardan biri olarak önümüzde duruyor.

MEHMET SELİM MARDİN

www.msmardin.com [email protected]

02.10.2010

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Elif Eki

  (25.09.2010) - Akdamar Adası

  (18.09.2010) - Rûh ve san’at

  (07.08.2010) - Ramazan’ı beklerken

  (31.07.2010) - NEVŞEHİR’İN NURLU ŞAHSİYETİ, ÇOCUKLARIN “BİSMİLLAH DEDE”Sİ SON ŞAHİTLERDEN

  (24.07.2010) - Bir haber ve düşündürdükleri

  (17.07.2010) - Onlar İslâma hizmet ettiler

  (11.07.2010) - Almanya’da Risâle-i Nur fütuhatı yaşanıyor

  (03.07.2010) - Said Nursî, hayatını iman kurtatmaya adamış bir mücahit

  (27.06.2010) - Ezanlar okundukça…

  (19.06.2010) - Türkçe ezan laikliğin iflâsı oldu


Son Dakika Haberleri

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.