"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bediüzzaman ve Halkçılar (3)

M. Latif SALİHOĞLU
08 Temmuz 2017, Cumartesi
Halk Partisi, 1940’lı yıllarda M. Kemal’i “Ebedî Şef”, İsmet Paşayı da “Millî Şef” ilân etti.

Said Nursî’nin ise, bu her iki şef ile de arası yoktur. Yıldızları barışık değildir. Hayatının sonuna kadar da hiç barışmadı, barışık hale gelmedi.

Tarihin de tescilinde olan bu zâhir gerçeği, zaman içinde çarpıtmaya çalışanlar oldu; ancak, inandırıcı olamadılar, hiç de itibar görmediler.

Bu gerçeği teslim ettikten sonra, önemli bir başka noktaya paragraf açalım. O da, Said Nursî’nin 1940’lı yıllarda Cumhurbaşkanlığı makamına göndermiş olduğu mektuptaki M. Kemal ile ilgili çarpıcı sözleridir.

Emirdağ Lâhikası isimli eserin “İstidanın Zeyli”nde yer alan bu mektup aynen şu ifadelerle başlıyor: 

Reisicumhur’a gönderilen istidanın (dilekçenin) Zeyli’dir ki, mecbur oldum yazmaya.

Bana hücum eden garazkârların en esaslı sebebi, Mustafa Kemal in dostluğu ve tarafgirliği vesilesiyle beni eziyorlar. Ben de o garazkârlara derim ki:  Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükûmetten alâkası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir Hadis-i Şerifin ihbarıyla Kur’ân’a zararlı öyle bir adam çıkacak dediğimi ve sonra Mustafa Kemal o adam olduğunu zaman gösterdi. 

Ben de beş yüz seneden beri kahramanlığıyla ve hakperestliğiyle dünyaya meydan okuyan kahraman bir ordunun şerefini ve zaferini hilâf-ı hakikat olarak Mustafa Kemal’e vermediğim için, garazkâr dostları, beni yirmi senedir (demek ki 1940’ların ortaları) bahanelerle tazip ediyorlar. 

Evet, mahkemede ispat ettiğim gibi, "şerefler, müsbet hayırlar, maddi-manevî ganimetler orduya, cemaate verilir, tevzi edilir; kusurlar, menfi icraatlar başa, reise verilir" diye bir kaide-i hakikatle, "Kahraman ordunun ve bilfiil asker ve asker başında çalışan cesur zâbitlerin zaferleri ve şerefleri Mustafa Kemal’e verilmez; belki kusurlar, hatalar yalnız ona verilir" diye, beni onu sevmemekle itham edenleri, (ben de) kahraman orduyu sevmemekle ve şereflerini kırmakla itham edip, onlara hain-i millet nazarıyla bakıyorum.

Bu hakikati mahkemede ispat ettiğim gibi, onun muannid dostlarına da ispat etmeye hazırım.

Ben, bu mübarek milletin bahadır ordusunun milyonlar efrâdı ve zabitlerini severim; hürmetlerini, haysiyetlerini elimden geldiği kadar muhafaza ediyorum. Benim karşımdaki garazkâr muarızlarım, birtek adamı sevmek yolunda milyonlar efrâda mânen ihânet, belki adâvet ediyorlar. 

Evet, çok emarelerle bildik ki, bana hücum edenleri tahrik eden, Mustafa Kemal’e itirazımdır ve ona dost olmadığımdır. Başka sebepler bahanedir.

* * *

Mektubun devamında, Mustafa Kemal’e dost olmayı niçin tercih etmediğinin gerekçesini maddeler halinde sıralayan Bediüzzaman, İsmet Paşa’dan da müsbet hiçbir yaklaşım görmedi.

Ona karşı, yine amansız takip ve tarassutlara devam edildi. Hapishanelere ve mahkemelere sevk edilmeye mâruz bırakıldı.

Said Nursî’nin Afyon Hapishanesi’nden çıkıp tekrar Emirdağ’daki ikametgâhına gelmesi, ancak 1949 Eylül’ünde mümkün olabildi. Nur Risâleleri hakkında Temyiz Mahkemesi’nden beraat kararının çıkması ise, 1956’da tahakkuk etti.

Türkiye’nin çok partili sisteme geçmesinden sonra, siyasetle sınırlı derecede yeniden alâkadar olan Bediüzzaman ve has talebeleri, seçim zamanındaki tercihlerini “Demokrat”tan yana yapmış oldukları gayet açıktır. Muhtelif mektuplarda, bu noktada şüpheye, tereddüde hiç mahal kalmayacak derecede açık ifadeler yer alıyor.

Bununla beraber, Halkçılar ve Milletçiler olarak isimlendirmiş olduğu Halk Partisi ile Millet Partisi’ni tamamen sarf-ı nazar etmeyip, onlara da menfî, zararlı, sakıncalı (dinsizlik, ahlâksızlık, ırkçılık, komünizm gibi) bazı hususlardan uzak durmaları tavsiyesinde bulunarak, bu vatanın her görüşten insanlarını “menfiden müsbete” doğru kanalize etmeye çalıştı.

İşte, 1947’de CHP’nin Genel Sekreteri (Kâtib-i Umumî) olan Hilmi Uran Beye yazmış olduğu o meşhûr mektupta da, yine aynı hususları tek tek izah ederek, bazı tavsiyelerde bulunmaya çalıştı.

Yeni Asya’nın tavrı ve duruşu

Yeni Asya’nın kendine has vakur, ilkeli, izzetli bir tavır ve duruşu var: Hak ve adâletten yana, hürriyet ve demokrasiden yana esaslı bir duruştur bu...

İşte, bu ilkeli ve izzetli duruşuyla, geçen sene Meclis’te ve bilâhare Yenikapı Meydanı’nda sergilenen “Birlik Tablosu”na destek verdi, 4 Ağustos 2016 tarihli manşetiyle de bu birlik görüntüsüne herkesi teşvik etmeye çalıştı.

Demek ki: Yeni Asya’nın Meclis’te veya Yenikapı Mitingi’nde sergilenen birlik tablosuna destek vermesi, nasıl “AKP’ye destek” mânasına gelmiyorsa, bugün “Adalet Yürüyüşü”ne gösterdiği ilgi ve alâka da “CHP’ye destek” mânasını taşımıyor.

Hülâsa, Yeni Asya, hürriyet ve demokrasiden yana olduğu gibi, hak ve adâletin de yanında ve lehindedir.

Okunma Sayısı: 3018
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Abdullah TUNÇ

    08.07.2017 00:36:15

    Kafası siyasi tarafgirlikle malul,Risale-i Nur'un siyasi ve içtima-i prensiplerini okumayan,anlamayan ve temel ölçülerini bilmeyen ve bu temel ölçülere göre hareket etmeyenlerin Yeni Asya'nın hak, hukuk,hürriyet ve meşrutiyet mücadelesini,müspet haraket tarzını, imana ve Kur'ana olan hizmet metodunu anlaması mümkün değildir.Hele hisleriyle hareket edenlerin,bir siyasi akıma angaje olanların anlaması hiç mümkün değildir...

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı