Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 03 Temmuz 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Sivil Toplum

ASO’nun Aile (Şirketleri) Anayasası

Ankara Sanayi Odası “Aile Anayasası” isminde bir kitapçık yayınlamış. Kitapçığı ilk elime aldığımda sanayi odası ile aile ilişkisini tam kuramamıştım ki, önsözünde gerekli izahat yapılmış. Ailenin Türk toplumunun temeli olmasından bahis ile aile şirketlerinin de Türk ekonomisinin temeli olduğu ifade edilmiş. Söz konusu kitapçık 30 bin adet basıldıktan sonra ikinci bir 30 binlik basılmış ve dağıtımı yapılmış.

Aile (Şirketleri ) Anayasası dört bölüm (Genel Hükümler, Çalışma İlkeleri, İdarî yapılanma, Mülkiyet) ve 20 maddeden oluşuyor. Bu anayasanın her bölümünden birkaç madde tanıtarak kitapçığı tanıtmak istiyorum.

4. maddesi “Aile değerleri” başlığını taşıyor ve korunması gereken ilk varlığın ailenin adı olduğu ve söz konusu ismin iyi şöhretinin devamı hususunda dikkat edilmesi gerektiği vurgulanıyor. “İyi denen ata binmiş gibi, kötü denen yere girmiş gibi” diye bizim oralarda bir söz vardır. Yalnız şirketler için değil, kişiden, cemiyete, topluma kadar ilkeli, temiz ve saygın bir isim sizi belâlardan muhafaza ettiği gibi hayırları da celbedecektir.

6. maddesinde ise; şirket yönetiminin başarısı için aile içi dengelerden önce iş hayatının genel kabul görmüş kural ve yöntemlerine uygun davranmak ifadesi yer alıyor. Bu ilke ile fedakârlık ve ortak sorumluluk konusunda profesyonel davranma kabiliyetinin geliştirilmesi amaçlanmaktadır.

8. madde ise; aile üyesi ve şirket yöneticisi olanların ailevî sorunları iş yerine ve şirket sorunlarının aile ortamına taşınmaması gerektiği. Olumsuzlukların “Gamlı Baykuş” gibi şirket’ten eve, evden şirkete gönderilmesi değil, bulunduğu yerde çözülmesi yanında sinerjiye sebep olacak, güzelliklerin öncelikle aktarılması amaçlanmaktadır.

13. maddesinde; ilgili yasalara göre oluşturulması gereken yönetim ve denetim kurullarından ayrı olmak üzere aile ve iş ilişkilerini birbirine karıştırmadan başarı ile götürecek “aile konseyi” kurulması gereği yer almakta. Genellikle şirketi kuran ve aile üzerinde psikolojik üstünlüğe sahip bir büyüğün liderliğinde fıtraten oluşacak ve meşveret sistemi ile çalışacak gayrı resmî bir organın bulunması gereklidir.

17. maddesinde; aile üyelerinin mülkiyet haklarını ve gelecekte aile üyeleri tarafından kurulacak şirketlerin mülkiyetinin aile içinde kalması esastır görüşü var. Aile konseyi bireylerin mülkiyet ve menfaat çatışmasına girmesini önler ve miras hukuku, şirketler hukuku, vakıflar hukuku açısından uygun formüller bularak birlikteliğin devamını sağlar. Bu nefsin ebedi yaşama arzusunun bir yansımasıdır. Büyük gayret ve emekle kurulmuş bulunan müessesenin gelişmesi ve ilanihaye var olmasının bir tezahürüdür.

19. maddesinde; Şirket kurucuları sağlıklarında kendilerinden sonra mirasın nasıl paylaşılacağını açıklığa kavuştururlar uyarısı bulunmakta. Bu şekilde, “benden sonra tufan” anlayışının önüne geçildiği gibi müessesenin hem aile üyeleri hem de çalışanları açısından değer üretmeye devam etmesi sağlanmış olmaktadır. Belli yaşta emekli olmak sağlandığı için ani bir ölüm ile şirket yapısının, ortaklık paylarının nasıl değişeceği gibi, belirsizliklerin önüne geçilmiş olacaktır.

20. maddesinde; yürürlük maddesi olup aile konseyi üyelerinin oybirliği ve kabulünden itibaren yürürlülüğe girer şeklinde bir ibare var.

Bu kitapçık bana bazı düsturlar açısından çok yakın gelmesine rağmen, bazı sebeplerle enteresan geldi. Etkin sivil girişim örgütü (bana göre STK çünkü üyelik mecburî) yayınlanmış olması yerinde bir karar olmasına rağmen ekonomimizin temelini aile şirketlerinin oluşturması ve bunun korunmasının amaçlanması açısından da sorgulanması gereken bir çalışma.

Aile konseyi uygulamasının, meşveret ve şurayı çağrıştırması açısından da artı bir değer olduğu söylenebilir.

Emin Talha KARAMUSA

03.07.2006


Sivil toplum ve bir örnek

Sivil toplum, merkezî siyasî otoritenin dışında gelişen bir özgürlükler alanıdır. Kendi medenî işlerini yapıp yürüten toplumsal yapılanmadır. Bedevilikten şehir medeniyetine geçiştir. İktidar amaçlı olmayan gönüllü ve örgütlü sosyal sahayı ifade eder.

Devletin siyasî sahasının dışında kültür, sanat, ticaret, turizm, ekonomi, tarih gibi sayısız ihtiyaç alanı bulunmaktadır. Devletin ulaşamadığı bu alanlar aslında hayatın ta kendisidir. Buralarda topluma hizmet etmek, onu yönlendirip dinamizm kazandırmak, problemlerine çözüm bulmak ancak örgütlü kuruluşlarla mümkündür. Günümüzde vakıflar, dernekler, meslek odaları, sendikalar, çeşitli birlikler, kooperatifler bu alanda önemli hizmetler gören sivil toplum unsurlarıdır.

Modern dünyada gelişen sivil toplumun, yine modern dünyanın ürettiği, devletlerin seyirci kaldığı ve çare üretemediği insanlık dramlarının da çözüm adresi olacağı vicdanlarda algılanmakta ve fiiliyatta da tezahürleri görülmektedir.

Tarihe baktığımızda insanlığın gelişmesine paralel olarak sivil toplumun da geliştiğini görüyoruz. Her ne kadar arada kesintiler ve krizler yaşanmış olsa da...

Burada bir örnek vermek istiyorum. 15 asır önceki Arap Yarımadası’na kısa bir seyahat yapalım. Neler görüyoruz? Ümmî ve iktidarda olmayan bir Zat; bir hakimiyete ve bir saltanata meyilleri olmayan çevresindeki bir avuç insanla birlikte ve tehlike içinde. Ama büyük bir inanmışlık ve gönül rahatlığıyla büyük bir işe teşebbüs ediyor. Gönüllerde taht kuruyor, tahtlara gönül vermiyor. Kötü adetleri ve çirkin ahlâkları kısa sürede kaldırıyor; yerine güzel ahlâkı tesis ediyor. İnsanlık cevherini ortaya çıkarıyor; o günkü toplumu örgütlüyor ve medeniyetin en üst seviyesine getiriyor.

Yesrib’in adı bu gelişmeler sonucu şehir medeniyetini simgeleyen Medine oluyor. Sadece bunlar bile mükemmel bir sivil toplum örneğidir başlı başına.

Prof. Dr. Gürbüz AKSOY

03.07.2006


Birlikte yaşamak istiyoruz

Geleceğe ilişkin olarak bizi karamsarlığa sevk eden sebepleri artık ortadan kaldırma zamanı gelmiştir. Bunun için sakin kafayla düşünüp akılcı kararlar verebilmeliyiz. Farklılıklarımızla bir arada yaşayabileceğimiz, kimsenin ötekileştirilmediği bir Türkiye’yi istediğimizi ve bunun için gerekeni yapacağımızı kararlılıkla açıklamalıyız.

Çözümsüzlük batağından çıkabilmek için öncelikle iki konuyu birbirinden ayırmamız gerekmektedir. Terör, şiddet, silâhlı mücadele yöntemleri reddedilmelidir. Tüm sorunlarımızın konuşarak, tartışarak, yeni mutabakatlar oluşturularak siyasî yöntemlerle çözülebileceğine inanılmalıdır.

Terör, şiddet, ne derseniz deyin. Silâhlı mücadele ile yol almak mümkün değildir. Silâhlı mücadele yöntemleri, şiddet, olsa olsa halklar arasında düşmanlık tohumları ekmekte, “beraber yaşamak istiyoruz” söylemlerini hiç de inandırıcı kılmamaktadır. Şiddetin, sağlıklı düşünmemize engel olmaması için ortadan kaldırılması zorunludur. Toplumun daha çok refah içinde yaşaması, hayat kalitesinin ve sosyal haklarının ilerletilmesi için harcanacak kaynaklar bugün ne yazık ki güvenlik amacıyla harcanmaktadır. Demek ki, şiddete, silâhlı mücadele yöntemlerine karşı tavır almak zorunludur. Elbette her ülkede olduğu gibi bizim ülkemizde de can güvenliği tehlikeye düşen, gece sokağa çıkamayan, dükkânı, arabası, otobüsü yakılan vatandaşın can ve mal güvenliğini sağlamaya yönelik güvenlik güçleri bulunacaktır.

Tartışılması gereken en önemli konulardan birisi olan Kürt sorunu, siyasal, sosyal, kültürel boyutları olan bir sorundur. Bu sorun, terör - şiddet olaylarından ve bu olaylardan çıkar umanlardan soyutlanarak ele alınmalıdır. Özellikle devlet, siyasî partiler, aydınlar cesur davranabilmeyi başarmalıdırlar. Bu sorunun sağlıklı bir çözüme kavuşması için, bir arada yaşayabilmemizin temellerini oluşturmaya yönelik projeler, toplumun her kesiminden güçlü destekler alacaktır. Terör, şiddet olaylarına karşı, elbette ki güvenlikle ilgili terbirler alınırken, diğer yandan sorunun sağlıklı çözümü için, tartışma yapılabilecek, proje üretebilecek siyasi platformların oluşturulması, toplumun çeşitli kesimlerinin siyasî temsilcilerinin de katkıları alınarak karamsarlığın üzerimizden atılması sağlanmalıdır.

Laiklik konusunda ise gelinen noktadan kimse memnun değildir. Oysa, 100 yıla yaklaşan geçmişiyle Türkiye, bu sorunu aşabilecek erginliğe ulaşmış olmalıdır. Laikliğin, demokrasinin olmazsa olmaz şartı olduğunun bilinciyle farklı inançlardaki kişilerin veya toplulukların özgürce bir arada yaşayabilmesinin formülünü üretebiliriz.

Öte yandan, siyasal iktidarlar demokratikleşmeyi aksatmadan sürdürmeli; güvenlik güçlerinin yansız ve şiddete sapmadan davranmalarını sağlayabilmeli; olayları temelindeki faktörler arasında sosyal ve ekonomik sorunlarımızın da bulunduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Her kesimden fanatiklerin, uzlaşmaz kafaların, şiddetten çıkarı olanların uzlaşmaya muhalefet etmeleri tabiîdir. Ancak bunlara aldırılmamalıdır. Toplumun çok büyük kesimi, etnik kimliği ne olursa olsun, inancı ne olursa olsun hep birlikte yaşamayı istemektedir. Çoğunluk, şiddetten, terörden, evlât acısından, güvenlik sorunlarından uzakta; insanların kimliğini, kültürünü, inancını yaşayabildiği ve diğerinin hayat biçimine karışılmadığı; sosyal ve ekonomik haklarını geliştirebilen laik ve demokratik bir toplumu hedeflemektedir.

Eğer bu söylediklerimiz doğruysa, gerçekten birlikte yaşamayı arzu ediyorsak bunun gereklerini de elbirliğiyle yapmalıyız.

(Sosyal Demokrasi Vakfı)

03.07.2006


İngiliz basını kendi TMK’larına savaş açtı!

İfade özgürlüğünü en geniş sınırlarıyla yaşayan ABD ve İngiltere’de medya, hükümetlerin kısıtlayıcı politikalarına karşı savaş açtı. 11 Eylül saldırılarının ardından yürürlüğe giren Terörle Mücadele Yasaları’nın “özgür toplumu ayaklar altına aldığı” savunuldu. İngiliz Independent gazetesi, Başbakan Blair’in terörü bahane edip özgürlükleri kısıtladığını vurguladı. “Artık bir polis devlet tarafından yönetiliyoruz” yorumunu yapan gazete çarpıcı bir manşetle çıktı: “Dikkat! Bu gazeteyi okuduğunuz için tutuklanabilirsiniz!” Gazete 2005’te kabul edilen Ciddi Organize Suçlar ve Terörle Mücadele yasasını yerden yere vurdu.

Gözaltı süresini 14’ten 28 güne çıkaran terör yasası, İngiltere Parlamentosu ve Başbakanlık konutunun çevresindeki bir kilometrelik alanda gösteri düzenlemenin veya hükümeti eleştirmenin 6 ay hapisle cezalandırılmasını öngörüyor. Independent son olarak Steve Jago adlı bir İngiliz’in bu suçtan dolayı tutuklandığını belirterek, birinci sayfasında okuyucularına şu çarpıcı mesajları verdi: “Polis, dün bir göstericiyi tutukladı. Suçu ne mi? hükümetin ‘Büyük Birader’e benzetildiği bir makalenin yer aldığı Vanity Fair dergisiyle parlamento yakınlarında dolaşmak! Özgürlüklerimiz, yeni yasalardan gücünü alan fikir polisinin saldırılarıyla karşı karşıya!”

Sayfalarında hükümeti eleştiren yazılar yer aldığını vurgulayan Independent “Eğer gazeteyi, Meclis yakınlarında yüksek sesle okursanız tutuklanabilirsiniz” yorumunu yaparak hükümetin Terörle Mücadele Yasası’nı ‘yumuşatması’ için kampanya başlattı. Kampanyaya Telegraph, Guardian ve Observer gibi saygın gazeteler destek verdi. Yüksek Mahkeme, zanlıların günde 18 saat boyunca izlenmesini öngören İçişleri Bakanlığı uygulamasını, insan haklarına aykırı buldu.

ABD’de ise New York Times gazetesi CIA’nın terörle mücadele kapsamında uluslar arası para transferlerini izlediğini yazınca ‘vatan hainliğiyle’ suçlandı. Cumhuriyetçi Parti üyeleri Temsilciler Meclisi’ne sundukları teklifte yayın müdürü Bill Keller’ın da vatan hainliği suçlamasıyla yargı önüne çıkmasını istedi. Basın bu gelişme üzerine Beyaz Saray’ı yerden yere vurdu.

03.07.2006


Haydi çocuklar Kur’ân öğrenmeye

Bir yaz tatiline daha merhaba dedik.

Karneleri almanın, sınıfları geçmenin sevincini yaşıyoruz.

Çocuklarımızın bir ders yılı boyunca müsbet ilimlerle mücehhez olmalarını görmek veli olarak hepimizi heyecanlandırıyor. Yavrularımızın manevî gıdalarını da almaları, ruh ve beden sağlıkları yönünde elzemdir.

Yaz döneminde tatille birlikte, gerek ikamet mahallinde ve gerekse tatil beldelerinde çocuklarımızı Yaz Kur’ân Kurslarından, camilerden istifade etmelerini sağlamak, zemin hazırlayıp teşvik etmek anne ve baba olarak bizlerin görevi.

Tatili, Kur’ân çeşmesinden gıdalanarak geçirmek yavrularımızı gerçek mânâda dinlendirecek, zinde kılacak ve nurlandıracaktır.

Bu sene yaz kurslarında dersler 3 kur olarak yapılacaktır:

1- Dinimi seviyorum,

2- Peygamberimi seviyorum,

3- Kitabımı seviyorum.

İnanıyoruz ki; her anne-baba dinini, kitabını, peygamberini seven çocukları olsun ister. İşte üç aylık tatil bunun için iyi bir fırsattır.

Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan alınan bilgilere göre; Türkiye genelinde 4 bin 888 adet özel ve resmî Kur’ân Kursu bulunuyor. Yine Diyanetin rakamlarına göre, 77 bin 700 adet cami mevcut ülkemizde. Bu Kur’ân Kursu ve Camilerde, çocukların Kur’ân öğrenmeleri için her türlü imkânın sağlandığı belirtiliyor.

Yaz Kur’ân Kursları kayıtları 26 Haziran 2006 tarihinde başladı devam ediyor. Kur’ân eğitimi 2.5 ay sürecek. Tüm Kur’ân Kursları ve Camiler, kutsal kitabımızın sayfalarını merakla çevirecek berrak beyinleri bekliyor.

Kur’ân öğrenmek kolay, okumak ise zihni güçlendirir. Çocuklarımızın dünyada yüz akımız, iftihar tablomuz, ahirette şefaatçimiz olmasını istiyorsak “Haydi Çocuklar Camiye” çağrısına cevap verilim.

Çocuklarımız sözümüzü dinliyorken, onların körpe dimağları zararlı ve yıkıcı akımların istilâsına uğramadan, fıtratlarına uygun manevî yönden gıdalanmalarını sağlamak için Yaz Kur’ân Kurslarını bir fırsat bilelim. Çocuklarımıza camilerimizi sevdirelim.

(ÖNDER İmam Hatip Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği)

03.07.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004