Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 04 Temmuz 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Kendilerine ilim verilmiş olanlar görüyor ki, Rabbinden sana indirilen Kur'ân, hakkın tâ kendisidir ve halkı, izzet sahibi ve her türlü hamde lâyık olan Allah'ın yoluna ulaştırmaktadır.

Sebe’ Sûresi: 6

04.07.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Kim önemsemeyerek üç Cuma namazını kılmazsa, Allah kalbini mühürler.

Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3617

04.07.2006


Namaz tesbihatında tembellik göstermemeli

Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihatında tekâsül göstermesine binâen dedim:

Namazdan sonraki tesbihatlar tarikat-ı Muhammediyedir (a.s.m.) ve velâyet-i Ahmediyenin (a.s.m.) bir evradıdır. O noktadan ehemmiyeti büyüktür. Sonra, bu kelimenin hakikati böyle inkişaf etti:

Nasıl ki, risalete inkılâp eden velâyet-i Ahmediye (asm) bütün velâyetlerin fevkindedir. Öyle de, o velâyetin tarikatı ve o velâyet-i kübranın evrad-ı mahsusası olan namazın akabindeki tesbihat, o derece sair tarikatların ve evradların fevkindedir. Bu sır dahi şöyle inkişaf etti ki:

Nasıl zikir dairesinde bir mecliste veyahut hatme-i Nakşiyede bir mescidde birbiriyle alâkadar heyet-i mecmuada nuranî bir vaziyet hissediliyor. Kalbi hüşyar bir zat namazdan sonra sübhânallah, sübhânallah deyip tesbihi çekerken, o daire-i zikrin reisi olan zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın müvacehesinde yüz milyon tesbih edenler, tesbih elinde çektiklerini mânen hisseder. O azamet ve ulviyetle sübhânallah, sübhânallah der. Sonra o serzâkirin emr-i mânevîsiyle, ona ittibaen elhamdülillâh, elhamdülillâh dediği vakit, o halka-i zikrin ve o çok geniş dâiresi bulunan hatme-i Ahmediyenin (aleyhissalâtü vesselâm) dairesinde yüz milyon müridlerin elhamdülillâh, elhamdülillâh’larından tezahür eden azametli bir hamdi düşünüp içinde elhamdülillâh ile iştirak eder, ve hâkezâ Allahuekber, Allahuekber ve duâdan sonra Lâilâheillâllah, Lâilâheillâllah otuz üç defa o tarikat-ı Ahmediyenin Aleyhissalâtü Vesselâm halka-i zikrinde ve hatme-i kübrasında o sabık mânâyla o ihvan-ı tarikatı nazara alıp o halkanın serzâkiri olan zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâma müteveccih olup “Milyon kere salât ile milyon kere selâm Senin üzerine olsun ey Allah’ın Resûlü” der, diye anladım ve hissettim ve hayâlen gördüm. Demek tesbihat-ı salâtiyenin çok ehemmiyeti var. (Kastamonu

Lâhikası, s. 72, Y.A.N.)

Lügatçe:

tekâsül: Tembellik

tarikat-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in (asm) tarikati olan sünnet yolu.

velâyet-i Ahmediye: Peygamberimizin veliliği, Peygamberimizin vefatından sonra nübüvvet (peygamberlik) tarzındaki hizmetinin şeklen ve fiilen sona ermesiyle, velâyet tarzında devam eden manevî hizmet tarzı.

evrad: Virdler, duâlar.

risâlet: Peygamberlik.

fevkinde: Üstünde.

velâyet-i kübra: En büyük velilik; akrebiyet-i İlâhiyenin (Allah’ın kuluna olan yakınlığının) inkişafına bakan ve peygamber varisliğinden gelen, kısa ve yüksek olan, harikaları az fakat meziyetleri çok olan, tarikat berzahına uğramadan zahirden hakikate geçen velilik mesleği.

evrad-ı mahsusa: Hususî, özel virdler, duâlar.

hatme-i Nakşiye: Nakşî tarikati mensuplarının okuyup, bitirdikleri belirli duâlar.

hüşyar: Uyanık, akıllı.

serzâkir: Zikredenlerin başı.

ihvan-ı tarikat: Aynı tarikata mensup manevî kardeşler.

tesbihat-ı salâtiye: Namaz tesbihatı.

04.07.2006


Hayatın komşusu

Ölüm, komşumuzun kolundan tutup ukbaya yürüttü… Yürüyüşü hüzün çiçekler açtırdı, soldu sabahlar, söndü akşamlar… Mevsimler elbisesini çıkarıp beyaz kefene büründü… Siyah toprak, beyaz elbise… Başka hangi renkler bu kadar net ve kesin?

“Bir Namaz Öyküsü”nün kahramanıydı komşumuz… Eşini, işini, evini kaybeden sonrasında hayata namazla bağlanan, namazı hayatıyla kılan komşumuz…

Geçen yaz yatsı namazı bitiminde birkaç dost bir araya gelir dondurma yerdik. Dondurmadan daha tatlı gelirdi sohbet, günün stresini eritirdik birlikteliğimizde… Bu yıl beraber olamadık zira hastaydı, ziyarete gittiğimizde, “Hadi iyileş de yine dondurma yiyelim” dedik, oysa hasta yatağında konuşmakta zorlanıyordu, fakat kolay tebessüm ediyordu.

Hayat yaz sıcağında eriyen dondurma gibi erimiyor mu? Dondurma ne kadar doyurucuysa, bu hayat da o kadar doyurucu… Sûrî tatlılığı kandırmıyor kalpleri… Dönen dünya doyurmuyor duyguları… Doyumsuz duygular erimişliği kabullenmiyor, sonsuzluk istiyor…

Zamanın erittiği ömür, ölümle sonlanıyor. Namaz zamanları sonsuzluktan damlayan damlalar... Ruhun sükûn bulduğu, kalbin kavîleştiği, dimağların durulduğu, duyguların ulvîleştiği demler… Temiz akan nehirde günde beş defa yıkanmaktır namaz…

Her arınmışlık vaktinde yeniden dirilir kalp, hiffet kazanır ruh, derin denizlerin sükûnuna dalar duygular… Hikmet açlığını doyurur akıl…

Hayatın erimişliği endişelendirmez onu… Zengin bir anlam bütünlüğü ile baktığı hayatta ölüm bile ayrılık değil, yakınlığın yeni bir veçhesidir. Ölüm ölü değil diridir nazarında, dünyadaki dostlarından ayıran berzahtaki dostlarına taşıyan köprü… Köprülerin yarısı ayrılık, diğer yarısı kavuşmadır.

İzafîliğin izinde yürümüyor muyuz hep? Doğan çocuğun ayrılma ve kavuşma ağlayışlarında yürüyoruz hayattan ölüme... Uzak olan ne, yakın olan ne? Sevilesi ve üzülesi hangisi?

Gerçek, mirac olarak kılınan namazın zamansız saatleri… Ölümün ve ayrılığın ayıramadığı mekânsızlık mekânı…

İkindi namazında toplandı dostları, ayrılığında omuzlarında taşıdı ölümü… Haziran hüznü yağdı kısa yol boyunca… Camiye yakındı evi, yeni evi de yakın camiye… Bana da uzak değil yeni yurdu…

İş gidişlerinde ve eve dönüşlerde bazen kullandığım yol üzeri… Yorgun ve yılgın olduğum melâl akşamlarda mezarlığın içinden geçen küçük yoldan geçmek hem kestirme oluyor, hem kalbimin kasaveti kırılıyor, ruhum dinleniyor… Sık selviler, mevsiminde renk renk güller, öten bülbüller… Ruhanî ve nurânî meltemle buluşan tefekkür yağmurlarıyla serinleyen sine… Sanki hayatın başka bir berzahından geçiyorsunuz o kısa ama uzun yolda…

Hayat evinden kabir kapısına varmadan önce, tefekkür adımlarla camiye gidebilmek… Beş dem yıkanabilmek orada… Ruhu arınmış bir elbiseyle bürüyebilmek… Beden, iyi biliriz diye dostların omuzlarından kabre konurken, ruh nuraniyet bahçelerinden güzel manzaralara seyre koyulur.

Kısa hayatta uzun hayata lâzım olabilecek levâzımatın tedarikiyle meşgul olabilmek… Hikmet nazarla, tefekkürle eritebilmek hayatı… Sûrî sevinçlere aldanmadan sonsuz saadetlere yönelmek… Hayatı namazla eritebilmişliğin, namazda arınmışlığın belirtileri…

Bir ölüm, binler nasihat… Hayatın komşusu ölüm… Kim komşusunu kirli karşılamak ister ki? Hem de evin önünden nehir akıp dururken? Günah sıcakları başlamışken, haydi nehre serinlemeye…

Hüseyin EREN

04.07.2006


Müsehhil

Allah (c.c.), Müsehhil’dir. Yani kolaylaştırıcıdır, güçleştirici değildir. Cenâb-ı Hak kullarını güç yetiremedikleri emirlerle mükellef tutmaz, kudretleri dahilinde yapabilecekleri emir ve işleri teklif eder. Hayatta kolaylıklar yaratır. Her canlıya rızkını kolaylıkla ihsan eder. Zorluk dönemlerinde mahlûkatının yardımcısıdır. Müsehhil ism-i şerifi Hazret-i Ali’nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü’l-Kebir’de zikri geçen esmâdandır.1

Bedîüzzaman’a göre, îman ve ibâdet yolu kendi özünde kolaylıktan ibârettir. Bunun karşısında küfür ve tuğyan yolu vardır. Küfür ve tuğyan yolu, zorluk ve belâdan başka bir şey değildir. Namaz kişinin hayatına öyle bir çeki düzen vermekte ve maddî-mânevî öyle bir feyiz, bereket ve huzura vesîle olmaktadır ki, namaz vasıtasıyla Allah’a ilticâ eden insan dünyanın gam, keder, dert, sıkıntı ve zorluklarına karşı güç kazanmakta, hiçbir şeyden yılmamakta, her şeyde Allah’a tevekkül etmekte, ölümü bir terhis tezkeresi bilmekte ve âhirete îmân ettiği için dünya hayatının ölümle sona ermesi onu mahzun etmemekte, tam tersine her bâdirede Allah’a güven ve tevekkülü, ilticâ ve îmânı artmaktadır. Allah’a içtenlikle yönelenlerin işlerine, Cenab-ı Hak kolaylıklar ihsan etmektedir.

Diğer yandan namaz, talim ve eğitim lisânıyla silâh, mühimmat ve gıda çantası demektir. Nasıl ki askerliği seven, nizama tâbi olan, mühimmat ve gıda çantası ile silâhını muhafaza eden bir er, en tehlikeli yerlerden bile korkusuzca geçer, vazifesini gözünü kırpmadan yapar. Nizama boyun eğmeyen ve talimi sevmeyen diğer asker ise, mühimmat ve gıda çantası ile silâhını almadığı için, meselâ ıssız bir ormandan geçemez, eşkıyâ ve düşmanlara gâlip olamaz; kalbi hüzün ve sıkıntıdan kurtulamaz. İşte namaz, eğitimde silâh ve gıda çantası hükmündedir ki, sahibinin ölüm dahil her nâhoş tecellîden ve her dünyevî korkulardan minnetsiz ve korkusuz yaşamasını temin eder. Aksi takdirde hayat zorluklar ve sıkıntılardan başka bir şey değildir. Şu halde, inkâr ve küfür yolunda menfaat olmamakla beraber, yüzde doksan zarar, ziyan ve dayanılmaz korkular mevcuttur.2

Dinin kolay hükümler ihtiva ettiğini beyan eden3 Bedîüzzaman, Allah’ın birliğini telkin eden tevhid inancının da, özünde, şirke oranla dağlar kadar kolaylıklar taşıdığını kaydeder.4

Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, kâinatta her şeyin yaratılmasını, bir olan Allah’a vermek, yaratılışta eşsiz bir kolaylığı da beraberinde getirmekte; aksi takdirde şirkte imkânsız derecede zorluk ve müşkülât bulunmaktadır. Bütün eşya bir tek Zâta verilse, bu kâinatın îcâdı ve tedbîri bir ağaç kadar kolay; bir ağacın yaratılması ve inşâsı bir meyve kadar rahat; bir baharın halk edilmesi ve idâresi bir çiçek kadar kolay; hadsiz fertleri içinde barındıran bir cinsin terbiyesi ve tedbîri, bir fert kadar müşkülâtsız olacaktır. Eğer yaratılış ve hilkat şirk yolunda sebeplere ve tabiata havâle edilse, bir ferdin îcâdı bir cins ve hattâ cinsler kadar; bir çekirdeğin îcâdı bir ağaç, belki yüz ağaç kadar; ve bir ağacın îcâdı, inşâsı, ihyâsı, idâresi, terbiyesi ve tedbîri kâinat kadar, belki daha ziyâde müşkül olacaktır. Bütün eşya bir tek Zât-ı Vâhid-i Ehade verilse, bir tek şey gibi kolay, çabuk ve ucuz olacak; eğer, sebeplere ve tabiata havâle edilse, bir tek şeyin îcâdı bütün eşya kadar çetin, geç, zorluklar içinde, ehemmiyetsiz ve pahalı olacaktır.5

(Risâle-i Nur’da Esma-i Hüsnâ)

Dipnotlar:

1- Mecmuatü’l-Ahzab, 2: 244

2- Sözler, s. 24

3- A.g.e., s. 250

4- A.g.e., s. 271

5- Şuâlar, s. 27

04.07.2006


Evrâd-ı Kudsiye'den

94. Ey bütün kemâl sıfatlarını kendinde bulunduran Allah! Ey bütün varlıkları aydınlatan Nûr! Ey bütün varlıkları ilim ve kudretiyle kuşatan Vâsi, ey kullarını bağışlayan Gafûr, ey göklerin kendi emriyle kurulduğu, ey yeryüzünün kendi kudretiyle döşendiği, ey yüce dağların kendi hikmetiyle sağlam bir şekilde dikildiği, ey Ay’ın, Kendi ihsanıyla ışık verdiği Allah’ım!

95. Ay ve güneşin ışık vermesini sağlayan, göklerin şimşeklerle gürlemesini temin eden ismin hürmetine, Senden koruyucu bir kalkan ve ışığı neredeyse gözleri kapıp alacak bir Nur istiyorum.

96. “Allah geceyi ve gündüzü birbirine çevirir, şüphesiz ki bunda gören gözler için bir ibret vardır.”

97. Ta sin mim, çalgı âletlerinden, yalandan, haramdan, hilekârlıktan, cehâletten, haktan sapan günahkârların tuzaklarından, gece ve gündüzün hâdiselerinden, cin ve insanların şerrinden yüce ve büyük olan Allah’a sığınırım.

04.07.2006


Zübeyir Gündüzalp'in Kaleminden

En yüksek gayemiz

En üstün gayemiz rıza-yı İlâhîdir. Bizim en birinci ve en yüksek gayemiz, bütün maddî ve manevî makam ve mertebelerden ve menfaatlerden vazgeçerek ve onlardan yüz çevirerek, Kur’ân-ı Azîmüşşan’da en yüksek makam olarak gösterilen “Rıza” makamına erişmektir. Rıza-yı İlâhî yolunda cehd etmektir. Bunun çare-i yegânesi de her ameli Allah rızası için işlemektir. Yani, ihlâstır.

04.07.2006


Hz. Ali'nin eliyle fetih

* Hem, nakl-i sahih-i kati ile, ferman etmiş ki:

"Ne vakit size Fars ve Rum kızları hizmet etti; o vakit belânız, fitneniz içinize girecek, harbiniz dahilî olacak, şerirleriniz başa geçip hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar" haber vermiş. Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.

* Hem, nakl-i sahih-i kati ile, ferman etmiş ki:

"Hayber Kalesinin fethi Ali'nin eliyle olacak." Me'mulün pek fevkinde, ikinci gün bir mucize-i Nebeviye olarak, Hayber Kalesinin kapısını Hazret-i Ali çekip kalkan gibi istimal ederek fethe muvaffak olduktan sonra kapıyı yere atmış. Sekiz kuvvetli adam o kapıyı yerden kaldıramamış. Bir rivayette, kırk adam kaldıramamış.

Mektûbât, s. 107-108

04.07.2006


Nurdan Bir Kelime

Kerâmet

Kerâmet, mucize gibi, Allah’ın fiilidir. Ve o kerâmet sahibi de kerâmetin Allah’tan olduğunu bilir ve Allah’ın kendisine hâmi ve rakîb olduğunu da bilir. Tevekkül ve yakîni de fazlalaşır. Lâkin, bazan Allah’ın izniyle kerâmetlerine şuuru olur, bazan olmaz. Evlâ ve eslemi de bu kısımdır.

Mesnevî-i Nuriye, s. 192

04.07.2006


BİR KISSA, BİN HİSSE

Bağdatlı Allah dostlarından Affan İbn-i Süleyman çok zengindi, çok hayırseverdi. Ticaret yapardı. Ticaretini bitirince bütün kazancını sadaka olarak dağıtırdı. Bazen bir günde beş yüz fakir aileye, bazen bin fakir aileye yiyecek ve giyecek göndermeden yatmazdı. Bazen bin deve ile buğdaylar getirtir, fakir, dul ve yetimlere dağıtırdı.

Affan İbn-i Süleyman zengin yaşadı, cömert oldu, cömert öldü.

Bir gece bir hırsız türbesine yaklaştı ve türbenin pencere demirlerini koparmak istedi. Fakat ne kadar güç verdiyse de, koparmaya güç yetiremedi.

Bu sırada gayptan bir ses tokat gibi gürledi:

“Yapma!!!! Bu zatın Allah katında değeri büyüktür!!!!”

Hırsız korkusundan, ardına bakmadan kaçıp gitti.

(Veliler ve Kerametleri, 3/469)

Süleyman KÖSMENE

04.07.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004