Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 24 Kasım 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Enstitü

 

Ene ile, din-bilim ilişkisine sağlıklı zemin arayışı

Sebep ve sonuç bağlantısı içerisinde algılanan ve Yaratıcıdan kopuk bir şekilde anlamlandırılmaya çalışılan varlığa, modern bilimin ürünü olan dil ve yaklaşımların ötesinde, Kur'ân eksenli ve varlığın san'atkârına vurgu yapan yeni bir varlık tarifi Risâle-i Nur'la ortaya konmuştur. Asr-ı Saadette Kur'ân'ın inişi ile semantik bir müdahale, yani kişilerin âlemini şekillendiren kavramlarda yenilikler ortaya konmuştur. Kavramlara yeni anlamlar yüklenmiş ya da değişiklikler ortaya konmuştur. İslâm tarihi içerisinde ikinci büyük semantik müdahale sayılabilecek Farabi'nin yaklaşımlarından sonra en önemli semantik müdahalelerden biri Bediüzzaman ile ortaya konmuştur.

Günümüz dünyasının en önemli problemlerinden biri bilim ve din ilişkisini hâlâ sağlıklı bir zemine oturtamamış olmasıdır. Bu aslında uzun zamandır insanlığın meşgul olduğu ve maddî alanda geliştirdiği yaklaşımlarla üstesinden gelemediği bir problem olarak önümüze çıkmaktadır.

Bilim ve din ilişkisi ile bağlantılı olarak bilimsel yöntemin ele alınması için öncelikle bilim ve dinin nereye konulacağına dair oryantasyon problemi çözülmelidir. Bu anlamda varlığın algılanması ile ilgili bilimin ve dinin ortaya koyduğu veriler insanlık tarihinin gelişimi içinde ayrışmış gibi ortaya çıkmış, Batının bilimle ilgili oryantasyonu tamamen madde eksenli ve madde ötesini dışladığı için problemli bir noktaya gelmiştir. Varlığı anlama çalışmaları eleştiren, yanlışlamaya çalışan ve kendi sistemini tek doğru olarak kabul eden bir yapı olduğu için problemli sonuçlar doğurmuştur.

Yunan ve Roma medeniyetlerinin ortaya koyduğu madde eksenli varlık algısı özellikle aydınlanma çağında daha belirginleşmiş, bilim ve din ayrışımı daha netleşmiştir. Bilginin nesnenin hakikatine ulaştırabileceği düşüncesi bilimin yüceltilmesine yol açmıştır. Eski Yunan'daki akılcılık kilise dogmatizmini doğurmuş ve kilisenin ulaştıkları mutlak hakikat kabul edilmiştir. Rönesans sonrası kiliseden bağımsız mutlak hakikat arayışı ile gelinen noktada tamamen maddî âleme dayalı ve vahyi reddeden bir bakış açısı ortaya konmuştur. Bilim ve dinin farklı bakış açılarının oluşturduğu bu uçlardaki algılanışlarında farklı çözüm arayışları ortaya konmuştur. Çatışma, bağımsızlık, diyalog ve entegre etme gibi ilişkiler içinde ele alınan bilim ve din bilimsel bir dinî söylem ile uzlaştırılmaya çalıştırılmıştır.

Çözüm arayışları içerisinde Descartes'ın varlığı ferdî şuura bağlayan kartezyen yaklaşımı, Kant'ın dinî endişelerini bilgi sınırı dışına iten arayışları ve Hegel'in mutlak benle bunu perçinlemesi modern bilimin buhran üreten yaklaşımlarını oluşturmuştur. Akıl ve tecrübe üzerine kurulu olan bilim, varlığı nedensellik içinde ele alan ve mekanik kurallarla işleyen bir yapıya dönüştürmüştür. Aynı mekanik işleyiş toplum felsefecilerine de yansımış ve sosyal yapılara hükmedici arayışlar içine girilmiştir. Bütün bu süreçlerden sonra yirminci yüzyılda determinizme karşı kuantum fiziği, Heisenberg belirsizliği, Einstein'in izafiyet teorisi gibi anti bilimci yaklaşımlar gelişmiştir. Yirminci yüzyılda batı epistomolojik bir bunalım ve bundan kurtuluş için arayış içine girmiştir.

Bu gelişim süreci içinde bilimler nefsin arzularını tatmin etme gücünü artırır bir yapı içinde ortaya çıkmıştır. Batı medeniyetinin gelişiminde nefis merkezî bir konuma oturtulmuş akıl keşfedilmemiş ve nefsin arzuları aklîleştirilmiştir. Bu yapı içerisinde madde ötesini metafizik şeklinde adlandırarak bir kenara atmaya çalışan bilim gözlemleri sonucu tümevarım ve tümdengelim gibi yöntemlerle varlığın işleyişine çözümler bulmaya çalışmıştır. Bu çözümler 'niçin' sorusuna cevapları içermediği için insanı ve kâinatı tanımlamaktan ve anlamlandırmaktan uzak kalmıştır. 'Nasıl'lara üretilen cevaplarda felsefî arka planı hesaba katmayan bir eksiklikle ortaya konabilmiştir.

Modern bilimin geldiği bu dönüm noktasında çözüm üretmekten aciz kaldığı ve varlığın arka planını göz ardı eden yaklaşımı ile anlamlar boyutunu körelttiği noktada İslâmın çoğulcu yaklaşımına ve Kur'ân eksenli yeni bir varlık algısına ihtiyaç netleşmiştir. Bu noktada dünya problemlerinin çözümü ve varlığı bütünden algılayabilmek için yeni ve arka planı hesaba katan bir tarife ihtiyaç doğmuştur. Modernizmin insanlık âleminde oluşturduğu depremle adeta yıkılmış olan İslâmî düşünce geleneği sarayının Kur'ân merkezli bir planla ve günün ihtiyaçları da dikkate alınarak yeniden inşaasına büyük bir ihtiyaç doğmuştur. Bu noktada Kur'ân'ın kuşatıcı bakışına ve Hz. Muhammed'in (a.s.m.) tüm zamanları kucaklayan yaklaşımına ihtiyaç şiddetlenmiştir. Gelinen yol ayrımı Kur'ân medeniyeti üzerine bina edilecek yeni bir varlık algısını bilimin ve dinin alanlarını kuşatacak bir varlık algısını insanlık açısından çok önemli hale getirmiştir.

Kur'ân medeniyeti eksenli yeni varlık algısı için Risâle-i Nur sağlam bir zemin oluşturmaktadır. Bu anlamda her mesleğim içinde var olan hakikat kırıntıcıklarını toplayan yaklaşımı ile Risâle-i Nur Kur'ân'ın kuşatıcılığını asra taşımaktadır. Temel mesleği Kur'ân'ın yöntemlerini kullanmak olan ve sahabe mesleğini esas alan Risâle-i Nur, gelinen ayrım noktasındaki varlığın tanımlanması problemine görünen âlemi, yani mülk âlemini ve varlığın Yaratıcıya bakan boyutunu, yani melekut âlemini birlikte ele alan kalıcı ve anlamlandıran çözümlemeler ortaya konabilir. Modern bilimin uzun arayışlarının sonucunda Yaratıcıdan irtibatı kopuk olan bir maddî âlemle ve diyalektik süreçle çözüme ulaşılamayacağı görülmüştür. Bu anlamda klasik medrese eğitiminin dışına çıkmanın avantajını hayatında gözlemleyebildiğimiz Bediüzzaman, taassuptan uzak ve Batı medeniyeti karşısında kişilikli cesur duruşuyla Doğu ve Batı medeniyetlerinin buluşturulması ve bunun Kur'ân'ın kuşatıcılığı içinde gerçekleştirilmesi anlamında önemli bir yere sahiptir.

Sebep ve sonuç bağlantısı içerisinde algılanan ve Yaratıcıdan kopuk bir şekilde anlamlandırılmaya çalışılan varlığa modern bilimin ürünü olan dil ve yaklaşımların ötesinde Kur'ân eksenli ve varlığın san'atkârına vurgu yapan yeni bir varlık tarifi Risâle-i Nur'la ortaya konmuştur. Asr-ı Saadette Kur'ân'ın inişi ile semantik bir müdahale, yani kişilerin âlemini şekillendiren kavramlarda yenilikler ortaya konmuştur. Kavramlara yeni anlamlar yüklenmiş ya da değişiklikler ortaya konmuştur. İslâm tarihi içerisinde ikinci büyük semantik müdahale sayılabilecek Farabî'nin yaklaşımlarından sonra en önemli semantik müdahalelerden biri Bediüzzaman ile ortaya konmuştur. Modern bilimin çıkmazlarına bir çözüm yolu olarak varlığa San'atkârı ile bağlantılı anlamlar yüklenmiştir.

Bilimin gözleme dayalı bakış açısı ile sebep sonuç ilişkisi içinde algıladığı determinist yapı sebep ve sonucun sadece yan yana geliyor olduğunu ifade eden iktiran kavramı ile değiştirilmiş, her ikisi de Âlemlerin Rabb'i ile irtibatlı olan bir bakış açısı içerisinde ele alınmıştır. Her an yenilenen varlık tablosu içerisinde sebep ve sonucun birbirini sürekli takip ediyor oluşu gözlemdeki yanılmanın kaynağı olarak ortaya konmuş, varlığın hep yaratılıyor olması ve her an San'atkârı ile irtibatlı olması dışında, kuşatıcı bir varlık algısının mümkün olmadığı ifade edilmiştir.

Bu Newtoncu mekanik yaklaşıma karşılık her an varlık âlemini yeniden şekillendiren ve hep O'nunla irtibatlı olan bir Yaratıcı anlayışını geliştirmiştir. Yine varlık âlemi içerisinde Bediüzzaman'ın insan tanımı ubudiyet eksenli şekillendirilmiştir.

Risâle-i Nur İslâm düşünce geleneğinin günün ihtiyaçlarına uygun mükemmel bir sentezi ile modern dünyanın çıkmazlarını aşacak çözüm yollarını da içinde bulundurmaktadır. Bu noktada felsefeyi ve bilimin ürettiklerini yok saymayan, ancak bunların Kur'ân eksenli yorum ile hikmete dönüştürülmelerini hedefleyen bir yaklaşımdır. Moderniteyi İslâmlaştırmak ya da İslâmı modernleştirmek gibi bir arayış içerisine girmeksizin İslâmî zeminde moderniteyi ve varlığı anlamaya çalışan ve Kur'ân eksenli çözümler önümüze koyan bir yaklaşımdır.

Bu çözümleri sunarken yeni bir terminoloji ve dil üretmekte ve bu yaklaşımı ile modern bilimin dayattığı terminolojiye vahye dayalı bir alternatif geliştirmektedir. Bu yeni bakış açısında varlığı direk san'atkârı ile irtibatlandıran harfî yaklaşım ve varlık algısında niyet ve nazarın mahiyeti değiştirdiği bir genişlik gözlenmektedir.

Bu bakış açılarının dikkate alındığı varlık algısı ve bu algıyla uyumlu bir dil oluşturma çabası Risâle-i Nur'un önemli farklılıklarından biri olarak göze çarpmaktadır. Bu yaklaşımı dinin bilimi de içine alan varlık çözümlemeleri ile akıl ve kalbin uyum içerisinde hayatı anlamlandırabileceğini ortaya koymaktadır. Teknolojinin gelişimi ile varlığa atfedilen sabitlik ve kalıcılık şeklindeki ontolojik güven yerine varlığın gerisinde işleyen Sonsuz Kudrete dayanmanın getirdiği güven tesis edilmek isteniyor. Modern bilmin dili ile varlığı anlamlandırmaya çalışan ilahiyatçı aydınların seküler yaklaşımına bir çözüm yolu olarak öze dayalı Kur'ânî ve imanî bir dil geliştirme çabası gözleniyor. Din hakkındaki bilgi yerine dini bilgi ve enfüsileştirilmiş bilgiyi ön plana çıkarıyor. Bu yaklaşımı ile Kur'ân'ın kendi sözlerini Kur'ân'a perde yapmak probleminden uzaklaştıran bir çözüm yolu ortaya koyuyor. Vahiy, insan ve kâinat üçlüsü içerisinde insan ve kâinatın anlamını vahiy eksenli bir zeminde açıklamanın farklılığı Risâle-i Nur'da gözleniyor. Bu var olan bilimsel birikimi ve var olacak bilimsel birikimleri ilâhî hakikatler bağlamında yeniden üretme arayışının bir sonucu olarak önümüze çıkıyor. Klasik kelam yaklaşımı ile Risâle-i Nur'un farkı mevcut problemlere çözüm getirme arayışı şeklinde önümüze çıkıyor. Risâle-i Nur'da hale ve geleceğe dair çözümlemeler var.

Bilimsel yöntem ile üretilen bilgi Sani'inden bağımsız şekilde ele alınması tarzında ortaya çıktığı için marifetullah ve marifet-i Sani'e ulaştırmıyor. Hz. Muhammed'in (a.s.m.) kendi döneminin şartları içinde ıslah edilebilir ve ıslah edilemez şeklinde tevhide dönüştürme gayreti ile tasnif ettiği yapılardan ıslah edilebilir olanlarına uyan bir yapı arz etmiyor. İndirgemeci bir yaklaşım ile varlığı fiziksel gerçekliğe indirgeyen bilimin belirgin bir hakikat arayışı olmaması modern insanın kişiliğinde şizofrenik bir yapı doğurmaktadır.

Modern bilimin bu haline karşılık redçi, teslimiyetçi ve aşmacı tutumlar içerisinde değerlendirilebileceği düşünülmektedir. Bunlardan en makul olanı zihin ve aklın müteal olna yöneltilmesi şeklindeki aşmacı tutum olabilir. Bunun yapılabileceği en sağlam zemin Risâle-i Nur olmalıdır. Bu peygamberlerin kendi asırlarında ifa ettikleri vazifenin asrımıza taşınması anlamına gelmektedir. Bu anlamda Bediüzzaman, Hazret-i Muhammed'den (a.s.m.) aldığı dersle insanlık âleminin kozasını çatlatması ve hakikate ulaşması noktasında önemli bir konumdadır. Yalnızca bir İslâm âlimi değil aynı zamanda büyük bir mütefekkir olan Bediüzzaman'ın varlıkla ilgili çözümlemelerine bütün İslâm âlemi ve insanlığın ihtiyacı olduğu ortaya çıkmaktadır. Kuvvete dayalı yapısı ile İslâm âlemi ve insanlığı ezen Batı ile yüzleşme ve modern bilimin paradigmalarına antitez geliştirebilme cesaretini gösterebilmesi onu İslâm düşünce dünyasında çok farklı bir yere getiriyor. Klasik düşüncenin dışına çıkabilen, öze dayalı çözümler üretebilen ve modernitenin oluşturduğu dünyanın dışına çıkabilen cesur bir İslâm mütefekkiri olması dünyanın geleceğinde ona hayati bir misyon yüklüyor. Vahiy temelli ve Batı ile yüzleşebilen bir zeminde komplekse kapılmayan, kendi kavramları üzerinde bir kâinat yorumu ortaya koyabilmesi entellektüel cesaret şeklinde adlandırılabilir.

Şarkın ulûmundan ve garbın fünûnundan gelmediği ifade edilen Risâle-i Nur direk Kur'ân'dan feyz almış olmanın farkını ortaya koymaktadır. Bu anlamda bilimsel bir inşa ve bilimsel yöntemin bir ürünü değildir. Kâinatın anlaşılması için bilim değil, Kur'ân esas referans kabul ediliyor. Batı bilimi kaynaklı örgün eğitimin yaygınlaştığı bir yapı içerisinde, aydınlanmacı felsefenin belirleyici olduğu bir dünyada bilimle nasıl yüzleşileceği sorusu gözardı edilemezdi. Bu noktada Kur'ânî ölçülerle mücehhez bir ferdin bilimle ve onun üretimi ile şekilleniyormuş gibi algılanan modern dünya ile, teknoloji ile daha rahat yüzleşebileceği kimliğini muhafaza edebileceği ortaya konmaktadır.

Bediüzzaman'ın varlık tanımı mânâ-i harfî, mânâ-i ismi, niyet ve nazar kavramları çerçevesinde şekillenmiştir. Bu kavram haritasına özellikle varlık içinde insanın ve benliğin tanımlanması ile ilgili olarak ene yerleştirilmiştir. Varlığın tanımlanmasında enenin kendini bir kul olarak algılıyor ve tanımlıyor olması çok önemlidir. Kendini bir kul olarak tanımlamayan enenin bilimler ile hakikate ulaşabilmesinin, varlığı ve kendini gerçek anlamı ile tanımlayabilmesinin mümkün olmadığı ortaya konmuştur.

Eğer ene varlığı kendi katılığı etrafında anlamlandırma yönüne giderse tabiatperestlik sonucu doğmaktadır. Eğer bir anahtar konumunda açtıktan sonra devreden çıkarsa Âlemlerin Rabbi'ne yönelten ve O'nun mukaddes isimlerinin keşfine vesile olan bir anahtar külçesi olup sağlıklı ve gerçek insan mânâsına ulaştıran güçlü bir vesile olur.

24.11.2006


 

İman birliği (1)

İman, insanın başıboş bir varlık olmadığını ihtar eder. Böylece insanı kâinatın yaratıcısının vazifeli bir memuru haline getirdiği gibi, geçmiş ve gelecek ile ilgi kurmasını sağlar. Çalışmalarının boşuna olmadığını, hayırlı amelinin mükâfatını göreceğini, kötü ve şerli fiillerinden dolayı da ceza çekeceğini hatırlatarak hayra koşmasını ve şerden uzaklaşmasını sağlar.

İNSANIN MAHİYETİ

İnsan kâinat içinde yaratılan, Yüce Allah’ın antika bir san'atı ve bütün kâinat ile alâkadar en mükemmel varlıktır. İhtiyacı âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmıştır. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî cenneti de arzu eder. İşte şu vaziyette bulunan bir insana hakikî bir mabud olabilecek, yalnız her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekandan münezzeh ve her şeye kadir bir kudret ve rahmet sahibi olabilir.1

En şerefli mahlûk olarak yaratılan insana pek çok kabiliyetler verilmiştir. Kâinat ağacının meyvesi ve fabrikasının neticesi olarak yaratılmıştır. Bütün varlıklar üzerinde tasarruf edebilen tek varlıktır. Binler çeşit elemler ve lezzetler alabilen hayat sahibi, ilâhî bir makinedir. Allah’ın ilâhî isimlerinin tecellilerine en kapsamlı ve parlak bir ayinedir.

Kâinattaki varlıklara hikmet penceresinden bakıldığı zaman her şeyin bir amaca göre yaratıldığı görülmektedir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, varlıkları kendisini tanıtmak için yaratmıştır. İnsan Allah’ı eserlerinden yola çıkarak tanıyacak akıllı ve şuurlu bir varlıktır. Bunun için kâinat insanın emrine verilmiştir. Bu özellikleri taşıyan insanın en önemli amacı, yaratıcısı olan Allah’ı tanıyıp iman edip, ibadet etmektir.

Cenâb-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete ve nimete mazhar olur. Onu tanımayan ve sevmeyen ise, sonsuz sıkıntılara, vehimlere ve elemlere, manen ve maddeten müptelâ olur. Şu perişan dünyada, dağınık ve karmakarışık bir hayatta, sahipsiz, hamisiz ve âciz olarak bulunan bir insan, dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu durumdaki bir insan, Sahibini tanımazsa, Mâlikini bulmazsa, ne kadar çaresiz ve başıboş olduğunu herkes anlar. Eğer Sahibini bulsa, Mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine dayanır. O sıkıcı ve sıkıntılı dünya insanın saadetine vesile ve ahiret ticaretini kazanmaya bir vasıta olur.2

Ayrıca insan, binlerce elemle müteellim ve binlerce lezzetle mütelezziz olacak hayattar bir makine-i İlahiyedir. Gayet derecede acziyle beraber hadsiz maddî ve manevî düşmanları, sonsuz ihtiyaçları bulunan, devamlı ölüm ve ayrılık tokatlarını yiyen çaresiz bir varlık iken, iman ve ibadet ile kâinatın Yaratıcısına istinat ederek, bütün düşmanlarına karşı bir dayanak noktası ve bütün ihtiyaçlarına medet verecek bir merci bulur. Herkes mensup olduğu efendisinin şerefi ile makamıyla iftihar ettiği gibi, o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm bir Padişaha iman ile intisap etse ve ibadet ile hizmetine girse, ne kadar memnun ve minnettar olacağı açıktır.3

Bundandır ki, hayatın lezzeti ve zevki ancak imandadır ve hayatı iman ile hayatlandırmak, Allah’ın emirlerini yapmakla süslemek ve günahlardan çekinmekle muhafaza etmek gerekir.4

İman nedir?

İman Resul-i Ekrem’in (a.s.m) tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniye denilen dinin temel prensiplerine tafsilen ve zaruriyatın gayrısını da icmalen tasdikten hâsıl olan bir nurdur.5

İman, imanın altı şartından çıkan öyle bir vahdanî hakikattir ki, tefrik kabul etmez. Öyle bir küllîdir ki, tecezzî ve bölünme kabul etmez. Çünkü imanın her bir şartı kendini ispat eden delilleri ile diğer imanın şartlarını ispat eder.6

İman, yalnız icmâlî bir tasdikten ibaret değildir. İmânın çok mertebeleri vardır. Taklide dayanan bir iman bilhassa zamanımızın dalalet ve sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkiki denilen ve delillere dayana bir iman ise sarsılmaz ve sönmez bir kuvvettir. Böyle bir imana sahip olan bir kimsenin iman ve İslâmiyeti dehşetli dinsizlik fırtınalarına da maruz kalsa, o kasırgalar bu iman kuvveti karşısında sönmeye mahkûmdur. Tahkiki imanı kazanan bir kimseyi en dinsiz feylesoflar dahi bir vesvese ve şüpheye düşürtemez.7

Bilhassa ilim ve tekniğin geliştiği, dinsizliğin cehaletten değil, ilimden, fen ve felsefeden kaynaklandığı günümüzde, taklide dayanan iman yeterli değildir. Bundan dolayı Bediüzzaman Said Nursi, “Ben bütün mesaimi iman üzerine teksif etmiş bulunuyorum.” demiştir.

Tahkika dayanan iman ise, Allah’ın bütün kâinatı kuşatan rububiyet ve idareciliğine, atomlardan yıldızlara kadar cüz’î ve küllî her şeyin onun kudret elinden çıktığına, iradesi dâhilinde olduğuna, mülkünde hiçbir şeriki olmadığına şüphesiz inanmak ve kalben tasdik etmek demektir. Yoksa; “Bir Allah var” deyip, bütün mülkünü sebeplere ve tabiata taksim etmek, hadsiz şerikleri hükmünde sebeplere değer vererek her şeyin yanında hazır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak, sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini tanımamak, peygamberlerini bilmemek ve yolundan gitmemek Allah’a iman hakikatinden mahrum olmak anlamına gelir.

Bediüzzaman, bütün bunlardan yola çıkarak “İnkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.”8 der. Bütün kâinat Allah’ın eseri, varlık ve birliğinin delili olduğundan ve hiç kimse O’nu açıktan inkâr edemeyeceğinden dolayı, birtakım insanların susarak alâkasız kaldığını ve inkâr etmediğini, ancak bunun da arzu edilen bir iman olmadığını belirtir. Allah’a iman; Kur’ân-ı Kerim’in ders verdiği gibi, sıfatları ve isimleri ile umum kâinatın şahadetlerine dayanarak şuurlu bir şekilde kalben tasdik etmek, elçileri ile gönderdiği emirlerini dinlemek, emre muhalefet ettiği ve günah işlediği zaman kalben pişman olarak tövbe etmek şeklindeki bir imandır. Yoksa büyük günahları serbestçe işlediği halde, kalben pişman olmadan, tövbe etmeden ve aldırmadan yaşamak gerçek iman sahibi olunmadığının delilidir.9

İMANIN FONKSİYONLARI

1. İnsan iman ile Cennete

lâyık bir kul olur.

İnsan iman nuru ile en yüce makama çıkar, cennete layık bir kıymet kazanır. Allah’ı inkâr etmekle de cehenneme ehil olacak bir vaziyete düşer. Çünkü iman insanı Allah’a intisap ettirir. İman bir intisap ve bir bağdır. İnsan iman ile Allah’ın san'atına ve isimlerinin nakışlarına mazhar olarak değer kazanır. Küfür bütün bunları inkâr olduğu için Allah’a olan bağını keser.

2. İman insanı insan eder.

İman, insanın başıboş bir varlık olmadığını ihtar eder. Böylece insanı kâinatın Yaratıcısının vazifeli bir memuru haline getirdiği gibi, geçmiş ve gelecek ile ilgi kurmasını sağlar. Çalışmalarının boşuna olmadığını, hayırlı amelinin mükâfatını göreceğini, kötü ve şerli fiillerinden dolayı da ceza çekeceğini hatırlatarak, hayra koşmasını ve şerden uzaklaşmasını sağlar. Dünyada cereyan eden olayların gerçek mahiyetlerini ortaya koyar, insanın geçmişle ilgili sıkıntılarını ve gelecekle ilgili kaygılarını giderir. Bunun için “İman hem nurdur, hem kuvvettir, hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir.”10

İman tevhid inancını, yani Allah’ın birliğini anlamaktır. Allah’ın birliğine iman, Allah’a teslim olmayı netice verir. Allah’a teslimiyet ise, gerçek mânâda bir tevekkülü, Allah’a güvenmeyi sağlar. Bütün bunlar ise, insana dünya ve ahiret saadetini kazandırır.11

3. İman inananlar arasında

kardeşlik tesis eder.

Kur’ân-ı Kerim; “Müminler kardeştir.”12 prensibini getirmiştir. İman kardeşliği ise, inananlar arasında sevgi ve muhabbet oluşturur. Bunun için inananların görevi, insanlar arasındaki ihtilafları körüklemek değil, aralarını düzeltmeye çalışmaktır. Yüce Yaratıcının inananlardan istediği budur. Dolayısıyla inananlar arasında ayrılığı, kin ve düşmanlığı körükleyen tarafgirlik, inat, haset gibi duygular; dinî, ferdî ve toplumsal açıdan çirkin ve zararlıdır, insan hayatı için zehirdir.13

Bir müminin beğenmediğimiz cânî bir sıfatından dolayı onun yüzlerce güzel vasıflarını görmemezlikten gelinmemesi gerektiğini belirten Bediüzzaman, bu durumun Kur’ânın ifadesi ile “Büyük bir zulüm ve haksızlık” olduğunu izah eder.14 Bu haksızlığa ve zulme düşmemek için Bediüzzaman bazı Kur’ânî ölçüler ortaya koyar:

Birincisi: Herkesin kendi meslek ve meşrebini savunmaya ve güzelliğini ortaya koymaya hakkı vardır. Fakat başkasının mesleğinin yanlışlığını ve haksızlığını ortaya koymaya hakkı yoktur.

İkincisi: İnsanın doğruyu söylemesi haktır. Fakat her doğruyu, her yerde söylemeye hakkı yoktur.

Üçüncüsü: Düşmanlığın eşref-i mahlûkat olan insana değil, düşmanlığa sebep olan düşmanlık duygusuna, insana en çok zarar veren nefsine, insanlığın saadetini mahveden zalim ve gaddarlara yönelmesi gerekir.15

Müslümanların geri kalmalarının sebeplerini sıraladığı Hutbe-i Şamiye isimli eserinde Bediüzzaman; “adavete muhabbet” ve “Müslümanları birbirine bağlayan manevî rabıtaları bilmemek” gibi iki hastalığın bulunduğunu söylemiştir.16 Bir prensibin doğru olduğuna inanmak, ondan faydalanmak için yeterli değildir. Sonuç alınması için doğru prensiplerin uygulanması gerektiği bir gerçektir. Düşmanlığı esas almanın hiçbir faydasının olmadığı tecrübelerle görülmektedir. Bilhassa birinci ve ikinci dünya savaşları, düşmanlığın ne derece insanlığa zarar verdiğini göstermiştir. Bu tecrübeden yola çıkan Bediüzzaman, “Husumet ve adavetin vakti bitti” demektedir ve düşmanlarımızın günahlarının-tecavüz olmamak şartı ile-husumet sebebi olmaması gerektiğini, cehennem ve Allah’ın azabının onlara ceza olarak yeterli olacağını söylemiştir.17

Muhabbetin sebeplerinin “İman, İslâmiyet, cinsiyet ve insaniyet” gibi temel değerler olduğunu belirleyen Bediüzzaman, bunların Müslümanları birbirine bağlayan nurânî ve kuvvetli bağlar olduğunu tespit etmiş ve bunlara uyulması gerektiğinin altını çizmiştir. Bu temel değerlerin karşısında düşmanlığa sebep olacak olan basit hata ve kusurların hiçbir değerinin olmadığını söyleyen Bediüzzaman, bunun “adi küçük taşların Kâbe’den daha değerli olduğunu söylemek gibi insafsızlık ve akılsızlık olduğunu” belirterek18 “muhabbet, uhuvvet, sevmek” 19 gibi güzel sıfatların İslâm’ın mizacı ve rabıtası olduğunu vurgulamıştır.

DİPNOTLAR

1- Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 289, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

2- Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 218, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

3- Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 144, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

4- Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 134, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

5- Nursî, Bediüzzaman Said, İşaratu’l İ’caz, s: 45, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

6- Nursî, Bediüzzaman Said, Şualar, s: 213, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

7- Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, Konferans, s: 705, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

8- Nursî, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lâhikası, s: 177, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

9- Nursî, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası, s: 177, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

10- Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 285, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

11- Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 284, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

12- Hucurat, 49:10

13- Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 253, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

14- Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 255; İbrahim, 34, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

15- Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 256, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

16- Nursî, Bediüzzaman Said, Hutbe-i Şamiye, s: 27, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

17- Nursî, Bediüzzaman Said, Hutbe-i Şamiye, s: 57, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

18- Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 254, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

19- Nursî, Bediüzzaman Said, Hutbe-i Şamiye, s: 58, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

24.11.2006


 

Hutbe

Hutbenin kelime anlamı; hatibin söyledikleri söz ve nasihattir. Kitapların, nutukların veya makalelerin başlarında bulunan süslü yazılara hutbe dendiği gibi, kız isteme işine, yani dünürlük yapmaya da hutbe denmektedir.

Hutbe, daha çok dinî bir kavram olarak bilinmekte ve kullanılmaktadır. Cuma, bayram, yağmur, nikah hutbesi gibi belli başlı çeşitleri vardır. Esas itibariyle Cuma namazlarından evvel, bayram namazlarından sonra hatibin verdiği dinî öğüttür. Hutbe esnasında âyet-i kerime ve hadis-i şerif okunur. Hutbe, Cuma ve bayram namazlarının yerine geti-rilme şartlarından birisidir. “Ey iman edenler, Cuma günü namaz için çağırıldığınız zaman hemen Allah’ı zikretmeye koşun ve alış-verişi bırakın.” (Cuma, 62/9). âyetinde sözü edilen zikir, âlimlere göre; hutbe ile birlikte namazdır. Buna göre hutbe de Cuma namazı gibi farzdır. Hutbe okunmayan Cuma namazı eda edilmiş sayılmaz. Bayram hutbesi vaciptir, bazı imamlara göre de sünnettir.

Hutbe iki bölümden oluşmaktadır: Birincisinde hatip hafif bir hutbe okur, yani cemaate vaaz ve nasihat eder. İkincisinde ise Müslümanlara dua eder. İki hutbe arasında üç âyet okuyacak kadar oturur. Hatip hutbeleri ayakta ve cemaate yönelerek okur. Her birinde Allah’a hamd ve sena edildikten sonra, Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in Peygamberliğine şehadet edilir, Hz. Peygambere salavât getirilir.

Cuma hutbesinin sahih olabilmesi için Cuma vaktinde ve namazdan önce okunması, hutbeyi dinleyen belirli bir miktarda cemaatin bulunması, hutbeye niyet edilmesi, hutbenin rükünlerinin Arapça okunması gibi şartlar aranmıştır.

Peygamberimiz, hutbesine Allah’a hamd, sena ve şehadetle başlardı. Hutbeyi kısa okur, namazı uzatır, Allah’ı çok zikreder, az fakat anlamı derin ifadeler seçmeye özen gösterirdi. Hutbede Ashabına İslâm’ın esaslarını öğretir, yapmaları ve yapmamaları gereken şeyleri söylerdi.

Hutbenin en önemli şartlarından biri de Arapça okunmasıdır. Hanefîler imkânı olduğu takdirde Arapça dışında bir dilde de okunabileceğini caiz görmüşler, ama diğer mezhep imamları ittifakla Arapça okunmasını şart koşmuşlardır.

Peygamberimizden sonra hutbe dinî fonksiyonunun yanında siyâsî hakimiyet sembolü olarak da önem kazanmıştır. Hz. Ebubekir halife seçildiği zaman takip edeceği siyasetin temel prensiplerini açıklamıştır. Diğer halifeler de bu geleneği sürdürmüştür. Halife adına hutbe okutma işini ilk başlatan kişi Hz. Ali’nin Basra Valisi Abdullah bin Abbas’tır. Halife adına hutbe okutulması, hilafetin alameti sayılmış, halkın da susarak dinlemesi biat olarak kabul edilmiştir. İslam devletlerinde bir hükümdarın meşruiyet kazanması halifenin onayına bağlıydı ve bağımsızlık alametiydi.

Siyasî güç ve çekişmelerle değişik İslâm devletlerinde değişik uygulamalar yapılmıştır. Bağımsız Anadolu beyliklerinde hutbe bey adına, bağımsız olmayanlar da Selçuklu sultanı adına okutulurdu. Osmanlı döneminde himaye isteyen Açe, Cava, Seylan, Batavya, Sumatra ve Hint Okyanusundaki küçük Müslüman devletler de Osmanlı halifesi adına hutbe okutmuşlardır. Bu 2. Abdülhamid’in İslâmcılık siyasetiyle daha da önem kazanmış ve uzun yıllar devam etmiştir.

1876 anayasasının 7. maddesinde padişah adına hutbe okunması hakimiyet hakları arasında sayılmış, son Halife Abdülmecid sürgün edildikten sonra cumhuriyet hükumeti ve İslâm milleti adına hutbe okunmaya başlanmıştır. TBMM yönetimi zamanında 24 kasım 1922 tarihinde hutbenin dili konusunda yapılan değişiklikle birlikte ilk Türkçe hutbe okundu. 1925 sonbaharında hutbede okunan duâların hem Türkçe, hem de Arapça okunması teklifi yapılmış, o günden beri de aynı uygulama devam etmektedir. (1)

Dinî meselelerde açık olan içtihat kapısından içeri girmeye altı mani olduğundan bahseden Bediüzzaman Hazretleri, bu zamanın fikirleri sadece dünya saadetine baktığı için, zaruret haline getirilmiş olan bazı kötü alışkanlıklara ve mahzurlu şeylere ruhsat verilemeyeceğini belirtmektedir. Hutbenin şeairi-i İslâmiyeden olduğunu vurgulayarak, hutbenin her milletin lisanıyla okutulması, onun şeair-i İslâmiyeden çıkartılması anlamına geleceğine işaret etmektedir:

“Meselâ, bazı gafiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsan ediyorlar ki, halkın bilhassa siyasî ahvalden haberleri olsun. Halbuki bu gibi ahval-i siyasiye yalandan, hileden, şeytanî fikirlerden hâli değildir. Hutbe makamı ise, ahkâm-ı İlâhiyenin tebliği için ittihaz edilmiş bir makamdır” demek suretiyle siyasîlerin art niyetlerini anlayan Bediüzzaman, İlâhî vahyin tebliğ makamı olan minberde yalan, hile ve şeytanın vesveseleri ile dolu siyasetin yerinin olamayacağını ve o âlî makamın siyasete âlet edilemeyeceğini açıkça ifade etmektedir.

Halkın Arapça okunan hutbeyi anlayamayacağı sorusuna da; “Avâm-ı nâs, zaruriyat ve müsellemat-ı diniyeye muhtaçtır. Ve hutbe makamı da bu gibi hükümlerin tebliği içindir. Bu hükümler kisve-i Arabiye içinde tafsilen değilse de icmâlen avâm-ı nâsa malûm ve mâruftur. Maahaza, lisan-ı Arapta bulunan şehâmet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisanlarda yoktur.” (2) cevabını vermiştir.

Bir başka yerde ise; hutbenin, Kur’ân’daki bazı nasihatlerin anlaşılması için olduğunu belirten Bediüzzaman; “Avâm-ı nâs, onların vücûbunu ve haramiyetini ders almaya muhtaç değiller. Belki teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve imân hissini tahrik etmekle imtisâllerine teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar. Halbuki, bir âmî ne kadar câhil dahi olsa, Kur’ân’dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meâl-i icmâliyeyi anlar ki: ‘Herkese ve bana mâlûm olan imânın rükûnlerini ve İslâmiyetin umdelerini hatip ve hâfız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor’ der; kalbinde onlara karşı bir iştiyak hâsıl olur. Acaba kâinatta hangi tâbirât var ki, Arş-ı âzamdan gelen Kur’ân-ı Hakîmin i’câzkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin?” ifadeleriyle de bu konuya açıklık getirmiştir. (3)

Sonuç olarak; hutbenin İslâm şeairi olması hasebiyle orijinalliğinin bozulmadan, siyasî oyun ve emellerden uzak bir şekilde Arapça okunmasının daha makbul olacağını söyleyebiliriz.

Kaynaklar:

1- Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat.

2- İslam Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı Yayını.

3- Nursî, Bediüzzaman Said, Mesnevi-i Nuriye, s: 77-79, Sözler: (27. Söz)

4- Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 442-446

24.11.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004