Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 26 Aralık 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Türkiye’nin gerçek gündemi ve irtica fobisi

Tek çare var: Türkiye’nin gerçek gündemlerine yönelmek. Farkında mıyız; Türkiye’de büyük bir sosyal çözülme yaşanıyor.

Türkiye’nin en temel ve en acil gündemi nedir? İrtica mı? Hayır! Zaten bu menfur kelime iki asırdır manşetlerden düşmüyor; ama ortada somut bir şey yok. Hayatın kendi dinamiği içinde gerçekliği yok çünkü.

Buna rağmen “irtica kampanyası” kimi zaman toplumu hırpalıyor, vehimleri besliyor, düşmanlıkları kışkırtıyor. Toplumun nabzını tuttuğunuzda böyle bir tehlikenin artmadığını da görüyorsunuz. Halk onca farklılık içinde kendisiyle barışık yaşıyor. Dün de böyleydi, bugün de böyledir, yarın da böyle olacak. İmparatorluğun tabii mirasçısı bu millet, farklı hayat tarzlarına öteden beri müsamahalı, öteden beri barışıktır. Ne var ki medya bu gerçeği tastamam göremiyor.

Her olaydan rejim krizi çıkarmak

Her olaydan rejim krizi çıkarmak bize özgü bir tutum olsa gerek. Birisi bir hata işlese, hemen onun hayat tarzı gündeme getiriliyor. Halbuki suç herkes için suçtur ve her birey kendi yaptığından sorumludur. Daha açık söyleyeyim: Ortada feci bir durum olsa bile bunu irtikâp eden kişinin dünya görüşü ile o suçun direkt irtibatlandırılması yanlış. Hele genelleme yapmak ve o genelleme içinde binlerce, yüz binlerce insanı zan altında bırakmak daha vahim bir hatadır. Hukukun en temel ilkesi suçun şahsiliğidir. Mesela bir adam yüz kızartıcı bir suç işlese onun bu durumu ile “dindarlığının” bir ilgisi yoktur. Çünkü her insan, dindar insan da buna dahil, nefis taşıyor. O yüzden din, tövbe ve istiğfar üzerinde ısrarla duruyor. Her insan kimi zaman yenik düşüyor nefsine; kimi zaman zaferle çıkıyor bu amansız mücadeleden. Nefsine mağlup olmuş bir insanı tân etmek zaten ahlaki değil; onun bir hatasını teşmil etmek ise işlenen günahtan daha büyük bir günahtır.

Aynı şey “laikçi” kalıbıyla tanımlanan insanlar için de geçerli. Bir “laikçi” kalkıp bir hata yapsa bunu o kişinin inancıyla teşhir etmek ve insanları zan altında bırakmak bir çeşit medya terörüdür. İnsan gerçeğine terstir bu durum. İnsan kendisinden sorumludur; yaptığı her ferdî davranış kendine raci’dir.

Haber sunumu-kamplaşma kültürü

Kaç gündür kamuoyu Konya’da yaşanan röntgen tartışmalarıyla meşgul. İddia nedir? İki başörtülü bayan doktor, acil bir hastanın testislerinin röntgenini çekmemiş. O gecikme yüzünden ameliyat zaruri hale gelmiş. Olay bir gazetede yer alınca kıyamet koptu. Sebebi belli. Haber “tesettür faciası” diye verilince kamplaşmanın önü açılmış oluyor. Haberi okuyanlar “Madem doktorlar başörtülü, demek ki bütün başörtülüler böyle davranabilir” mesajını alıyor. Bu genelleme yüzünden kimi kendini başörtülüler yanında görüyor; kimi de başörtü karşıtı zümrenin saflarında. (...)

Aslında bunların hiçbirine gerek yoktu. Kim haklıdır, kim haksızdır; kamu vicdanı bir karara vardı şüphesiz. Ancak meselenin can alıcı noktası başka! Farz edelim, iki başörtülü bayan doktor, Hipokrat yeminine riayet etmedi, görevini yerine getirmedi ve tüyler ürperten bir hataya sebep oldu; ne yapmak gerekiyor? İki doktor üzerinden rejim krizi çıkarmak doğru mu? Ülkede hukukî mekanizmalar harekete geçer, idari ve hukuki soruşturmalar açılır, ihmal varsa gereken cezalar verilir. Üstelik bu yapılırken suçlanan kişilerin inancına, fikrine, hayat tarzına vs. bakılmaz. Genellemeler üzerinden kamplaşma hastalığı, bu ülkeyi içten içe yiyip bitiriyor; farkına varamıyoruz…

Anlaşılmaz bir şey; dindar diye bilinen bir insan hata yaptığında ya da hata yaptığı iddia edildiğinde irtica çığlıkları atanlar oluyor. Bunu gazete ve televizyonlar bizzat yapmasa bile, bazı azgın ve sapkın topluluklara cinnet malzemesi verilmiş oluyor. Bu tür haberler ardı ardına yalanlanınca kamuoyunda korkunç bir şüphe yumağı oluşuyor. Bu vahim şüphe sebebiyle bilgi eksikliğinden kaynaklanan haberlerde bile kasıt aranıyor. Hal böyle olunca haberin doğrulatılması bile gerginliğin artışına sebep oluyor. Ülkenin sıcak gündem maddeleri varsa, bu maddeler doğrultusunda gerginlik senaryoları konuşuluyorsa bu durumda bazen tekzip, tashih, tavzih bile gerginliği tırmandırmak isteyen uğursuz zümrelerin işine yarıyor.

Neden gerçek gündemlere

yönelmiyoruz ki?

Tek çare var: Türkiye’nin gerçek gündemlerine yönelmek. Farkında mıyız; Türkiye’de büyük bir sosyal çözülme yaşanıyor. Saygı kültürümüz de sevgi geleneğimiz de tükeniyor. Ortaokulların önünde uyuşturucu satıyor hainler. İçki ve sigara kullanımı çığ gibi büyüyor, gencecik insanımızı yakalayıveriyor ahtapot gibi. Hırsızlık, kapkaç, gasp gibi eskiden çok az görülen ve çok ayıplanan suçlarda patlama yaşanıyor. Manevi boşluklar doldurulamıyor, toplum büyük bir cinnetin eşiğinde. İşsizlik had safhada. Yolsuzluk umutlarımızı alıp götürüyor. Yoksulluk kanaatsizlikle kol kola. Zenginle fakirin arası açılıyor; uçurum büyüdükçe sosyal çatlak derinleşiyor. Ahlaki değerlerdeki erime, insanî yönlerimizi her geçen gün yok ediyor. Ortaokul çocukları öğretmenlerini dövüyor; bu kahramanlığı (!) cep telefonuna kaydediyor. Fuhuş sokakları işgal etti, tecavüz minnacık çocuklara göz dikti. Medya bu tür problemleri işlerken bile teşhircilik kokan bir üslup kullanıyor. Çevre kirleniyor, trafik ölüm saçıyor, insan sağlığı hiçe sayılıyor. Bugünden 20 yıl sonrasına bakanlar gelecekte büyük bir çözülme, dağılma, bozulma görüyor da medya nedense burnunun ucunu göremiyor; göremediği için Pinokyo rolüne soyunuyor.

Uyan artık medya! Rejim krizi söylentileri heyula gibi çöktükçe üstümüze, beşinci kol faaliyetleri, evlerimizi, mahallelerimizi, şehirlerimizi, hatta camilerimizi esir almak üzere. Demiyorum “ahlak zabıtası kesilin de herkese ahlak dersi verin” ancak vahim manzarayı bugün görmezseniz, yarın uyuşturucuyla kendinden geçmiş sokakta yatan yavrularımız için ah u vah etmenin bir anlamı kalmayacak. Bu uğursuz yoldan bizden önce geçen ülkeler oldu. Bu acı faturayı ödedi onlar. Niçin bu güzel millet de aynı ıstırabı çeksin? Bir taraftan medya ısrarla irtica dosyası açıyor, aslı faslı olmayan konular yüzünden kamu vicdanı yaralanıyor. Diğer taraftan Türkiye’nin asli fotoğrafı üzerine perdeler iniyor. Bakan körlerin fink attığı bir ülkede gerçek gündemler üzerine kafa yormak, çözüm yollarını arayıp bulmak sadece gazetecilik görevi değil; insani sorumluluktur! Milleti vehimlerle korkutmanın bir anlamı yok!

Zaman, 25.12.2006

Ekrem DUMANLI

26.12.2006


 

Muvazzaf gazeteci

Başbakanı astılar da ne oldu? Hayatımızdan 50 yıl çalmak dışında ne işe yaradılar?

İnanmayacaksınız ama, vallahi de billahi de bir yazısında aynen şöyle diyordu: ‘Futbol maçları sırasında, özellikle Milli Marş söylenirken çıkarılan sesler ve kimi Türk futbolcuların dudaklarının ‘kıpırdamaması’ acaba önlenemez mi?’

Bu adam bir gazeteci...

Hıncal Uluç’un zaman zaman ‘duayen’, ‘ustam’, ‘ağabeyim’ diye taltif ettiği, bizim de ‘kışla bilgisi’ konusundaki duayenliğine itiraz etmediğimiz bir gazeteci.

Ustalığına da itiraz etmiyorum...

Çünkü, Hıncal Uluç gibi birini yetiştirmek gerçekten de ‘ustalık’ gerektiriyor.

Bu bir gazeteci ama, ‘sivillerin asker eliyle terbiye edilmesi’ fikrini savunanlara ‘gazeteci’ demek mi gerekir, bilemiyorum. Bunu kamuoyunun yüce takdirine bırakıyorum.

Elbette bir gazeteci savunma konularıyla ilgili olabilir, arada sırada kışla canibinden haberler geçebilir. Normaldir.

Fakat bizimki, içeriden biri gibi yazıyor.

O kadar ‘içeriden biri’ ki, örneğin ‘Kenan Evren’in deneyimi ve bilinen sağduyusu’ diyebiliyor, kendisini daha da içerilere konuşlandırıp ‘Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ‘halkla ilişkiler ve enformasyon’ alanında gereken çağdaş gelişmeyi sağlayamadığı için eleştiriyorum’ türünden şeyler yazabiliyor.

Hemen her şeyi askere yontmak, militarizme terbiye edici ve yola getirici bir işlev yüklemek, her meseleyi götürüp ‘Siviller bu kadar kötü olmasaydı asker hiç müdahale eder miydi?’ sonucuna bağlamak nasıl bir zihin yapısına işaret ediyor?

Bunu da kamuoyunun yüce takdirine bırakıyorum...

Bazen, ‘Tezkere mi bıraktı acaba bu’ diye şüpheleniyorum. Çünkü, sivillerden çıkan her şeyin ‘kafadan kötü’, askerlerden çıkan her şeyin ‘koşulsuz iyi’ olduğunu söylemek için insanın ‘muvazzaf gazeteci’ filan olması gerekiyor.

Bu beyefendi son zamanlarda bir de alışkanlık edindi:

Hükümeti ve parlamentoyu ‘darbe’yle korkutmak...

İsterseniz kendisi anlatsın:

‘Daha önce işbaşında olan ve Meclis’te çoğunluğu ellerinde bulunduran Başbakanlardan AKP’nin ders alıp almadığını, ders almamaları halinde ülkeyi ne hale getireceklerini hep birlikte göreceğiz. Tabii bu beklenen gelişmelerde en önemli öncü rolü TBMM içinde yadsınamayacak bir çoğunluğa sahip CHP, başta diğer muhalefet partileriyle birlikte oynayacak. Onların ardından da, AKP kendi cumhurbaşkanını seçtiğinde ülkenin ne hal alacağının farkındaki kurum ve kuruluşlar gelecek.’

Demek ki neymiş?

Hükümet ve Başbakan, Meclis’te çoğunluğu elinde bulunduran önceki Başbakan’lardan (hadi daha açık konuşalım) 27 Mayıs cuntasının ipe gönderdiği Adnan Menderes’ten ders almalıymış.

Ders almaması, yani ‘Cumhurbaşkanını bu parlamento seçecek’ inadını sürdürmesi durumunda, Erdoğan’ı bekleyen akıbet de farklı olmayacakmış. Çünkü ‘ülkenin ne hal alacağının farkındaki kurum ve kuruluşlar’ alesta bekliyormuş. (‘Ülkenin ne hal alacağının farkındaki kurum ve kuruluşlar’, bildiğiniz gibi, silahlı ve silahsız bürokrasinin ‘kod adı’ oluyor.)

Ben de şunu merak ediyorum:

Neden ders alması gerekenler her defasında siviller ve anayasanın kendisine verdiği yetkiyi kullanan parlamentolar oluyor? Demokratik normale müdahale edenler ve onların muvazzaf destekçileri neden ‘ders’ çıkarmıyorlar bundan?

Ne oldu yani?

Başbakanı astılar da ne oldu?

Hayatımızdan 50 yıl çalmak dışında ne işe yaradılar?

Star, 25.12.2006

Ahmet KEKEÇ

26.12.2006


 

İnalcık Hoca’dan ‘Kubilay Vak’ası’na

İnalcık, Osmanlının genel değerler sistemine düşman bir yeni dünya kurmaya çalışan Kemalist dönemin bağlısı gibidir çok kere.

Bugünlerde, ‘Tarihçilerin kutbu’ isimli bir kitab okuyorum..

‘Kutub’ (qutb), bir şeyin etrafında döndüğü asıl direk veya eksen.. Değirmen taşının ortasından geçen ve etrafında döndüğü mil, ‘kutub’dur.. Yerkürenin, kuzey ve güneyi arasında, ortasından geçen bir mil etrafında döndüğü farzedilir ve bu milin kuzey ve güney uçlarına ‘kutub’ denilir.. Kuzey Kutbu, Güney Kutbu.. Tasavvufda da, liderler/öncüler/rehberler için ‘Qutb-i zamân’ (zamânın kutbu), ‘Qutb-i âzam..’ (Büyük Kutub) gibi nitelemeler vardır..

İş Bank. Kültür Yayınları’nca yayınlanan ‘Halil İnalcık Kitabı’ da, bu isimle sunulmuş piyasaya: ‘Tarihçilerin kutbu..’ Emine Çaykara’nın, İnalcık Hoca’yla yaptığı ve uzuuun, dikkat ve takib isteyen sohbetlerin ürünü, bu kitab..

Ekim-2005’de yayınlanmış.. 600 küsur sahife.... Ben henüz yarılardayım.. Prof. İnalcık, Osmanlı tarihi üzerinde çok müstesna yeri olduğu kabul edilen bir isim.. Mesela, Prof. Mark L. Stein ‘Onun çalışmalarını çıkarın, Osmanlı tarihinde hiçbir şey kalmaz..’ Prof. İlber Ortaylı’nın sözleri de benzer şekilde..

Hoca, şimdi 90 yaşında.. 1916’da İstanbul’da doğmuş.. Babası, Kırım’dan gelmiş.. Dedesi, Kırım-Bahçesaray’daki Han Camii’nin müezzini imiş.. 1994’de çekilmiş bir resim, Hoca’yı, dedesinin camiinin minaresinde dua ederken gösteriyor..

Bu belki fazla ayrıntı gibi, ama önemli.. Çünkü, İnalcık, dede Halil Efendi’den çok, -bazı küçük itirazlarına rağmen- M. Kemal’in dünya görüşüne bağlı.. Ve yine ilginç bir ayrıntı.. Batı dünyasında kaldığı yıllarda, kiliselerde papazların elinden ‘şarablı ekmek’ ve lokantalarda domuz yağlı ve etli yiyecekleri, -kokusundan hoşlanmasa da- yediğini anlattığı satırlarda, ‘dede-torun’ arasındaki bağın hazîn hikayesi okunur. (Gerçi, İnalcık Hoca, ‘İslâm’da esas, niyettir, hristiyan olmadım. Hristiyan kültürünü içeriden anlamak için bunları yaşadım.’ demeyi de ihmal etmez) (S.111).

‘O olmadan Osmanlı anlaşılamaz..’ denilse de, İnalcık, Osmanlı’nın genel değerler sistemine düşman bir yeni dünya kurmaya çalışan kemalist dönemin bağlısı gibidir, çok kere.. Ama, birtakım komik, tuhaf durumları da aktarır. Mesela, S. Rusya’dan Türkiye’ye sığınmış olan Prof. Sadri Maksudî’nin, M.Kemal’in koyduğu Etibank, Sümerbank gibi isimlere karşı çıkması üzerine hışma uğrayışını ve, ‘Bizim dilimizi bilmeyen, yabancı..’ gibi suçlamalarla ‘üniversiteden ve Meclis’ten, Ata’nın emriyle atılışını’ anlattığı satırlar (S.38) ilginçtir. Kezâ, İnalcık, ‘1924’lerde, M. Kemal’in, Müslüman halk karşısında ayrı, ‘münevveran’ dediği aydınlar karşısında başka türlü konuştuğunu’ ifadeyle; ‘Atatürk Türk milletini Batılı bir millet yapmayı düşünüyordu. Sıradan halk ise, toplum ve siyasî hayatı İslâmî düşünceyle düşünüyordu. Latince’nin alfabe olarak kabulü öyle bir havada gerçekleşti. (..) 1927 nutku, Atatürk’ün tek başına iktidarı elinde toplamasının dönüm noktasıdır. ‘Nutuk’ belli bir siyaseti müdafaa eden bir kitaptır, şimdi bizim cumhuriyet tarihini yazanlar, çok kez Nutuk’u tek kaynak olarak alıyorlar. (..Halbuki) 1919’dan sonra, İstanbul ve Ankara .. gazetelerindeki makaleleri okumadan cumhuriyet tarihi yazılamaz. (..) O ne diyorsa doğrudur diye bir yaklaşım.. (..) Atatürk’ü putlaştırmak bir hatadır..’(43-45)’ der ki, bu tesbitler yine de düşündürücüdür..

Bir yandan, İnalcık’ı okurken, diğer yandan da, Gen. Kur. Başk. Büyükanıt’ın Menemen Hadisesi’nin 76. yıldönümü mesajını dinliyorum.. İnalcık’ın M. Kemal’le bizzat karşılaştığı lise ve sonraki yılları anlatan ‘..Atatürk’e tapıyoruz tabiî.. Harf inkılâbı oldu, şapka inkılâbı oldu, kalpak giyiyordum, kalpağı çıkarıp yere vurduk, şapka giydik..’(Sh.26) gibi satırları üzerine; Gen. Büyükanıt’ın Menemen mesajı abanıyor adetâ.. ‘..Onlar, en büyük kazanımımız olan Cumhuriyeti koruma ve yaşatma adına, kendilerini parçalamaya kalkanlara başlarını vermiş, fakat eğilmemişlerdir. Bu kararlı tutumlarıyla, … bütün olumsuzlukları çıktıkları noktada ezebilecek kuvvet ve yetenekte olduklarını göstermişlerdir. (…) TSK; onu … karanlık odaklara karşı korumaya ve kollamaya aynı kararlılıkla devam edecektir..’

‘Kubilay komplosu’nun tezgahlanmış mekanizmasını düşünürken, İnalcık’ın çizdiği panoramaya da bakıyorum: ‘Halk Partisi yakın zamanlara kadar halka yukardan bakmış, sizin için en iyi olanı biz biliyoruz, reçete bizde.. (..) Mutlaka Batılı olacaksınız, diyordu.. (..Amma) Yukardan gelen reforma karşıydı Türk halkı.. CHP daima kaybetti sonra.. Sebebi de bu vesâyetçi tavrından vazgeçmemesi.. (..) Atatürk’ün yöntemi yukarıdan hızlı değişim, yani inkılâp, bir kurmay subay gibi her şeyden önce bir plan yapıyor ve hızla uygulamaya geçiyor. (..)Atatürk askerî bürokrattı, İnönü tam bir bürokrat.. (...) (..) Bürokratlar, yani askerî ve sivil bürokrasi, devleti ve otoriteyi bırakmak istemedi.. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, ama, Atatürk zamanında, İnönü zamanında kimler milletvekili olacak, ilkin partide liste yapılırdı. (..) DSP de ..aynı reçete ile idare etmeyi denedi; halk ne yaptı bu sefer? AKP’yi iktidara getirdi.. ‘Senin için en iyiyi biz biliriz..’ zihniyetine karşı.. (..) Burada esas mesele, benim tarihçi olarak gördüğüm şey, halkın artık bir vesâyet idaresinden kurtulma isteği.. (..)’ (Sh.86-90)

İnalcık, M. Kemal’in, ‘Orta Asya’da bir deniz vardı, ilk medeniyet türk ırkı tarafından kuruldu, kuraklık başlayınca, türkler dünyanın dört bir tarafına yayıldı, gittikleri yerlere medeniyet götürdüler..’ tezini doğrulatmak için Dil-Tarih Coğrafya (DTC) Fakültesini kurdurduğunu; Prof. Zeki Velidî Togan’ın bu ‘tez’e şiddetle karşı çıktığını, ‘Atatürk’ün yardakçılarının Zeki Velidî’ye fena halde hücum ettiklerini ve İsmet Paşa zamanında Togan’ın Almanya’ya sürüldüğünü’; Prof. Şevket Aziz Kansu’nun ‘kafatası ölçümleri’ yaptığını ve türklerin brakisefal, Avrupa ve Afrika ırklarının dolikosefal olduklarını iddia ettiği’ (Sh.54-56) gibi daha pek çok ilginç tesbitleri de var. Ki, bazıları bu iddiaları reddeder. Ama, İnalcık Hoca, yaşadıklarını aktarıyor.

(Onun tesbitlerine ileride yine değinmek ümidiyle..)

Vakit, 25.12.2006

Selahaddin ÇAKIRGİL

26.12.2006


 

Yanlış bir anayasa ile doğru yapılmaz

1982 anayasası halktan ve bireyden korkuyor; kendisini yasal zırhlarla korurken, bireyi çıplak ve çaresiz bırakıyor.

1982 Anayasasının epistemolojik mantığı sakat: sivil toplumu değil, devlet otoritesini güçlendirmek.

Bu nedenle gerçek bir anayasa kimliğini taşımıyor. Yanlış halkalarla örülmüş bir zincir sanki.

İşte bu halkalardan kimileri:

İlkin, sık sık ‘demokratik devlet’ten söz ettiği halde sivil topluma dayalı ‘demokratik toplum’u kuramıyor.

İkincisi, haklar ve özgürlüklerin soluma kanallarını tıkıyor.

Üçüncüsü, oligarşik yapılanmanın, merkezle çevre gerilimlerinin, erklerle yetkiler çatışmasının yollarını döşüyor; halkı, baskıcılığı yenecek silahlardan yoksun bırakıyor; siyasal ve toplumsal bunalımlar üretiyor.

Dördüncüsü, devleti araç-değerden amaç-değere yüceltiyor. Bu çarpıklık, öylesine içine sinmiş ki, onu hak ve özgürlüklerle donatılmış bireyden yana bir anayasaya dönüştürmek olanaksız. Yarattığı ‘hiç kimseler’ düzeniyle ‘insanlar, anayasalar ve yasalar için değil; anayasalar ve yasalar, insanlar içindir’ ilkesini yok ediyor; eşyanın doğasını, toplumun dokusunu yırtıyor.

Beşincisi, halktan ve bireyden korkuyor; kendisini yasal zırhlarla korurken, bireyi çıplak ve çaresiz bırakıyor. Bu yüzden yasaları Devlet Başkanı geri çeviriyor, Anayasa Mahkemesi iptal ediyor; Türkiye, Strasburg’da hüküm üstüne hüküm giyiyor.

Altıncısı, yargı denetiminden bağışık ve dokunulmaz alanlar yarattığı, yargıyı ayak bağı gördüğü için dengeyi demokrasi aleyhine bozuyor. Örümcek ağı gibi delenin geçtiği, delemeyenin takılıp kaldığı bir yasa devletini öngörüyor. Herkesin çarpıp düştüğü hukukun üstünlüğü duvarını örmek şöyle dursun, hukuk devletini bile gerçekleştiremiyor; yer yer ‘baskı/haksızlık devleti’ne (!) dönüşüyor. Hukuk, çek valf işlevini yerine getiremiyor.

Zincirin halkalarını çoğaltmak olanaklı.

Geçelim.

Türkiye, bugün anayasal devlet ve yönetilemeyen demokrasi bunalımı yaşıyor.

Hukuk, bilimdir; zar atmaz. Olayları, küresel ve nesnel ilkelere/normatif ölçütlere göre değerlendirir; herkes hukuk önünde eşittir.

Yanlış bir Anayasa ile doğru yaşanamaz.

1982 Anayasası, hukukun ilkelerine/ölçütlerine göre, özgür iradeyle oylanmadığından (Borçlar yasası, m. 23) biçimsel meşruluğunu; içeriği anayasa kavramıyla bağdaşmadığı, onarılamaz yapım hasarlarıyla yüklü olduğu, halkın desteğini yitirdiği için maddi meşruluğunu yitirmiştir.

Bu meşru olmamanın yaptırımı; ‘hukuksal yokluk’ değil, hiçliktir (butlandır).

Yokluk yaptırımı ile sakat işlemlere gülüp geçilir. Yasalar bunları saymak gereğini duymazlar bile. Bu işlemler, hukuk dünyası içinde yok/doğmamış sayılırlar; hukuksal sonuç doğurmazlar. Kimseyi bağlamazlar. Yargı bu işlemleri iptal edemez; yok olduklarını belirtmekle yetinir. Çünkü, ancak var olan ve sonuç doğurabilen, sözgelimi hiçlikle sakat bir işlem iptal edilebilir. Yasalar, bu berikilerin neler olduklarını da gösterirler.

Hiçlikle sakat olan 1982 Anayasası, yeni bir Anayasa ile ortadan kaldırılmadıkça bağlayıcıdır. Ona bir yandan katlanacağız/uyacağız. Bu bir yurttaşlık görevidir. Öte yandan ise, onun meşruluğunu tartışmak, küresel ilkelerin tezgâhında yerel ipliklerle dokunan, ortak paydası insan hak ve özgürlükleri olan ve demokrasinin ‘ethos’una denk düşen bir anayasa için savaşmak da bir insanlık ödevidir.

İşte bu görevi ve ödevi yerine getirmek için yazdım.

Star, 25.12.2006

Sami SELÇUK

26.12.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri

Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004