Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 09 Mart 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Enstitü

 

Müslümanların tarihte kurduğu devletler ve medeniyete katkıları-2

—Geçen haftadan devam—

3. ABBÂSİLER (M: 750-1258)

Kuruluşu: Son Emevî Halîfesi Mervan’ın öldürülmesiyle Emevî devleti yıkılmıştı. Bu arada Ebû’l-Abbas’ın, Irak’ta halîfeliğini îlân etmesiyle M: 750’de Abbâsî devleti kurulmuş oldu. Ebû’l-Abbas’ın halîfeliği Endülüs hariç bütün İslâm ülkelerinde kabul edildi.

Coğrafyası: Irak’ta kuruldu. Başşehri Bağdat’tır. Hârun Reşid zamanı ise Abbâsîlerin en parlak devri olmuştur. İslâm orduları Hindistan’dan Atlas Okyanusu’na, Kafkaslardan Orta Afrika’ya kadar fetihler yapmışlardı.

Yıkılışı: Cengiz’in torunlarından Hülâgû, M: 1258 senesinde (kuruluşundan 508 yıl sonra) İslâm memleketlerine saldırarak Bağdat’ı kuşattı. Dünyâ târihinin en büyük tahribâtını yapan Hülâgû, 400.000’den fazla Müslüman’ı kılıçtan geçirdi. Mescidler ve medreseler yerle bir edildi. Milyonlarca dînî ve ilmî eserler yakılarak Dicle nehrine atıldı. Hülâgû’nun zulmünden kaçan 35. Abbâsi Halîfesi Zâhir’in oğullarından Ebu’l-Kâsım Ahmed, Mısır’da halîfe tanındı. Nihâyet Yavuz Sultan Selim Hân’ın Mısır’ı fethetmesiyle son Abbasî halîfesi III. Mütevekkil, kendi arzusuyla hilâfeti Yavuz Sultan Selim Hân’a teslim etti (M: 1517).

Abbasiler Peygamber Efendimizin (a.s.m.) amcası Hazret-i Abbas’ın soyundan gelen ve Emevilerin yerini alan halifeler sülâlesidir. Bu hanedana ilk atalarına nisbetle “Haşimiler” de denilmektedir. Bu dönemde Halife Mehdi İslâmiyet’i muhafaza ve sünneti ihya ederek siyaset alanında önemli icraatlar yapmıştır [12] [5].

Abbasîler döneminde, Mutezile, Râfizî, Cebrîye ve İslâmiyeti zedeleyen perde altında fesat komiteleri meydana gelmişti. Şeriat ve itikad noktasında ehemmiyetli sarsıntıların olduğu o dönemde Buhârî, Müslim, İmam-ı Âzam, İmam-ı Şâfiî, İmam-ı Mâlik, İmam-ı Ahmed İbni Hanbel ve İmam-ı Gazâli ve Gavs-ı Âzam ve Cüneyd-i Bağdadî gibi pek çok İslâm büyüğü imdada yetişip o fitne-i diniyeyi mağlûp ettiler. O tarihten üç yüz sene sonraya kadar o galebe devam ile beraber, perde altında yine o ehl-i dalâlet fırkaları, siyaset yoluyla Hülâgu-Cengiz fitnesini Müslümanların başına getirdiler [12].

3.1. Medeniyete katkıları

* Talas Savaşı’nda (M: 751) Türklerin de desteğiyle, Abbasiler Çinlileri yendi. Bu savaştan sonra Türkler gruplar halinde İslâmiyeti kabul ettiler [7].

* Çinlilerden kâğıt yapım tekniği öğrenildi. Buradan bütün İslâm dünyasına yayıldı.

* Mahkemeler kurularak adâlet işleri kurumlaştırıldı.

* İlim ve san’at erbabı korunmuş, her türlü imkân sağlanmış, yerli ve yabancı bilim adamları önemli kültürel ve bilimsel çalışmalar yaparak Bağdat’ı dünyânın en büyük ilim merkezlerinden biri haline getirmişlerdir.

* 9. asırdan itibaren Halife Harun Reşid’in emriyle büyük şehir merkezlerinde hastahaneler kuruldu. Bunların en büyüğü Kahire’deki 8000 yataklı Mansuri hastahanesidir.

* Su arkları ve kanallarla Arabistan’a kadar olan geniş ve uzun arazinin tamamı sulanabilir hale getirildi. Dicle ve Fırat’tan sular, su kemerleri vasıtası ile Bağdat’a ulaştırıldı. Ziraata ehemmiyet verildi ve faizsiz krediler ile çiftçiler desteklendi.

* Endüstriye gereken önem verildi. Madenleri işletilmeye başlandı. Yeraltı kaynakları çıkarılarak kullanıma sunuldu. İmalathaneleri kuruldu.

* Abbasiler devrinde birçok ilimlerin temeli atıldı. Fen ve din alanlarında yüzlerce âlim yetişti; Cabir bin Hayyan, Harezmi (matematikte ilk kez sıfırı (0) kullandı), dört mezheb imamı, İmam-ı Eş’ari, İmam-ı Maturidi, İmam-ı Gazali v.s. bu dönemde yetişti.

* Abbasi döneminde Yunanca, Hintce, Süryanice’den tercümelerle birçok eser İslâm dünyasıyla buluşturuldu.

3.2. Maddî ve manevî dinamikleri

* Abbasiler yönetimde, Emevilerin Arap Devleti tezi yerine, İslâm devleti özelliği göstererek, Müslümanlara eşit yaklaşımda bulundular.

* Arap Milliyetçiliği politikası, Ümmetçi anlayışa dönüştü. Diğer Müslüman milletlerin desteğini aldılar.

* Abbasiler iktisadî bakımdan çok güçlü bir durumda idi. Bilhassa halifelerin, memleketin iktisadî meseleleriyle de yakından alâkadar olmaları, ziraat, ticaret ve iktisat ile alâkalı meselelere ehemmiyet vermeleri, halkın refah seviyesini yükseltmiş ve devleti de güçlendirmiştir.

* Fetih politikasından çok, kültür politikasına ağırlık vermişlerdir.

* Ordu, nizamî ve daimî statüde görevli ücretli askerlerden oluşmaktaydı. Güçlü bir donanmaya sahipti.

* Adliyeye bağlı kurulan “hisbe” teşkilâtının iyiliği yaymak, kötülükten vazgeçirmek, çarşı ve pazarlarda düzen ve kontrolünü sağlamak gibi görevleri vardı.

4. ENDÜLÜS İSlÂM DEVLETİ (M: 756-1492)

Kuruluşu: Emevi komutanlarından Târık bin Ziyad M: 711 yılında Endülüs’ü (bugünkü İspanya) fethetti. Daha sonra Emevi devleti M: 750’de yıkılınca Abdurrahman bin Muâviye Endülüs’e kaçarak burada bağımsız Endülüs İslâm Devleti’ni kurdu.

Coğrafyası: Endülüs bugünkü İspanya’da kuruldu. Başşehri Kurtuba’dır. Kısa bir süre zarfında Fransa’nın iç kesimlerine kadar sınırlarını genişlettiler [13].

Yıkılışı: Endülüs Emevîleri, son zamanlarda İslâm ahlâkından ve ehl-i sünnet îtikadından ayrıldıkları ve taklitçiliğe daldıkları için zayıfladılar. Çalışmayı terk ederek, zevk, sefâ ve saltanat sürmek sevdasına kapılan Benî Ahmer Devleti’nin son hükümdarı Abdullahi’s-Sağîr, 1492’de memleketini düşmanlara kaptırarak maiyyetiyle birlikte Endülüs’ü terk etti. Böylece yaklaşık 800 yıl boyunca Avrupa’yı etkileyen Endülüs İslâm Devleti sona erdi. İspanyollar Endülüs’ü harabeye çevirdiler. Büyük ölçüde katliâm yaptılar. Camileri ve san’at eserlerini yıktılar. Beş yüz bin el yazması eser Ferdinant tarafından meydanda yakıldı [13]. II. Bayezid; Oruç ve Hızır reisleri İspanya’daki Müslümanların yardımına gönderdi. Müslümanlar Kuzey Afrika’ya, Yahudiler İstanbul, Selanik ve İzmir’e yerleştirildiler. Endülüs belki de çağının kurbanı oldu. Zorbacı ortaçağ anlayışı Endülüs’ü barındıramadı içinde. Ortaçağın karşısındakini ‘’öteki/düşman’’ görme anlayışı Endülüs’ün sonu oldu.

Tarihi kolaylaştırma yollarından biri de çağlara ayırmadır. Her çağın farklı karakteristik özellikleri vardır. Ortaçağ tanımı içinde, farklılığı benimseyip birlikte yaşayan özgür insan, gelişen toplum, insânî bakışlar, dil ve kültür kaynaşması gibi kavramları Endülüs dışında pek bulamayız. Ortaçağ, karanlık simgeler taşır genelde; sevimsizdir, kötü çağrışımlar yapan bir dönemdir. Ruhânî iktidarın bilim üzerindeki baskısı, feodalitenin insanı farklı bir tarzda köleleştirmesi, devletler arasında bitmek bilmeyen ekonomi ve din muhtevalı savaşlar...

Avrupa’da böyle bir dönem yaşanırken, Endülüs, coğrafya olarak içinde; yaşayış olarak dışında bir devlet. Çağ anlayışının genel karakteri dışında bir oluşum. Orta çağ tarihinin farklı yüzü.

Endülüs’ün farkı birlikte yaşama san’atıydı. Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Musevilerin bir arada yaşayabileceğini gösteren güzel bir tarih sayfasıdır. Endülüs’ün farkı san’atta, felsefede, mimaride, tarımda, matematikte, gök bilimlerinde, edebiyatta ortak değer oluşturmasıydı. Endülüs İslâm dünyasını taşımıştı. Endülüs bu gün İslâm incelemelerinde İslâm dünyası için artı değer olup İslâm toplumlarının hayali gibi durur. Bu gün İslâm dünyası Batı dünyasının gerisinde kalmışlığının farkında. Endülüs ideali ise bunun değişebileceği hayalini canlı tutar İslâm dünyasının zihninde.

Müslümanlar M: 700’lü yılların başlarında İspanya’yı fethettiler. Daha sonra bağımsız bir devlet kurarak (M: 756) buralarda muhteşem ve şaşaalı bir medeniyetin temellerini attılar. Avrupa’da kurulan Endülüs İslâm devleti, İslâm medeniyetini zirveye taşıdı. Burada İslâmiyet’i en güzel şekilde yaşayıp, hal, hareket ve davranışlarına yansıttılar. Zaten “Ne vakit Müslümanlar dine ciddî sahip olmuşlarsa, o zamana nispeten terakki etmişler. Buna şahit, Avrupa’nın en büyük üstadı Endülüs İslâm devletidir. Hem ne vakit İslâm cemaati dine karşı lâkayt vaziyeti almışlar; perişan vaziyete düşerek gerilemişlerdir.” [5]. Müslümanlar Endülüs’te karanlık bir cehaletin olduğu bir dünyaya aydınlık bir medeniyet sundular. Müslümanların Endülüs’ü fethetmesiyle başlayan ve 700 yıl süren İslâm hakimiyeti döneminde bir ortaçağ aydınlığından söz etmek mümkündür. Camileri, sarayları, kütüphaneleri, kâğıt imalathaneleri, hastahaneleri ve medreseleriyle o günkü Batı’nın gözünü kamaştıran parlak bir uygarlığa ev sahipliği yapan Endülüs İslâm Devleti [13] yukarıdaki tezin doğruluğunu ispat etmektedir. O dönemin Endülüs’ü ile Hiristiyanlık âlemini John W. Draper şöyle tasvir etmektedir: “700 sene sonrasında bile Londra’da bir tek sokak lambası bulunmazken... Sonraki uzun asırlar boyu Paris’teki evinin eşiğinden yağmurlu bir günde sokağa adımını atan bir Parisli ayak bileklerine kadar çamura batarken, aydınlık ve temiz sokaklarıyla Endülüs şehirleri pek ileri ve gelişmiş bir görünüm arz ediyordu” [13].

Endülüs’te Müslümanların ilerleyişi 759 yılında sona erer ve geri çekilme dönemi başlar. Ancak tarihinin her döneminde Müslümanlar bir yere çok hızlı girerler, fakat çok yavaş çekilirler [13]. Nitekim Kuzeyden başlayarak bütün yarımadadan çekiliş yaklaşık 730 yıl sürecektir.

4.1. Medeniyete katkıları

* O devirde siyâsî, iktisâdî ve fikrî üstünlüğün zirvesine ulaşıldı.

* İslâm dîni İspanya’dan Avrupa’ya yayıldı.

* Fas, Kurtuba ve Gırnata Üniversiteleri kurulup Batıya ilim ve fen ışıkları saçıldı. Kurtuba 900’lü yıllarda Avrupa’nın en büyük bilim ve san’at merkezi haline geldi. Avrupa’daki şehirler tahta kulübelerden oluşurken, 500 bin nüfuslu Kurtuba’da halk, kanalizasyona, sokaklarında ışıklandırma sistemlerine ve kamu hizmetinde 300 hamama sahipti.

* Endülüs’te İslâm medeniyeti tarih, felsefe, fıkıh, edebiyat, astronomi, coğrafya, haritacılık, matematik, zooloji, botanik, kimya, tıp, mimarî ve musikide önemli gelişmeler sağladı.

* Fen ve teknik, Endülüs aracılığıyla dünyaya yayıldı.

* İslâm san’atının ve estetiğinin örneklerini barındıran, Gırnata şehrindeki El-Hamra Sarayı’nda devrin en büyük kütüphânesi kuruldu.

* Kurtuba kütüphanelerindeki 600.000 el yazması eserler, Batı âlimlerini ve aydın Kilise adamlarını Endülüs’e çekiyordu.

* Müslümanlar; yerli insanları, kibarlıkları ve zarif hayat tarzlarıyla etkilediler.

4.2. Maddî ve manevî dinamikleri

* İnanmış gönüllerin, kudsî İslâm dâvâsı etrafında kenetlenmesi ve bu uğurda her şeylerini ortaya koymaları [13].

* Susamış kalplere İslâm nurunu ulaştırma çaba ve gayreti.

09.03.2007


 

Salih Özcan (1929 - )

Salih Özcan 1929 yılında Şanlıurfa’nın Akçakale kasabasında doğdu. Kendisi hakkındaki bilgileri, Necmettin Şahiner’in eserlerinden veya basında çıkan röportajlarından öğrenebiliyoruz. Bu yayınlarda da doğum tarihi verildikten sonra doğrudan Bediüzzaman ve Risâle-i Nur’u tanıma safhasına geçilmekte, çocukluğunu nasıl geçirdiği eğitimini nerelerde ve ne şekilde tamamladığı belirtilmemektedir.

Lise eğitimini tamamladığı 1949 yılında Salih Özcan’a Hulusi Yahyagil’in Risâle-i Nurdan parçalar okuduğunu ve Bediüzzaman’ı ziyaret etme hususunda teşvikte bulunduğunu kendi hatıralarından öğrenmekteyiz.

Yaz aylarında Emirdağ’a giden Salih Özcan, bir gün dedesinden Bediüzzaman’ı ziyaret etmek için izin alır. Önce Mehmed Çalışkan’a gider. Çalışkan da onu Bediüzzaman Hazretlerine götürür. Bediüzzaman Salih Özcan’ı; “Gel Seyyid Salih gel” hitabıyla karşılayıp kucaklar. “Ben yüz binlerce seyyidi beklerken sen geldin” der. Salih Özcan, Bediüzzaman’a seyyid olup olmadığını sorar. Bediüzzaman; “Annem Hüseynî, babam Hasenî’dir” karşılığını verir. Akabinde tebessümle, “Ben de seyyid sayılır mıyım?” diye sorar. Salih Özcan da, hem anne, hem baba yani çift taraftan seyyid olduğunu söyler.

Salih Özcan, sohbet sırasında üniversiteyi okumak için İstanbul’a gitmek istediğini söyler. Bediüzzaman Hazretleri de, orada Nur Talebeleri olduğunu ve onlarla tanışmasını tembih eder. Bu ilk görüşmeden sonra karşılıklı irtibat devam eder. Urfa’ya döndükten sonra Bediüzzaman’a mektup gönderir. Buna mukabil Bediüzzaman Hazretleri de bir kısım kitap ve eşyaları gönderir.

Salih Özcan’ın, Ankara’da bulunduğu sıralarda önemli faaliyet ve toplantılara katıldığı, eski Milli Eğitim bakanlarından Tevfik İleri’nin babası Prof. Münif Çelebi, Osman Nuri, Kemal Kalkan, Mahmud Yazır, Nail Pertev ve Cevat Çağrı gibi simalarla bir araya geldiği ve görüşmelerde bulunduğu bilinmektedir. Bu sohbetler ve görüşmeler sırasında sık sık Bediüzzaman Hazretlerinin isminin zikredildiği ve övgülerde bulunulduğu görülmektedir.

Demokrat Parti iktidarı sırasında Pakistan Eğitim Bakan Yardımcısı Ali Ekber Şah Türkiye’ye ziyarette bulunur (1952). Bu ziyaret üzerine, Tevfik İleri misafirle ilgilenmek üzere Salih Özcan’a haber verir. Misafirin Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret etmek istediğini ve bu konuda da kendisine yardımcı olmalarını ister. Ziyaretin gizli tutulmasını da tembihler. Kendisi Mehmet Gemalmaz ile birlikte Ali Ekber Şah’ı alarak Emirdağ’a gider. Buraya vardıklarında Bediüzzaman’ın kendilerini beklediklerini öğrenirler. Hemen yola çıkarlar. Böylece Pakistanlı misafirin arzusu gerçekleşir.

Bediüzzaman Hazretleri Pakistanlı misafirine özel ilgi gösterir. Risâle-i Nur ve İslâm dünyası hakkındaki düşüncelerini aktarır. Görüşme sırasında tercümanlığı da Salih Özcan yapar. Görüşme devam ederken Salih Özcan tercümede sıkıntı çekmeye başlar. Bunun üzerine Bediüzzaman Hazretleri çok güzel bir Arapça ifade ile sohbete devam eder. Ali Ekber Şah talebeliğe kabul edilmesini rica edince, Bediüzzaman; “Seni yirmi senelik kardaşlığa kabul ediyorum.” der. Misafir Bediüzzaman’ı Pakistan’a dâvet eder. Orada her türlü imkânın sağlanacağı taahhüdünde bulunur. Radyo istasyonu ve matbaanın tahsis edileceğini söyler. Bediüzzaman ise şu karşılığı verir:

“Kardaşım, Ali Ekber Şah! Bu hizmetleri göğüs göğüse yapmak icap ediyor. Siperin arkasında hizmet olmaz. Esas hastalık burada başladı. Ben Mekke’de de olsam buraya gelirdim. Asıl hizmet buradadır, cephe buradadır.” (Son Şahitler, C. 3, s. 238).

Bu ziyaretten Ekber Şah çok memnun ayrılır. Ziyareti ihsan ettiği için Cenâb-ı Hakk’a şükreder. Bediüzzaman eserlerini ona hediye eder. Salih Özcan, ayrılıştan sonra misafire, Bediüzzaman hakkındaki fikrini sorar. O da, “Bu zat sırf Kur’ân’dan konuşuyor. Bu kadar fasih ve beliğ olarak Kur’ân lisanını konuşan sadece bu zatı gördüm.” karşılığını verir. İkinci kez Bediüzzamanla görüşmek ister. Ancak, Bediüzzaman’ın kabul edemeyeceği haberini alırlar. Ekber Şah çok üzülür. Emirdağ’dan otobüsle ayrılacakları zaman uğurlamaya gelen Bediüzzaman’ı görmeleri kendileri için çok büyük bir sürpriz olur. Bediüzzaman misafirinin yanına oturup yedi sekiz kilometre kadar beraber gider. Misafir bir kese altın ve ipek kumaş hediye etmek istediyse de Bediüzzaman kabul etmez. Ali Ekber Şah Pakistan’a döndükten sonra ülkesinde övgü dolu ifadeler kullanır. Basına verdiği demecinde Nur talebelerinden övgüyle söz ettiği gibi, “Risâle-i Nur, Kur’ân’ın tercümanıdır” ifadelerini kullanır.

Salih Özcan, Bediüzzaman ve Risâle-i Nurla bağını devam ettirir. 1954 yılı yazında bir dağ yürüyüşünde bulunurlar. Bediüzzaman Hazretleri, Özcan’a, kendisi dahil kabrinin kimse tarafından bilinmeyeceğini, Urfa’da Halilullah civarında ölmek istediğini söyler. Bu söyledikleri Mustafa Acet tarafından kayda geçirilir. Yine bir görüşme sırasında, Menderes çok münafıktır deyip aleyhinde konuşan Salih Özcan’a, Bediüzzaman Hazretleri, “Sus, keçeli! Menderes’e böyle deme. O çok hizmet etmek istiyor. Fakat mani olanlar var.” ikazında bulunur. Bediüzzaman Hazretleri, Halk Partisinin iktidara gelmemesi için Menderes’in desteklenmesi gerektiğini sözlerine ilâve eder.

Bediüzzaman Hazretleri Salih Özcan’a iltifatlarda bulunduğu gibi, Urfalılara da iltifatlarda bulunmuş ve övgülerini yazmıştır; “Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki, Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymetdar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum… Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşaallah Kur’ân ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Cami‘ü’l-Ezher’in küçük bir nümunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir nümunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlâhiyeden ümit ediyoruz… Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana duâ etsinler.” (Emirdağ Lahikası, s. 407).

Bediüzzaman ve Risâle-i Nur hizmetinde bulunan Salih Özcan, daha sonraki dönemde de hizmet ve yardımlarını devam ettirdi. Basın yoluyla Risâle-i Nur camiasına yapılan saldırılar sürekli bir şekilde devam etmekte ve bunlara karşı yine basın yoluyla mücadelede elde bir yayın organı olmadığından dolayı, büyük sıkıntı çekilmekteydi. Zübeyir Gündüzalp bir gazetenin çıkarılması için büyük bir gayret göstermekte ancak, maddî imkânsızlık yüzünden gayesine ulaşamamaktaydı. Durumu Salih Özcan’a da aktarınca maddî destek sözü aldı. “İttihat Gazetesi” haftalık olarak neşredilmeye başlandı. İmtiyaz sahibi Salih Özcan, Yayın Müdürü Mustafa Polat idi. Maddî desteği sağlayan Salih Özcan idareye karışmayacaktı. Böylece Zübeyir Gündüzalp’in önderliğinde yeni alana adım atılmış olmaktaydı.

Ticaretle uğraşan, bir ara “Hilal” adlı dergiyi neşreden ve sahipliğini yapan Salih Özcan, aktif siyasette de bulundu. 1977 yılında Şanlıurfa’dan seçilerek Meclise girdi. Bunların dışında Faisal Finans’ın kuruculuk ve yöneticiliğini, FEY Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanlığını yaptı.

09.03.2007


 

Yüceliğe en lâyık olan Allah'tır

Her insan ayrı bir âlem ve her insan ayrı bir kişilik olarak varlık içinde yer almakta ve kâinatla, çevresiyle uyum sağlamaktadır. Bu uyum esnasında zaman zaman varlığın çarkları ile uyum yönünde sürtünmeler yaşanabilmekte ve varlık çarkları ferdin âlemi ile ahenk seyrinde bazı zamanlar acılar yaşatabilmektedir.

Varlık âlemi içinde temel problemi, varlığı ve kendini tanımlamak olan fert, çevresinin ve olayların ruh boyutunda oluşturduğu fırtınalar ve dalgalanmalara karşı ayakta kalabilmek için kuvvelere tutunacaktır. Kendisi için yararlı olan şeyleri benliğine yöneltmeye çalıştığı “şehevî” kuvveleri, zararlı şeyleri benliğinden uzak tutmaya çalıştığı “gadabî” kuvveleri ve faydalı ve zararlı olanları ayırt etmeye yarayan “aklî” kuvveleri varlık âleminin kargaşası içinde ferde bir yol çizer. Bu kuvvelerin tezahürleri günümüz psikiyatrisinin terminolojisine “dürtüler” olarak girmiştir. Bunların vasat ve her iki yöndeki aşırılık noktalarından geçen fertler adedince kişilik tipleri, varlık âlemi içinde ve sosyal hayatta bir yer edinme gayreti içindedir. Arzular, hırslar, ihtiraslar, sevgiler, menfaat çatışmaları, mücadele ve kin, nefret, aşk gibi duygular bu tablonun sosyal hayata yansıması olmalıdır.

Bu yapı içinde her fert önemli olmak, saygın konumda olmak, kaale alınmak ister. Bu aslında imtihanının ve insanlık tanımının merkezinde yer alan benlik duygusunun hayata yansımasıdır. Bu tanım, Rabb-i Rahim’den bağlantısı kopuk ve varlık âlemi içinde tek başına bir benlik şeklinde olursa yukarıda sıralananların her biri duygusal çatışmalara ve stres faktörlerine dönüşecektir. Bu kargaşa içinde kendi tanımını netleştiremeyen fert, bir topluluk mensubu olma ve grup oluşturmaktan kaynaklanan bir güç hissetme eğilimi içine girecektir. Bu şekilde bahsettiğimiz stres faktörleriyle baş etmeye çalışır. İç çatışmaları, kompleksleri, umduğunu bulamama ve zaman zaman çaresizlikleri ile yüzleşir. Bunların doğurduğu taşkınlıklar ve saldırganlıklar, çoğunlukla toplumun genel değer yargıları tarafından frenlenir. Bu, Freud’un yaklaşımı ile egonun süper ego tarafından baskılanmasıdır. İşte, bu noktada yüceleştirme mekanizması devreye girecek ve bu mekanizmanın yürütülmesinde futbol çok önemli bir boşluğu dolduracaktır. Bu faaliyetler içinde fanatiklik boyutuna varan ölçüde yer alan kişiler bir gruba mensubiyetin güven duygusunu, başarılarla yaşanan gururu, stresini toplumun makul karşıladığı zeminlerde tezahüratlarla boşaltma imkânını bulacaktır. Farkında olmadan şuur altındaki problemlerin cevabını bulduğu bu faaliyeti içindeki savunma mekanizması ve dürtüleri yüceleştirecektir.

Aslında bu da benliğin maddî alana yönelişi, maddeyi ve insanları yüceleştirici konuma gelmesi ile problemleri daha çetrefilli hâle getirir. İnsan kendi aklının ürettiği çözüm yolunda gayesinden ve yaratılış anlamından uzaklaşmanın sıkıntısını yaşar.

Her şeyde olduğu gibi, bu durumda da istikamet Halık-ı Külli Şey’ ile bağlantılı, O’ndan olduğu bilinen bir varlık anlayışı ile mümkündür. Mensubiyet duygusunun en istikametli şekilde hissedileceği durum, benliğin nübüvvet silsilesi ile yani Hazret-i Âdem’den (as) Hazret-i Muhammed’e (asm) kadar insanlık âlemine dal budak salmış iyilik ağacının zamana uzantısıdır. Asra uzanan dalında bir meyve olduğunu hissetmek mensubiyet duygusu adına yaşanabilecek en güzel hal olmalıdır. Kendine yansıtarak ve grup psikolojisi içinde, mensubu olduğu gruptan birilerinin şerefiyle şereflenmek ve varlığını anlamlandırmak için insanlık nevinden Hazret-i Muhammed (asm) gibi bir şahsiyetin çıkmış olması yeter. Böyle bir gruba mensubiyet ve öyle bir zatın (asm) yüceleştirilmesi ile kendi varlığını anlamlı kılmak, sosyal hayatın ve benliğin en yüce noktası olmalıdır. Bu hal benliğine, varlığa ve sosyal hayata benlik adına değil, Halık adına bakmanın işaretidir. Varlığı kendi içinde ve maddî planda anlamlandırmakla sahipsiz, çaresiz ve başıboş algılanan bir âlem yerine her şeyin gücünü ve bütün özelliklerini Kadir-i Külli Şey’den aldığı kontrollü ve isitikametli bir âlem algısının ferdî plandaki emniyetini yaşamaktır.

Bütün savunma mekanizmaları, istikametinde kullanıldığında, yani sırat-ı müstakîm üzerinde olduğunda, ferdin maddî ve manevî hayatını kolaylaştıran nimetlerdir. Ancak, mülk âlemine, sınırlı ve maddî dünyanın içine haps olmuş, her şeyin kendi benlik ve varlık alanına yer açmak için mücadele içinde olduğu bir algıda, bu mekanizmalar hep savunmanın, kaçışın, kendine ve âleme yabancılığın sonucu, hissedilen vahşetten uzaklaşmanın zemini olacaklardır. Bu anlamda, büyütülen, yüceleştirilen, putlaştırılan ve ardından medet umulan hiçbir dünyevî ilahın, maddeden oluşmuş putun, vehmî bir güce dayanan unsurun faydası olmayacaktır. İnsanlık tarihi bu türden, yüceleştirilmiş, ilâhlaştırılmış nefsin kendinde görmek istediği kudret, yansıtılmış putların enkazları ile doludur. Yani, kendilerine bile hayırları dokunmayan bu yücelerden beklentiler boşa çıkmaya mahkûmdur.

Özünde acz ve fakr olan fert bunların oluşturduğu duygu çatışması ve stresten kurtulmak için bir anlamda yüceleştirme mekanizmasına muhtaçtır. Ancak yüceleştirilmeye en lâyık olan, bütün sıfatları ile ekber olan Zât-ı Zü’l-Cemâl ve maddî âlemde O’nun güzelliklerini en iyi şekilde yansıtan Hazret-i Muhammed’dir (asm). İnsan bütün yüceleştirme potansiyelini Hazret-i Muhammed (asm) aracılığı ile Rabb-i Kerim’e yöneltirse hem bu mekanizma istikametini bulmuş olacak, hem de insana tarifi imkânsız bir duygu ve Allahu ekber mânâsını yaşatacaktır.

09.03.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004