Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 25 Mayıs 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Enstitü

 

İtikadî bakış ve olayları algılayışımız

Varlık âlemi içinde temel problemi varlığı ve kendini tanımlamak olan fert, çevresinin ve olayların ruh boyutunda oluşturduğu fırtınalar ve dalgalanmalara karşı ayakta kalabilmek için kuvvelere tutunacaktır. Kendisi için yararlı olan şeyleri benliğine yöneltmeye çalıştığı “şehevî” kuvveleri, zararlı şeyleri benliğinden uzak tutmaya çalıştığı “gadabî” kuvveleri ve faydalı ve zararlı olanları ayırt etmeye yarayan “aklî” kuvveleri varlık âleminin kargaşası içinde ferde bir yol çizer.

Bu kuvvelerin tezahürleri günümüz psikiyatrisinin terminolojisine “dürtüler” olarak girmiştir. Bunların vasat ve her iki yöndeki aşırılık noktalarından geçen fertler adedince kişilik tipleri varlık âlemi içinde ve sosyal hayatta bir yer edinme gayreti içindedir. Arzular, hırslar, ihtiraslar, sevgiler, menfaat çatışmaları, mücadele ve kin, nefret, aşk gibi duygular bu tablonun sosyal hayata yansıması olmalıdır. Bunun itikadî anlamda uç noktasını temsil eden Mutezile mezhebi olmalıdır.

Mu’tezile mezhebinin sebep-sonuç bağlantısında belirgin şekilde pozitivizm ve determinizme yakın olduğu ve bu yaklaşımla sebebi, sonucu doğuran asıl faktör olarak algıladığıdır. Diğer taraftan Mu’tezile’de güzellik ve çirkinlik, varlıkların zatından kaynaklanan özellikler olarak kabul edilmektedir. Yani, Cenâb-ı Hak ve Küllî İrade, varlıkları kendi asıllarında var olan özelliklere göre güzel ya da çirkin olarak kabul etmek durumundadır. Adeta varlık Hâlık-ı Külli Şey’in dışında bir işleyişle özellikler kazanmakta ve onların bu özelliklerine göre ve ikincil bir irade olarak Âlemlerin Rabbi eşya ile alâkasını ve muamelesini yürütmektedir. Yani eşya kendi iç mekanizmaları ile işleyen, başka bir alan ve irade ile bağlantısı olmayan, kendinden kaynaklı yani zatî özellikler taşıyan bir alandır ve Hâlık-ı Külli Şey’ bu işleyişte bir seyirci, olaylara tâbi olan ve işleyişin ortaya çıkardığı sonuca göre muâmele etmek durumunda olan bir konumdadır.

Bu Ehl-i Sünnet itikadının, yani Kur’ân’ı Resûl-i Ekrem’in (asm) öğrettiği şekilde anlayan ve yaşamaya çalışan anlayışın tamamen aksi doğrultuda bir kabuldür. Ehl-i Sünnet inancına göre, varlık adını alan her şeyin sahip olduğu özellikler tamamen “meşîet” adı verilen İlâhî İrade ile belirlenmektedir. Yaratıcı, eşyanın sahip olduğu özelliklere göre muâmele etmek ve bu özelliklere tâbi olmak konumunda değildir. Her şey O’nun arzu ve iradesi ile iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin gibi vasıflar alır. Yani bir şey zatında güzel ve Yaratıcı onu güzel kabul etmek, ya da zatında çirkin ve onu çirkin kabul etmek zorunda değildir. Eşyanın aslını ve özünü belirleyici tamamen İlâhî İradedir. Zahiren gözüken çirkinlik ve güzellikler, zâtî özellikler olmadığı için varlığın nefsü’l-emirdeki gerçek konumunu belirleyici olmayabilir. Çirkin gözüken bir şey, İlâhî İrade tarafından güzel kabul edilebilir ve güzelleşmiş olur. Aynı şekilde güzel gözüken bir şey İlâhî İradenin de onu güzel kabul etmesiyle ancak güzelleşmiş olur.

Bu iki tarz yaklaşımın ortaya koyduğu hükümlerle, ibadetler ve ameller ele alınacak olursa, Mu’tezile mezhebinin yaklaşımında amelin güzelliği zatındadır. Dolayısıyla şeklen eksiksiz olmak ve nefsü’l-emirde, yani varlıkların aslının ve özünün ifade merkezi olan alanda güzel olarak tanımlanmış amel ile aynen uyumlu olmalıdır. Bu anlamda, eksik yapılmış bir ibadetin, şeklen tarif edilene uymayan bir amelin, İlâhî İrade tarafından doğru ve eksiksiz kabul edilebilme imkânı yoktur. Çünkü, İlâhî İrade bu yaklaşımda eşyaya tâbidir. Eşyanın kazandığı özelliklerle ve varlık kurallarının işleyişi çerçevesinde ortaya çıkan durumlarla Âdil-i Mutlak hüküm vermek konumundadır. Âdeta insânî özellikleri olan bir yargıç gibidir. Olan neyse ona göre muâmele etmek zorundadır.

Oysa Ehl-i Sünnete göre varlık âlemindeki her türlü sıfat, İlâhî İrade ile belirlenir. Bu irade eşyanın işleyişine tâbi değildir. Kul, samimi niyetle amelini yerine getirmiş, eksiksiz olması noktasında üzerine düşeni yaptığına inanmış ve İlâhî rızayı kazanmış ise, amelde bilinmeyen, fark edilmeyen bir eksiklik zahiren olsa bile, bu amel İlâhî İrade tarafından eksiksiz kabul edilmişse hakikat-i halde ve nefsü’l-emirde artık bu amel eksiksizdir.

Ehl-i Sünnet yolunu takip eden bir fert, amelin şekilde mükemmelliğinden çok İlâhî rızanın arayışı içerisinde olacaktır. Temel problem O’na güzel kabul ettirebilmektir. O da zahire tâbî olmadığı için, zahirde var olması mümkün olabilen eksiklikler, noksanlıklar ve şeklî aksaklıklar, bir kasıt ve irade ile ortaya konmadıkça amelin sonucu olacak mânâları ve kazanımları etkilemezler. Bu yolun ortaya koyduğu tarz ile hareket eden bir fert için, makul ölçülerde ibadeti şeklî özelliklerine uygun olarak yerine getirme hassasiyeti taşıdıktan sonra, asıl önemli olan İlâhî rızayı kazanmak ve her şeyin asıl belirleyicisinin O olduğuna yürekten inanmaktır. Kulu kul yapan ve Hâlık-ı Kâinat karşısında gerçek konumunu idrak etmiş hale getiren bu yaklaşım olmalıdır. Zaten, istese de kulluk konumundaki bir ferdin nefsü’l-emiri bilebilmesi ve eksiksizliklerin gerçek tarifini yapabilmesi mümkün değildir. Çünkü her yönüyle sınırlı ve bütün özellikleriyle izafî bir varlık konumundadır. Böyle bir konumda yapılabilecek tek şey O’na dayanmak, O’nun rızası doğrultusunda hareket etme gayreti içinde olmak ve şeklî unsurları yine aynı maksatla yerine getirip aşırı mükemmelliyetçi bir yaklaşımla kulluğun ve ibadetin özünden uzaklaşmamaktır. Kulu Hâlık-ı Kâinat karşısında kıymetli konuma yükseltecek olan, fiillerindeki ve ibadetlerindeki şeklî mükemmellik değil, halis niyeti ve rızayı kazanmak doğrultusundaki hâlî ve kavlî olarak, yani fiilleriyle ve sözleriyle ifade ettiği duâsıdır. Aslında bu da benliğin maddî alana yönelişi, maddeyi ve insanları yüceleştirici konuma gelmesi ile problemleri daha çetrefilli hale getirir. İnsan kendi aklının ürettiği çözüm yolunda, gayesinden ve yaratılış anlamından uzaklaşmanın sıkıntısını yaşar.

Her şeyde olduğu gibi, bu durumda da istikamet Hâlık-ı Külli Şey’ ile bağlantılı, O’ndan olduğu bilinen bir varlık anlayışı ile mümkündür. Mensubiyet duygusunun en istikametli şekilde hissedileceği durum, benliğin nübüvvet silsilesi ile yani, Hazret-i Âdem’den (as) Hazret-i Muhammed’e (asm) kadar insanlık âlemine dal budak salmış iyilik ağacının, asra uzanan dalında bir meyve olduğunu hissetmek, mensubiyet duygusu adına yaşanabilecek en güzel hâl olmalıdır. Kendine yansıtarak ve grup psikolojisi içinde, mensubu olduğu gruptan birilerinin şerefiyle şereflenmek ve varlığını anlamlandırmak için insanlık nev’inden Hazret-i Muhammed (asm) gibi bir şahsiyetin çıkmış olması yeter. Böyle bir gruba mensubiyet ve öyle bir zatın (asm) yüceleştirilmesi ile kendi varlığını anlamlı kılmak, sosyal hayatın ve benliğin en yüce noktası olmalıdır. Bu hal benliğine, varlığa ve sosyal hayata benlik adına değil, Hâlık adına bakmanın işaretidir. Varlığı kendi içinde ve maddî planda anlamlandırmakla sahipsiz, çaresiz ve başıboş algılanan bir âlem yerine, her şeyin, gücünü ve bütün özelliklerini Kadir-i Külli Şey’den aldığı kontrollü ve istikametli bir âlem algısının ferdî plandaki emniyetini yaşamaktır.

25.05.2007


 

Salih Yeşil

Salih Yeşil’in nerede doğduğu kendisi ile ilgili kaynaklarda pek belirtilmemektedir. Doğum tarihi de kesin olarak bilinmemektedir. Ancak ilk Meclis’e Erzurum mebusu olarak katıldığından hareketle doğum tarihi tahmin edilebilir. Birinci Büyük Millet Meclisi’ne girdiği zaman kırk beş yaşında olduğu belirtilmektedir (Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, 1. C., s. 74). 1920 tarihinden kırk beş yıl geriye gidildiğinde 1875 tarihi karşımıza çıkmakta ve bu tarihte doğmuş olabileceği tahmin edilmektedir.

Salih Yeşil, Yeşil İmamzade Mustafa Niyazi Efendinin oğludur. İlk eğitimi ve çocukluk yılları hakkında bilgi yoktur. Erzurum’da Maarif Müdürlüğü ile Numune Mektebi Müdürlüğü yaptığı bilinmektedir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde neler yaptığı, hangi okul veya okulları okuduğu da bilinmemektedir.

Salih Yeşil, Birinci Dünya Savaşı sırasında, doğu cephesinde Ruslara karşı Bediüzzaman ile birlikte aynı cephede çarpıştı. Ruslara esir düşünce Sibirya’ya götürüldüler. Daha sonra Bediüzzaman bir başka kampa alınınca ayrı düştüler. Uzun süre Sibirya ve Bakü’de esaret hayatı yaşayan Salih Yeşil, esaretten sonra kaçarak Ahlat’a geldi. Bu kaçış sırasında büyük sıkıntılar çekti. Kendisi bu meşakkatli yolculuk ve Bediüzzaman Hazretleri için şu ifadeleri kullanmaktadır:

“Ben başımdan geçen bu hadiseyi Bediüzzaman’ın büyük himmetine, yardımına ve kerâmetine bağlıyorum. Molla Said’in duâları hürmetine yeniden hayata kavuşmuştum. Ben buna, ‘Ancak o zat olabilir’ diye inanıyorum. Hele yağmur gibi şarapneller ve kurşunların yağdığı bir sırada, atın üzerindeki o heybetini ve celâlini hiçbir zaman unutamam. Bu zat, yani Bediüzzaman Molla Said-i Meşhur, hem kumandan, hem de evliyaydı…” (Son Şahitler, 1. C. s. 79).

Ülkesine dönen Salih Yeşil, Büyük Millet Meclisi’nin açılması üzerine Erzurum Mebusu olarak iştirak etti. Mecliste yaptığı heyecanlı konuşmalarla kendisinden söz ettirdi. Kürsüde sözünü sakınmazken, bir ara yaptığı sert konuşmadan dolayı on beş gün oturumlara katılmama cezası aldı. Bilindiği gibi Birinci Meclis’te pek çok gizli oturum yapılmakta ve bu oturumlarda her türlü konu görüşülmekteydi. Diğer taraftan halk da maddîmanevî her şeyleri ile Kurtuluş Savaşı’nı vermekteydi. İşte bu sıralarda bazı milletvekillerinin fazla harcamalarda bulunmalarından ve milletin yaşadığı sıkıntılara rağmen duyarsız kalmalarından şikâyetçi olup şöyle teklifte bulundu:

“Meclis Riyaseti tedbir alsın, asker usûlü tek kap yemek yiyelim. Sanayi mektebindeki yatakhanelerimizi terk etmeyelim. Halk gibi yaşayalım, halk gibi yiyelim, halk gibi giyinelim. Bu hareketi de bir gösteriş ve şekli kurtarmak için değil, eğer refah ve huzura kavuşacaksak kanını ve canını istediğimiz, onu kurtarma yolunda olduğumuzu söylediğimiz halka lâyık olmanın vicdan rahatı içinde yapalım.” Bu teklif alkışlarla karşılandı ve çalışma grubu oluşturuldu.

Meclisin dâveti üzerine İstanbul’dan Ankara’ya gelen Bediüzzaman ile birlikte sohbet ve müzakerelerde bulundu. Bediüzzaman’ın Meclis tarafından alkışlarla karşılandığını hatıralarında nakletti. Bediüzzaman’ın Meclis kürsüsünde okunan on maddelik konuşmasını daha sonra bir lâyiha olarak hazırlayıp başına bir takdim yazısı koydu. Bu lâyihayı başucuna astı. Takdim yazısında;

“Şu lâyiha on üç sene evvel Meclis-i Milli, Yunan’ı mağlûp ettikten sonra o Mecliste Kara Kâzım, Nureddin paşalar gibi hamiyet-i İslâmiyeyi taşıyan çok mebusların bulunduğu ve şimdiki bid’aların alâmeti göründüğü bir zamanda olduğundan, lâyihadaki Meclise karşı takdirkârane kelimeler şimdikilere hiç aidiyeti yoktur” demekteydi.

Salih Yeşil Bediüzzaman’a olan ilgisi ve alâkasını devam ettirdi. Daha sonraki dönemde de karşılıklı mektuplaşmalar oldu. Bir mektubunda, Bediüzzaman ile birlikte Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye’de çalışmış olan Mehmet Akif ve Mehmet Şevketi’den özel bilgiler aldığını, bu bilgileri yazmak zorunda olduğunu ve bunları kayda geçirmek için kısa kısa sorular yönelterek cevap vermesi ricasında bulundu. Mektubu alan Bediüzzaman “Aziz, sıddık, âlicenap eski ve yeni kardeş Yeşil Salih” diyerek başladığı “İnşaallah sizi hiç unutmayacağım. Bu halimde bu alâkadarlığınız benim çok ağır sıkıntılarımı hafifleştirdi Allah senden razı olsun, âmin” diyerek bitirdiği mukabil mektubu yazdı (age).

Bediüzzaman’a yapılan haksızlık ve çektirilen sıkıntılara kayıtsız kalmayan Salih Yeşil, zamanın İçişleri Bakanı olan Hilmi Uran’a mektup yazdı. Yazmış olduğu eserlerinin yanlış bir şekilde anlamlandırılarak çembere alındığını ve gençlik yıllarında Türk milletine büyük hizmetlerde bulunmasına rağmen bu yaşlı haliyle büyük sıkıntılara maruz bırakıldığını belirterek bir an evvel serbest bırakılması ricasında bulundu. Mektubun devamında şu ifadelere de yer verdi:

“El’an Afyon’un Emirdağı kazasında ikamete memur olan Molla Said, doğumundan itibaren Türk kardeşleri arasında yaşamış, Türk seciyesiyle perverde olmuş, Umumî Harpte Kafkas’ın karlı dağlarında kahraman askerlerimiz arasında Gönüllü Alay Kumandanı olarak mücahede ve irşad için dolaşıp büyük bir harp madalyası almış, Sarıkamış taarruzunda, Bitlis’in sukutunda, yaralı olduğu halde, esir olup senelerce Rus garnizonlarında çile çekmiş, firar edip İstanbul’a gelerek ilmî kudretine binaen Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye azalığında bulunmuş, Kuva-yı Milliye ihdasında halkı mücahedeye teşvik etmiş, Büyük Millet Meclisinin ilk senesinde Ankara’ya gelerek Hacı Bayram misafirhanesinde birçok mütereddit kimselere vatanın müdafaası lüzumunu anlatmak hizmetinde bulunmuş olan bu hakikî vatanperver insanın, evvelce ibadete, imana, itikada müteallik yazdığı ve yaza gelmekte olduğu eserleri, din ve dindarları sevmeyen bazı kimselerin, hususuyla Dahiliye Vekâletinde bulunmuş olan menfaatperest Şükrü Kaya’nın mezhep ve rejimine uygun gelmemekle, asılsız isnad ve uydurma raporlarla bu zavallı adam yirmi küsûr seneden beri hapis ve nefiy cezalarıyla perişan edilmiş ve iki sene evvelisi yine o yazıları bahanesiyle Kastamonu’daki çilehanesinden kollarına kelepçe vurularak kendisine selâm vermiş olan altmış altı adamla Denizli Cezaevine sevk ve on bir ay kadar hapsedildikten sonra, muzır telâkki edilen o eserleri, evvelâ İstanbul Müftülüğünde bir heyet tarafından, bilâhare Ankara’da Diyanet Riyaseti ve Dil Tarih Enstitüsü azalarından mürekkep bir komisyon marifetiyle aylarca tetkik olunduktan sonra, bu eserlerin hiçbirisinde devletin siyasetini ve asayişi rencide edebilecek en ufacık bir şey görülmemekle, Molla Said ve Nur şakirtleri ve eserlerini okuyanlar, mahkeme kararıyla serbest bırakılmış ve Denizli’de oturmasına müsaade olunmuş iken, maatteessüf, bu ihtiyar adam, az zaman sonra Denizli’den Afyon’a ve oradan da Emirdağı kazasına teb’îd ve herhangi bir Türk kardeşiyle dahi temastan men edilmiş…” (Emirdağ Lâhikası, s. 135).

25.05.2007


 

İslâm dünyasının yarını - III

2. 4. YENİ MEDENİYET

ARAYIŞLARI VE FAZİLET MEDENİYETİ

Yeni medeniyet arayışları

“Aydınlanma çağı”, bilime ve akla duyduğu sonsuz güven dolayısıyla, bilim aracılığıyla insanların her sorununu çözmeyi, adeta onlara yeryüzünde bir cennet kurmayı vaad etmiş, ama bir çok gelişmeye rağmen açlık, yoksulluk, savaş, baskılar gibi sorunlar aşılamamış, yani bilim her derde deva olamamıştır. Aydınlanmacı akıl ülküsünden ve dünyayı bütün insanlık için bir cennete dönüştürme iddiasından yola çıkan modern Batı medeniyetinin, dayandığı bütün kaleleri düşmüştür.

Öncelikle materyalist felsefeye, pozitivist yöntemlere, rasyonalizme, ulus-devlete, sekülarizme ve bilimsellik anlayışına dayalı modernizm, çözülmeye başlamıştır. Batı medeniyeti, postmodernizm arayışı ile bunalıma girdiğini itiraf etmiş ve bu kafa karışıklığı ile aydınlarını şu ifadeleri kullanmak zorunda bırakmıştır. “...Aklın gücüne inanarak yaşamış bir ilim adamı için, serüven beklenmedik şekilde sona erer. O cehalet dağlarını tırmanmıştır, en yüce zirveyi fethetmek üzeredir, en son kayaya doğru kendini çeker ve asırlardır orada oturan bir grup ilahiyatçı onu ‘Hoş geldin’ diye karşılar.”

Evet, 20. yüzyıl, kültürü, san’atı, edebiyatı, savaşları, bilimi, teknolojisi, felsefesi ile bir bunalım, depresyon ve psikoz çağı olmuştur. Bu durumu çok önceden gören Bediüzzaman; artık, kötülükleri iyiliklerinden fazla olan, vahşî ve kurtlanmış bir ağaç hükmündeki Batı medeniyetinin, insanlığın fetvasıyla uğursuz kabul edildiğinin ve insanlığın uyanmasıyla yıkılmaya mahkûm olduğunun tesbitini yapmaktadır. “21. yüzyıl, bir aydınlanma, yeniden kendini buluş, bağımsızlaşma ve yeni imkânlara kavuşma çağı olmalıdır” diye yeni bir arayış içerisinde olan Batılı bilim adamlarının görüşlerine paralel olarak Bediüzzaman da, insanlığın yeni bir medeniyete ihtiyacı olduğu tesbitini yapmakta ve İslâm dünyası ile beraber bütün insanlığa çare arayan bir mütefekkir olarak 21. yüzyıl insanlığının karşısına çıkmaktadır.

Bediüzzaman; temel dayanağını semâvî dinlerin teşkil ettiği, hakiki İsevilik ve İslâmiyet dinlerinden aldığı feyizle, insanlara faydalı olan fen ve sanayii, insanların hizmetine sunarak terakkî etmelerini sağlayan; medeniyetlerin çatışmasından değil, uzlaşmasından medet alan; Batı medeniyetinin parçalanıp açılarak ve menfî esasları yerine İslâm Medeniyetinin müsbet esasları konularak, ortaya çıkacak yeni bir medeniyetten, yani Fazilet medeniyetinden bahseder.

Fazilet medeniyeti

Bediüzzaman, insanlığın tamamına, en azından ekseriyetine saadet getirecek olan Fazilet medeniyetinin gerçekleşmesinde üç kıstasa vurgu yapmaktadır. Birincisi: Hakikî İsevî medeniyeti ve temsilcileri olan “Hakiki Dindar İsevîler”. İkincisi: Mevcut medeniyetin “iyilikleri”. Üçüncüsü: İslâm medeniyeti ve temsilcileri olan “Kur’ân talebeleri”.

1. Hakikî dindar İsevîler

Bediüzzaman, Hıristiyanlığın ya söneceğini veya sâfîleşip İslâmiyete teslim olacağını söylemektedir. Nihayet birkaç defa yırtılıp, Protestanlığa geldiğini, Protestanlığın da yırtıldığını, Tevhide yaklaştığını ve tekrar yırtılmağa hazırlandığını; ya intifa bulup söneceğini veya hakiki Hıristiyanlığın esasını içine alan İslâmiyet hakikatlerini kabulleneceğini belirtmektedir. Demek Fazilet medeniyeti; sahip oldukları güzelliklerle beraber, İslâmiyet’in hakikatlerini de kabullenen hakikî dindar İsevîler’le birlikte gerçekleşecektir.

2. Mevcut medeniyetin iyilikleri

Bediüzzaman, Fazilet medeniyetinin oluşumunda Batı medeniyetini tamamen yok saymamaktadır. Onun iyiliklerinin de çok olduğunu ve yeni oluşacak medeniyetin, bu mevcut medeniyetin temelleri üzerine binâ edileceğini belirtir. Yalnız bu iyiliklerin, sadece Hıristiyanlığın malı olmadığını, bütün insanlığın ortak malı olduğunu, mevcut medeniyetin oluşumunda asırlar boyu devam edegelen fikirlerin, yani ortak aklın, semâvî dinlerin, fıtrî ihtiyaçların ve özellikle İslâmiyet’in katkısının olduğunu vurgulayarak evrensel bir sahiplenme projesi sunar.

3. Kur’ân talebeleri

Bediüzzaman, Fazilet medeniyetinin kurulmasında İslâm medeniyetinin öncü rol oynayacağını, bunu da Kur’ân-ı Hakim’i esas alan Kur’ân talebelerinin yapacağını vurgulamaktadır. Bundan 1400 sene evvel olduğu gibi, şimdi de 1,5 milyar talebesinin, “kendi kudsî esasî kanunlarıyla” akıl ve fennin önemli olduğu bu yüzyılda, “Bunalım Çağı”nın sorunlarını çözmesi gerektiğini; eğer “yakında kıyamet kopmazsa,” Kur’ân talebelerinin, insanlığın “hem dünya hayatlarının saadetini, hem de ahiret hayatını kazandıracağını” belirtmiştir. Nitekim bunda, İslâm Dünyasında Türkiye’nin, Türkiye’de de Kur’ân talebeleri dediği Risâle-i Nur talebelerinin öncü olacağını işaret etmektedir.

III. BÖLÜM:

ÇÖZÜM ARAYIŞLARI

VE İSTİKBALE AİT TEKLİFLER

3. 1. BİREY

Dünya üzerinde genel kabul gören ve insan hakları konusunda en temel kaynak olarak kabul edilen metinlerden ilki 1948’de BM tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve diğeri de 1950’de imzalanan ve Türkiye’nin de 1954 yılında onayladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesidir.

İslâm dünyasında kişilerin doğuştan sahip oldukları temel hak ve hürriyetler, genellikle çeşitli bahanelerle ve hukuka aykırı yorumlarla geri alınıp, uygulama alanları daraltıldığından, bireyler aşırı uçlara kaçmakta, yasadışı yollara sapmaktadır.

Bütün semâvî dinlerin ve beşerî sistemlerin temelinde birey bulunmaktadır. İslâm Hukukunda birey hakları en mükemmel bir düzeyde yerini bulmuş ve bir bireyi öldürmek bütün insanları öldürmekle, bir bireyi kurtarmak da bütün insanları kurtarmakla eşdeğer görülmüştür.

Bediüzzaman ise söz konusu âyeti tefsir ederken; “Bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir fert dahi, umumun selâmeti için feda edilmez. Cenâb-ı Hakk’ın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edilmez” demektedir. Yakın tarihimizde ve günümüzde bunun çok çarpıcı örnekleri mevcuttur.

İslâm Dünyası mutlaka, bireyin temel hak ve hürriyetleri konusundaki eksikliklerini ve yanlışlığını gidermelidir.

3. 2. AİLE

Toplumların en temel kurumu ailedir. İslâm toplumlarının aile konusunda dünyanın diğer toplumlarına nazaran çok daha iyi durumda oldukları tartışma kabul etmez bir gerçektir. Dünya genelinde ailedeki problemler, gerek sosyal ve gerekse ekonomik sebepler sonucu kadınların adeta erkeklerle yarışırcasına çalışma hayatındaki rollerinin artması ile doğru orantılıdır. Kadınların çalışma hayatının bir gereği olarak iş yerinde daha çok zaman harcamaları; buna karşılık eşi ve çocuklarına yeterince zaman ayıramamaları, ailedeki sorunların ana sebebidir. Ayrıca dünya genelinde evlilik müessesinin önemini kaybetmesi, resmî olarak evlenen kişilerin boşanırken karşılaştıkları sorunlar, kişilerin evlenmeden ve hiçbir yükümlülük altına girmeden yaşamak istemesini netice vermektedir. Evlilik birliği içinde doğmayan çocukların sorunları, boşanmış aile çocuklarının yaşadığı sorunlar, sosyal kurumlara bırakılan sahipsiz çocuklar ve bunların topluma yansımaları bir bütün olarak değerlendirildiğinde İslâm dünyasının Batı dünyası ile karşılaştırılamayacak kadar avantajlı olduğunu ortaya koymaktadır. Evlilik birliği dışında doğan çocuklar ve boşanmış ailelerin çocukları toplumda yeterince ilgi görmedikleri ve rehabilite edilmediklerinden toplumun asayişi sarsılmaktadır. Aynı şekilde devletin bu tür durumlar için kurduğu kurumlarda barınan çocuklara uygulanan şiddet ve buna bağlı olarak buralardan kaçan çocukların suç örgütlerinin ve kadın tacirlerinin eline geçmesi ve görsel basın tarafından bu tür problemlerin istismar edilmesi, üzerinde düşünülmesi ve acilen çare bulunması gereken konulardandır.

İslâmiyet’te, Müslümanlar evlenmeye teşvik edilmiştir. Evlilik birliğinde tarafların hak ve hukukları olmasına rağmen asıl olan kişilerin birbirlerine karşı sevgi, saygı ve fedakârlıkla yaklaşmalarıdır. Kızların da erkekler gibi evlenecekleri kişileri seçmeleri ya da reddetmelerine imkân tanınmalı. Evlenecek kişiler, evlenirken denkliğe dikkat etmeli, güzellik ve zenginlik gibi geçici değerler yerine, dindarlık ve güzel ahlâk gibi kalıcı değerler tercih sebebi olmalıdır. Ailedeki temel sorunlardan birisi de eğitimsiz annelerin çokluğudur. Devlet eğitimli annenin aynı zamanda eğitimli bir nesil demek olduğundan hareketle kızların eğitimleri için gereken her türlü maddî ve mânevî kolaylığı sağlamalıdır.

3. 3. TOPLUM

İslâm, mânevî değerlere ve doğruluğa son derece önem vermesine rağmen içinde bulunduğumuz toplum adeta çürümüşlükler içinde kalmıştır. İslâm toplumunda rüşvetin, yalanın ve her türlü yolsuzluğun artması kabul edilebilir değildir. Aynı şekilde suçla ve suçlularla yeterince mücadele edilememesi, suçluların rehabilite edilememesi ve topluma kazandırılamaması sebepleriyle suçlular daha da bilenerek azılı suçlular olarak karşımıza çıkmaktadırlar. İnsanların sokaklarda rahatça dolaşacak kadar kendini güvende hissedememesi toplumun içinde bulunduğu durumu en güzel bir şekilde yansıtmaktadır.

Toplumun genelinde düzelme olması hususundaki ümitsizlik, kişilerin bütün gayretlerini kendi şahsî menfaatlerine hasretmeleri, yalanın revaç bulması, toplumun iç dinamiklerini sarsmakta ve toplumu zayıflatmaktadır.

İslâm dünyasının birlik ve beraberliğini gösterecek ve hatırlatacak organizasyonların eksikliği sebebiyle yapılan haksızlıklar seyredilmekte, akılcı ve etkili herhangi bir tepki geliştirilmemektedir.

Oysa aynı Allah’a inanan ve aynı değerleri paylaşan insanların beraber hareket etmesi ve ortak tavırlar geliştirmesi gereklidir. Eğer biz Müslümanlar doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e layık doğruluğu yaşasak ve fiillerimizle de göstersek dünyanın birçok yerinden insanlar akın akın İslâmiyet’e girecektir.

Çoğu peygamberlerin doğuda ve filozofların da batıda gelmesi gösteriyor ki şarkı ayağa kaldıracak en önemli dinamik dindir. Bu sebeple toplumda yapılacak her türlü değişiklik ve yenilikte din unsuru göz önüne alınmalıdır.

Soru: “Her nefis ölümü tadacaktır” meâlindeki âyetlerde geçen ölüme, insanların ruhları da dahil midir?

Cevap: “Külli nefsin zâikatü’l-mevt”, yani “Her nefis ölümü tadacaktır” meâlindeki âyet Kur’ân’da üç sûrede geçmektedir. (Bkz: Âl-i İmran: 3/185; Enbiyâ:  21/35; Ankebut: 29/57) Bu âyetlerde “nefis”, insanın ruhunu ifade etmektedir. Çünkü insan bedeni ölür, ama ruh ölmez. Beden mürekkeptir, yani birçok zerrelerden, moleküllerden, hücrelerden, organlardan vs. yaratılmıştır. Bu sebeple değişmeye ve sonunda bozulmaya mahkûmdur. Ama ruh ise basittir. Birleşik değildir. Bu yüzden de çürümeye, bozulmaya maruz kalmaz. Ruh adeta beden evininin misafiri konumundadır. Ev yıkıldığında misafir de kendisine başka bir yer bulur. Orası ise ruhlar âlemidir. Buna göre ölüm, ruhun bedenden ayrılmasını ifade ediyor.

Ayrılık bazen acıdır, bazen de tatlıdır. İnsan eğer bir mekândan ayrılıp başka bir yere taşınırken sevdiği kişilerin yanına gittiğini düşünürse, bu ayrılık onu acısıyla yakmaz, tam aksine sevindirir. Çünkü bu gerçekten bir ayrılık değil, bir kavuşmadır, visaldir. O halde ruh ayrılığın tadını tadar. Eğer ölümün bir visal, bir kavuşma olduğunu düşünürse, bu ona tatlı, ölümün ebedî bir ayrılık olduğunu düşünüyorsa bu ona çok acı gelir.

Râzî de; “Her nefis ölümü tadıcıdır” âyetini tefsir ederken, bedenin fânî, ruhun bâkî olduğuna dikkat çekmektedir. Çünkü bir şeyi tadanın onu tadarken var olması gerekmektedir. (Razi, Tefsiru Kebir, VII, 253.)

Sonuç olarak bütün ruhların ölümü tadacaklarını ihtar eden âyetler, bir açıdan insanı insan yapan unsurun, insanın bedeni değil ruhu olduğu gerçeğinin vurgulanmasıdır. Bu anlamda ölen, yani fonksiyonunu icra edemez hale gelen bedendir; ruh ise devamlıdır, bâkîdir ve ölümü tadandır. Zaten ölüm denilen şey ruhun bedenden ayrılması, mekân yenilemesi, hayat görevinden paydos ve bâkî bir hayatın başlangıcından başka bir şey değildir.

[Risâle-i Nur Enstitüsü

Soru&Cevap Köşesi]

Tel: +90 212 513 1110-

http://www.risaleinurenstitusu.org

25.05.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004