Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 15 Temmuz 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Sen ancak Kur'ân'a uyan ve görmediği halde Rahmân'dan korkan kimseleri ikaz edebilirsin. İşte onları, Allah katından bir bağışlanma ve güzel bir mükâfatla müjdele.

Yâsin Sûresi: 11

15.07.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Sen bir ayakkabı aldığında iyisini al. Elbise aldığında da iyisini al.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 258

15.07.2007


Demokratların muvaffakiyetine çok duâ ediyorum

Aziz, sıddık kardeşlerim,

Evvelâ: Hem sizin, hem bu memleketin, hem âlem-i İslâmın mühim bayramlarının mukaddemesi olan, bu memlekette şeâir-i İslâmiyenin yeniden parlamasının bir müjdecisi olan ezan-ı Muhammedînin (a.s.m.) kemâl-i ferahla on binler minarelerde okunmasını tebrik ediyoruz. Ve seksen küsur sene bir ibadet ömrünü kazandıran Ramazan-ı Şerifteki ibadet ve duâlarınızın makbuliyetine âmin diyerek rahmet-i İlâhiyeden herbir gece-i Ramazan bir Leyle-i Kadir hükmünde sizlere sevap kazandırmasını niyaz ediyoruz. Bu Ramazan’da şiddetli zafiyet ve hastalığımdan tam çalışamadığıma sizlerden mânevî yardım rica ederim.

Saniyen: Benim son hayatımı Isparta havâlisinde geçirmek büyük bir arzumdur. Ve Nur Efesinin dediği gibi demiştim: “Isparta, taşıyla toprağıyla benim için mübarektir.” Hattâ yirmi beş seneden beri beni işkence ile tâzip eden eski hükûmete kalben ne vakit hiddet etmişsem, hiçbir zaman Isparta hükûmetine hiddet etmeyip, o mübarek vatandaki hükûmetin hatırı için ötekileri de unutuyordum. Hususan oradaki eski tahribatı tamirata başlayan hakikî vatanperverler olan Demokrat namında hamiyetli Ahrarlar, yani hürriyetperverler, Nur ve Nurcuları takdir etmelerine çok minnettarım. Onların muvaffakiyetine çok duâ ediyorum. İnşaallah, o Ahrarlar istibdad-ı mutlakı kaldırıp tam bir hürriyet-i şer’iyeye vesile olacaklar.

Salisen: Bayramdan bir miktar sonraya kadar burada kalmaklığımın bir sebebe binaen lüzumu var. Bir iki ay sonra Medresetü’z-Zehra erkânlarının kararıyla ve İstanbul ve Ankara üniversitelerindeki genç Said’lerin de muvafakatiyle nereyi benim için münasip görürseniz orayı kabul edeceğim. Madem hakikî vârislerim sizlersiniz ve şahsımdan bin derece ziyade dünyada vazifemi de görüyorsunuz. Bu hayat-ı fânideki son menzili sizin reyinize bırakıyorum.

Rabian: Hem tebriklerini, hem şiddetli alâkalarını gösteren Ahmed Nazif ve Ahmed Feyzi ve Halil İbrahim ve Hasan Atıf ve Bucak’ta ve Eflâni ve İstanbul’daki Nurcuların mektuplarına benim bedelime sizler cevap verirseniz, sizleri tevkil ediyorum.

Emirdağ Lâhikası, s. 267

15.07.2007


Güle güle ağabey!

Koca çınarlar bir bir yıkılıyor...

Geride kalanlara Rabbim uzun ömürler ihsan etsin.

Üstadımızın saff-ı evvel talebelerinden Hakkı Yavuztürk ve Mehmet Emin Birinci Ağabey’den sonra şimdi de Mustafa Türkmenoğlu dar-ı bekaya irtihal etti.

Cenâb-ı Hak, kabrini pürnur, makamını cennet eylesin inşaallah. Bu arada yakın zaman içinde dar-ı bekaya irtihal eden Ali Mutlu Ağabey’den Şahin Hoca’ya kadar bütün Nur talebelerine Allah’dan mağfiret diliyoruz.

Türkmenoğlu Ağabeyin benim dünyamda ayrı bir yeri vardı. Sonradan tanıma nimetine erdim ama çok hukukumuz oldu. Üzerimde çok emeği var, vefatından, ciddi anlamda müteessir olduğumu ifade etmek istiyorum.

Altı aydan beridir dünya ile büyük ölçüde bağlarını kesmişti zaten. Olay bir anda gelişti. Çok sağlıklı ve sıhhatli idi, kalbi ile ilgili ufak sıkıntıları vardı ama hayatına ve hizmetlerine normal seyri ile devam ediyordu. Beyin kanaması ve buna bağlı felç hastalığından birkaç gün önce derse gelmiş ve umum cemaate ders okumuştu. Ama sanki vedalaşıyor gibiydi... Yaşlılığından dolayı sürekli olarak “Vaktim geldi, haklarınızı helâl edin, bizim mekânımız artık başka yerler” derdi, ama biz yine normal seyir içindeki ifadeleri olarak anlardık. Fakat en son helâlleşmesi öyle olmadı... Ciddî anlamda veda etti!

Hastahanede kendisini gördüğümüzde de hislerimizin bizi yanıltmadığını fark ettik.

O bizi fark edememişti!

Tedavisi hastahanede devam etmekle birlikte daha çok evinde kalıyordu. Evlâtlarının doktor olması ona büyük kolaylık sağlamıştı. Bu arada Konya doktor ekibimizi, her an imdada koşan gayretlerinden dolayı ayrıca tebrik ediyorum.

Aslında dün kendisini evinde ziyaret edecektim!

Üniversiteli gençlerle yakın zaman önce Konya dışında bir okuma programına gitmiştik. Oğlu Mehmet Ali Bey’in orada ikamet ettiğini biliyordum. Birgün sonra bizi ziyarete gelip müzakereli dersimize iştirak etmişti. Biz de daha sonra kendisine iâde-i ziyarette bulunduk. Ziyarette babasını konuştuk. Her hafta sonu Konya’ya gitmek zorunda kaldığını söylüyordu. Eve ziyaretçi kabul etmediklerini biliyordum. Tekrar arzu ettiğimi hissedince “Hocam bu hafta sonu gelirseniz bir sefere mahsus görüşürsünüz!” demişti.

Cumartesi günü görüşmeyi beklerken Perşembe sabahı Dr. Mustafa Yavuz Ağabey’den vefat haberini aldım...

“İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn...”

Türkmenoğlu Ağabey, görüşmemizi ahirete talik etmişti. Mehmet Ali Bey’i aradığımda “Babamın naaşı elimde, yıkamadan aldık, arabaya koyuyoruz” dedi.

Ulaşabildiğim birçok ile ve Üstadımızın saff-ı evvel bazı talebelerine haber verdim. İl merkezi ve bütün ilçelere ulaştık. Oğlu Mehmet Ali Bey, daha sonra tekrar aradı, cenaze ve gelen misafirlerle ilgili istişare ettik. Çok kalabalık olacağı belli idi. “Biz maddî ve manevî her şeye hazırız!” dedim.

Beklediğimiz gibi oldu. Onbinlerce kişi bir anda Konya’ya aktı. Mahşerî bir kalabalığın omuzlarında Üstadımızın talebesi ve öz kardeşi Abdülmecid Ağabey’in Üçler Mezarlığı’ndaki kabrinin hemen yanına defnettik.

Rabbim şefaatine nail etsin...

Türkmenoğlu Ağabey, Hafız Ali sâfiyetinde temiz kalpli ve selim fıtratlı idi.

Konya Yeni Asya Bürosunun ders kürsüsü ona çok aşina idi... Yeri boş kaldı!

Ama inanıyoruz ki, Nur’un genç kahramanları, bir Abdurrahman’ın vefatına bedel, yirmi dirilecekler ve o vazifeyi bîtamamihâ yapacaklardır.

Onun cenazesine gelenlerin ekseriyetle gençler olduğunu müşahade ettim. Onbinlerce kişi onun temiz kalbine şahitlik etmişti.

Cenazesine Edirne’den Van’a, Hatay’dan Trabzon’a kadar bütün illerden insanlar katılmıştı...

Üstadımızın hayatta kalan talebelerinden Mustafa Sungur, Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayram, Mehmet Fırıncı, Abdülkadir Badıllı, Mazhar İyidöner ve Hasan Helvacılar gibi ağabeyler cenazesine katıldılar.

Cenaze merasimi, Nur talebelerinin bir kongresi gibi oldu.

Cenazeden sonra Fırıncı Ağabey’le bir iki saat sohbet etme imkânı oldu. Ben orada, Türkmenoğlu Ağabey’in altı aylık hastalığı için ‘Keffâretü’z-zünub olur inşaallah’ ifadesini kullandığımda, cümlemi tashih ederek “Kardeşim, Türkmenoğlu’nun günahı yok denecek kadar azdır. O hastalık, onun için terfîdir. Cennetteki makamını yükseltmiştir” demişti.

Türkmenoğlu Ağabey’in şahsı, bütün meşrepleri bir araya getirmişti... Vefatı ile yine hizmet etmişti.

Mevlüt Güven Hocamız, hem cenaze namazını kıldırmış, hem de defin esnasında okunan duâyı yapmıştı. Yusuf Günlüce Hoca’nın kendine ait şark üslûbu ile yaptığı kalbî duâ, çok tesirli idi. Kendim dahil herkesin ağladığını müşahade ettim.

Halil Uslu Ağabey, Konyalılar adına kısa bir ‘hoş geldin’ takdimi yaptı. Üstadımızın saff-ı evvel talebelerinden Fırıncı Ağabey, diğer ağabeyler adına kısa bir konuşma yaptı. Daha sonra bütün ağabeyler, Selimiye Camii’ne gelerek Üstadımız ve Türkmenoğlu ile ilgili hatıralarını anlattılar.

Türkmenoğlu Ağabey hakkında çok şey söylenebilir. Üstadımızın duâsına ve iltifatlarına mazhar olmuştu. Üstadımızın “Dört Mustafası”ndan birisi Türkmenoğlu’dur. Farkında olmadan ve daha mahiyetini de idrak etmeden büyük bir hizmeti omuzlarında görmüştü. Kıyamete kadar okunacak olan Risâle-i Nur’lar ilk defa onun daktilosundan Lâtin harflerine dönüşmüştü. Yıllarca, ekmeksiz, susuz ve uykusuz kalarak bu hizmeti yapmıştı. Üstelik çoğu zaman tek başına kalmıştı! Risâle-i Nur’lar ilk defa matbaalarda onun eli ile basılmıştı. Bunlar Risâle-i Nur’da da anlatılır.

Bunun ötesinde “En çok hapis yatan nur talebesi” ünvanının sahibi idi. Bunu hiç kabul etmedi. Kendisi ile birlikte hesab ettiğimizde “Bu kadar ediyor mu gerçekten!” diye hayret etti. “Ama yine de sen yazma!” demişti. İzmir’den Salihli’ye, Erzurum’dan Ankara’ya ve Mersin’e kadar hapis yatmadığı yer yoktu.

Üstadımız ile ilgili enteresan hatıraları var. Aslında çoğunu hatırlayamıyordu. Bir kısmını da tevazu ve mahviyetinden ötürü dile getirmiyordu...

Konya’ya yeni geldiğim zaman, hep ders kürsüsünde kendisinden enteresan hatıralar dinlerdim. Herhangi bir meseleye binâen Üstad ile ilgili hatırasını anlatır, şahit gösterirdi. Anlattığı şeylerin kayıtlarda olmadığını yakînen biliyordum, çünkü tamamen farklı şeylerdi. Genç kardeşlere ısrar ettim: “Yazın, gazeteye gönderin, sadece bir il değil, umum istifade etsin...” diye. Sonunda iş bize kaldı, kendisi ile istişare ederek, hatıralarını tek tek kayda aldık. Gazete’de yayınlandı. Sonra Oğuz Umurca Ağabey aradı, “kitaplaştıralım” dedi. Kendisine,“Ağabey siz yapın, ben de yardımcı olayım” dediysem de “Sen yapacaksın!” deyince tekrar mecbur kaldık ve onun hatıraları kitaplaştı.

Hakikaten Üstaddan ve Risâle-i Nur’dan başka dünyası yoktu. O değerlere gelecek en ufak itiraz, onun dünyasında bir anda atom bombası etkisi yapardı. Bize bu noktada ‘numûne-i imtisâl’ oldu.

Mustafa Türkmenoğlu Ağabey, hatıraları ve hizmetleri ile hep içimizde yaşayacaktır.

Ahirete irtihal eden diğer bütün ağabeyler gibi onu da kalbimizin en müstesna köşesine yerleştirdik!

Güle güle ağabey, kabrin pürnur, mekânın Cennet olsun...

Üstadımıza en candan ve en kalpten selâmlarımızı iletin...

İbrahim KAYGUSUZ

15.07.2007


Huzuru arayan genç -2

Dünden devam

Günler sonunda geçmiş, beklenen gün gelmişti. Nazım, Kerem’in evine yaklaştıkça kendisine yazdığı adres kâğıdına sık sık bakarak yürüyordu. Sonunda evi bulmuştu fakat kâğıdın üstündeki “2000 Evler Dershanesi” ibaresindeki dershaneden ne kastedildiğini anlayamamıştı. Çok da önemsemedi… Zili çaldı ve birazdan kapıyı tanımadığı bir genç açtı. Nazım tam “Kerem’in arkadaşıyım…” derken kapıyı açan sözünü böldü ve “Buyurun kardeşim” diyerek onu karşı konulamayacak bir dâvetle içeri buyur etti. Kapıdan girer girmez de o hiç tanımadığı genç, sanki uzun yıllardır onu biliyormuş gibi sıkı sıkı sarılmıştı Kerem gibi ona. O anda Kerem karşı odadan çıktı ve o da Nazım’ı çok sıcak bir şekilde karşıladı ve çıktığı odaya Nazım’ı yöneltti. İçeri girince odadaki 10-12 genç Nazım’ı görür görmez ayağa kalktılar ve aynı sıcaklıkla onu karşıladılar. Çok etkilenmişti Nazım, hiç böylesine bir ilgiye muhatap olmamıştı. Etrafındaki insanlar—anne ve babası da dâhil—hep ona resmiyetle yaklaşmışlardı. Fakat bu insanlar başkaydı, kimseye benzemiyorlardı.

İmreniyordu Nazım onlara, hallerinden çok huzurlu oldukları anlaşılıyordu. Kendi de bir gün o imrendiği huzuru yakalayabilecek miydi acaba? Bu düşünceler içindeyken gençlerden birisi kırmızı kaplı bir kitabı açarak okumaya başladı. Herkesin pür dikkat okunanları dinlemesi, Nazım’ın merakını celbetmişti. Biraz daha kulak kabarttı, her söyleneni anlamasa da ruhunun feyizle dolduğunu hissetmeye başladı. Okunanlar da çok derin konulardı, yavaş yavaş ilgisi artıyor, geçen cümlelerin ruhuna dokunduğunu hissediyordu. Tam bu düşüncelerdeyken okunan bir bölüm, beyninde şimşeklerin çakmasına sebep olmuştu: “Evet, bütün ehl-i ihtisas (mütehassıs kimseler) ve müşâhedenin ve bütün ehl-i zevk ve keşfin ittifakıyla, o uzun ve karanlıklı ebedü’l-âbâd (ebedî hayat, ahiret) yolunda zâd (gıda) ve zahîre, ışık ve burak ancak Kur’ân’ın evâmirini (emirlerini) imtisâl (yerine getirme) ve nevâhîsinden (yasaklarından) içtinâb (çekinme) ile elde edilebilir. Yoksa fen ve felsefe, san’at ve hikmet o yolda beş para etmez. Onların ışıkları kabrin kapısına kadardır.”*

Bütünüyle anlamamıştı Nazım, fakat okuyanın kelimeleri teker teker irdelemesinden sonra hakikati tam mânâsıyla kavramıştı. Bu güne kadar yaptığı hataların ve hayatındaki kasvetin asıl sebebini anlamıştı: Ömrünü sadece kabrin kapısına kadar sanma ve ona göre inşâ etme… İlk ders bitmiş, katılanlar kendi arasında sohbet ediyor, bir yandan da çaylarını yudumluyorlardı. Nihayet ikinci ders başlamış, Kerem eline kitabı almıştı. O anda Nazım’a, Kerem o derece farklı bir sûrette görünmüştü ki; sanki dev bir kürsünün arkasından bütün kâinata haykırıyor, bizzat akıllara sesleniyordu. Fakat etrafta sadece kendisi vardı. Okunanların kendi âlemine hitap ettiğini anlamıştı. Kerem okuyordu, okudukça Nazım kendini, bulunduğu ortamdan soyutluyor, başka âlemlere gidiyordu. Kerem’in söylediği cümleleri bir bir aklına yazıyordu: “Hayat ise, eğer imân olmazsa veyahut isyan ile o imân tesir etmezse, hayat zâhirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyâde elemler, hüzünler, kederler verir”, “Eğer imân hayata hayat olsa, o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar, imânın nuruyla ışıklanır ve vücud bulur; zaman-ı hâzır (şimdiki zaman) gibi, ruh ve kalbine imân noktasında ulvî ve mânevî ezvâkı (zevkleri) ve envâr-ı vücudiyeyi (varlık nurlarını) veriyor”, “Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı imân ile hayatlandırınız ve ferâizle (farzlarla) zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhâfaza ediniz.”

Kerem’in ağzından çıkan her söz, Nazım için birer reçete hükmüne geçiyordu. Problemlerini çözebilmesi için birer formüldü sanki söylenenler. Ders bitmiş, Nazım ancak o anda kendine gelebilmişti. Derse katılanlar yavaş yavaş evlerine gidiyordu. Tâ ki ikisi baş başa kalınca Kerem, Nazım’a “Namaz kılalım mı?” dedi. Nazım her ne kadar çekinse de bundan, hayır diyemedi. Abdest aldılar ve beraber namaz kıldılar. Namaz esnasında yine kendisini farklı âlemlerde bulmuştu Nazım. Namaz bitiminde de Kerem’in okuduğu duâları huşu içerisinde dinlemişti. Kapıdan çıkarken Nazım, Kerem’den evvel davranıp ona sıkı sıkı sarıldı ve her şey için teşekkür etti. Kerem’se “Bana değil, sana bu hakikatleri nasip eden Allah’a teşekkür et” dedi. Elinde derste okuduğu Gençlik Rehberi isimli küçük bir kitap vardı. Nazım’a hediye etti ve okuması için ondan söz aldı.

Eve gelir gelmez Nazım, Kerem’in verdiği kitabı okumaya başladı. Okudu… Okudu… Bütün gece okudu… Kitabın sonuna yaklaşmıştı ki başını okunan ezan sesiyle kaldırdı. Ezan kulağına hiç bu kadar güzel gelmemişti. Baktı ki ne kafasında bir rahatsızlık, ne de benliğinde bir kasvet ve ne de ruhunda bir darlık vardı. Kalktı, abdest aldı, namaz kıldı ve ellerini kaldırıp geldiği nokta için şükretmeye başladı. Kalbi tarifsiz bir sürurla doluydu, çünkü Nazım artık huzurluydu…

(*) Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 36

–Son–

Cemil YÜZER

15.07.2007


BİR KISSA, BİN HİSSE

Hz. Ebû Bekir (ra), Peygamber Efendimiz’in (asm) mübarek huzurlarında bulunduğu bir sırada, bir kişi geldi ve Hz. Ebû Bekir’e (ra) dil uzattı, yakışıksız ve kötü sözler söylemeye başladı. Hz. Ebû Bekir (ra) hemen cevap vermedi, Peygamber Efendimizin (asm) mübarek huzurlarında cevap vermekten hayâ etti, Peygamber Efendimize (asm) baktı.

Yakışıksız sözlerine cevap verilmeyen adam meydanı boş bulmuş gibi Hz. Ebu Bekir (ra) hakkında atıp tutmaya, Peygamber Efendimizden de (asm) utanmadan Ebu Bekir’i (ra) incitmeye, tahrik etmeye devam ediyordu.

Peygamber Efendimiz (asm) ise adam söyledikçe tebessüm buyuruyorlar, adama hiçbir şey söylemiyorlardı.

Peygamber Efendimizin (asm) mübarek huzurlarında bu hayâsız sözlerden sıkılan ve zaten de bu sözlere kızmış bulunan Ebu Bekir (ra), artık haddini aştığını düşündüğü adama kızgınlıkla cevap vermeye başladı.

Adam söyledikçe, Ebû Bekir de (ra) söyledi.

Fakat Ebû Bekir (ra) cevap vermeye başlayınca Peygamber Efendimiz (asm) mübarek yerlerinden kalkıp ileri doğru yürüdüler ve oradan ayrıldılar.

Peygamber Efendimizin (asm), yanından ayrıldığını gören Ebû Bekir (ra), söylenmeyi bırakıp Peygamber Efendimizin (asm) peşinden koştu ve ona yetişti. Ona yalvarırcasına: “Sizi incittim ya Resûlallah! Ne olur bağışlayınız!” dedi.

Peygamber Efendimiz (asm) buyurdu ki:

“Ya Sıddîk! O adam sana dil uzatmaya başlayınca Allah bir melek gönderdi. Melek o kimseye istediği cevabı verip onu oradan uzaklaştıracaktı. Fakat sen sabretmedin ve kızdın. Kızgınlıkla söylemeye başladın. Bu defa melek gitti, yerine şeytan geldi. Ben onun için o meclisten ayrıldım.”

Rivayet olunur ki, Hz. Ebû Bekir (ra) o günden sonra vakitli vakitsiz konuşmamak için ağzına taş koyardı. Konuşacağı zaman düşünüp tartmadan konuşmazdı.

Menakıb-i Çihar Yar-i Güzin

Süleyman KÖSMENE

15.07.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004