Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 17 Ağustos 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

O gün Cennet ehli büyük bir zevk ve safâ içindedir. Hanımlarıyla beraber gölgelerdeki koltuklara kurulurlar.

Yâsin Sûresi: 55-56

17.08.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Günah gizli kaldıkça sadece sahibine zarar verir. Ortaya çıktığında düzeltilmezse topluma zarar verir.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 332

17.08.2007


Ekmek derdi, dinî hislerin önüne geçiyor

Bu dehşetli ihtikârdan çıkan kaht ve galâ ve açlık ve zaruret, yaşamak damarını şiddetiyle yaralandırıyor. Bu yara, hissiyat-ı ulviye-i diniyeyi bir derece susturmaya vesile olup, ehl-i dalâlete yardım ediyor. Herkes midesini düşünmeye başlıyor. Kalb, hakikatten ziyade ekmeği düşünüp hayata, yaşamaya, yardıma koşup vazife-i hakikiyesini ikinci derecede bırakır. Buna karşı Risâle-i Nur’un şakirtleri bir uzun Ramazan nazarıyla bakıp, keffaretü’z-zünûb ve bir riyazet-i şer’iyeye çevirebilirler. Alenen nakz-ı sıyamla Ramazan’ın hürmetini kıran bedbahtlara gelen o musibet, masumları da incitir. Fakat Risâle-i Nur şakirtleri ve masumları, o musibeti lehlerine döndürüp, hayırlı bir riyazete kalb ederler, kanaat ve iktisatla karşılarlar.

Kastamonu Lâhikası, s. 149

***

Semavî musîbet ise: İhtikâr neticesinde, hayat ve yaşama hissi, hissiyat-ı diniyeye galebe çalıp, ekser nâs midesini, maişetini daima düşünüyor. Hattâ ekser fukara kısmından olan Risâle-i Nur talebeleri, bu musibete karşı çabalamak mecburiyetiyle hakikî ve en mühim vazifesi olan neşir hizmetini bırakmaya mecbur oluyor.

Hem insanların zihinleri, fikirleri kasten ve bizzat hakaik-i imaniyeye karşı bu yüzden bir derece lâkaytlık bir vaziyeti almasından, bir tevakkuf devri gelmesine mukabil, Cenâb-ı Hakkın inayet ve rahmetiyle başka bir tarzda Risâle-i Nur’un intişar ve fütuhatına meydan açmış.

Kastamonu Lâhikası, s. 152

***

Hem Ramazan Risâlesinin ahirinde nefs-i emmâreyi, her nev’î azaptan ziyade, açlıkla temerrüdünü terk ettiği gibi; şimdiki ehl-i nifakın mütemerridane sefahetinin cezası olarak, umuma ve masumlara da gelen bu açlık ve derd-i maişet belâsından ehl-i dalâlet istifade edip, Risâle-i Nur’un fakir şakirtlerinin aleyhine istimal etmek ihtimali var. Madem şimdiye kadar ekseriyet-i mutlakayla Risâle-i Nur şakirtleri, Risâle-i Nur hizmetini her belâya, her derde bir çare, bir ilâç bulmuşlar; biz hergün hizmet derecesinde, maişette kolaylık, kalbte ferahlık, sıkıntılara genişlik hissediyoruz, görüyoruz. Elbette bu dehşetli yeni belâlara, musibetlere karşı da, yine Risâle-i Nur’un hizmetiyle mukabele etmemiz lâzımdır.

Kastamonu Lâhikası, s. 182

Lügatçe:

ihtikâr: Karaborsacılık.

kaht: Kıtlık, kuraklık.

galâ: Aşırı fiyat, pahalılık.

zaruret: Çaresizlik. Muhtaçlık, yoksulluk.

hissiyat-ı ulviye-i diniye: Dine ait ulvi, yüce hisler.

ehl-i dalâlet: Hak yoldan çıkanlar.

vazife-i hakikiye: Hakikî vazife.

keffaretü’z-zünûb: Günahlara kefaret.

riyazet-i şer’iye: Şer’î riyazet, şeriatın izin verdiği ölçüde açlık ile nefsi terbiye ederek yaşama.

nakz-ı sıyam: Orucu bozma.

temerrüd: İnat.

ehl-i nifak: Münafıklar.

mütemerridane: İnat ederek.

sefahet: Gayrimeşrû eğlenceler, zevkler.

derd-i maişet: Geçim derdi.

ekseriyet-i mutlaka: Kesin çoğunluk.

nâs: İnsanlar.

maişet: Geçim.

tevakkuf: Duraklama.

intişar: Yayılma, neşrolma.

fütuhat: Fetihler.

Bediüzzaman Said NURSÎ

17.08.2007


Azîm

Allah (c.c.) Azîm’dir, Muazzım’dır. Yani Cenâb-ı Hak, azîmü’ş-şân’dır, kadri ve kıymeti yücedir, şânı büyüktür, sonsuz azamet ve büyüklük sahibidir. Büyüklükte eşsizdir, büyüklüğü varlıklarca bilinen ve tazim edilendir. Cenâb-ı Hakkın zâtının niteliğini, mâhiyetini ve büyüklüğünü kavramaktan akıllar âcizdir.

Her eser Allah’ın büyüklüğünü ve yüceliğini gösterir; her varlık Onu tazim eder. Her şey Allah’a boyun eğer. Bütün kâinat, Ona mutlak mânâda itaattedir. Kâinat, büyüklüğü nisbetinde Allah’ın azametini gösterir ve büyüklüğünü bildirir. Cenâb-ı Hak kâinatın eşsizliği ve küçük varlıkların letâfeti ile Kendi büyüklüğünü ve azametini bütün şuur sahiplerine göstermiştir.

Kullarını ve mahlûkatını besleyen, büyüten ve şereflendiren Cenâb-ı Haktır. Canlıları, çok basit bir damla sudan ve bir küçük tohumdan yaratan ve her gün her gün olgunluk ve büyüklük vererek hayatın bütün lezzetlerini ikram eden ve tattıran Muazzım-ı Hakîm, Cenâb-ı Haktır.

Azîm1 ve bu ismin tef’îl babından ism-i fâili olan Muazzım isimleri2 Peygamber Efendimiz (a.s.m.) tarafından zikredilmiştir. Kur’ân’da bu ismin Azîm şekli geçmektedir.

İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:

“Göklerde olan ve yerde olan ancak Onundur. Katında Onun izni olmadan kim şefaat edebilir? Onların yaptıklarını ve yapacaklarını O bilir. Onun ilminden, ancak Onun dilediği kadar kavrayabilirler. Onun hükümranlığı gökleri ve yeri kaplamıştır. Onların gözetilmesi Ona ağır gelmez. O Aliyy ve Azîm’dir.”3

“Azîm olan Rabbinin ismini tespih et.”4

Allah’ın kudretinin bütün âlemi terbiye açısından kuşattığını kaydeden Bedîüzzaman, Sâniin kudretinin kâinatı muhteşem bir saray şeklinde îcat ettiğini, güneşi büyük bir elektrik lambası, ayı kandil, yıldızları mumlar gibi yaldızlı bir tarzda göğün yüzüne taktığını; yeryüzünü muhteşem bir sofra, bir tarla, bir bahçe, bir haliçe şeklinde donattığını; dağları dünya gemisine birer direk, birer hazine, birer kale sûretinde yükselttiğini; neticede bütün eşyayı büyük bir ölçüde o büyük sarayın araç-gereci şekline getirerek görkemli bir sûrette rubûbiyetinin haşmetini gösterdiğini, binâenaleyh güneş ve arş gibi büyük cirmlerin ve azîm kütlelerin, “Yâ Celîl! Yâ Kebîr! Yâ Azîm!” diye zikrettiklerini beyan eder.5

Kâinatta ortaklığa ve müdâhaleye hiçbir şekilde yer olmadığını ve şirkin Allah’ın azamet ve kibriyâsına dokunduğunu kaydeden Bediüzzaman, kudretin işlerinde sebeplerin ve muhtelif perdelerin ortak ve yardımcı gibi görülmemesi gerektiğini hatırlatır ve bunların, aklın nazarında Allah’ın kudretinin sadece birer perdesi olarak algılanmasını, sebeplere perde olmaktan ileri makam verilmesinin tevhid hakîkati ile bağdaşmayacağını belirtir.6 Bedîüzzaman, şirkin doğrudan Allah’ın büyüklüğüne dokunduğunu, izzet ve azametine iliştiğini, bundan dolayı da afva kabiliyetinin bulunmadığını ifâde eder.7

“Güneş kendine tayin edilmiş bir yere doğru hareket eder, gider”8 âyetinin tefsîrinde Bedîüzzaman, güneşin akışından ve hareketlerinden bahseden Kur’ân’ın kış, yaz, gece ve gündüz sayfalarındaki nîmetleri nazara verdiğini; Allah’ın bu sayfalardaki muntazam tasarruflarını hatırlattığını ve Yaratıcının büyüklüğünü gösterdiğini; böylece bütün dikkatleri Kudret kaleminin mevsim sayfalarında yazdığı İlâhî mektuplara çevirdiğini beyan eder.9

Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, “Görmediniz mi Allah yedi göğü bir biriyle âhenk içinde nasıl yarattı? Orada ayı bir nur yaptı. Güneşi de bir kandil olarak astı”10 âyetinde Kur’ân, şu âlemi bir saray, içindeki eşyaları ise insan ve hayat sahipleri için hazırlanmış süsler, yiyecekler ve muhtelif ihtiyaç maddeleri olarak nazara vermektedir. Bu âyet, güneşin bir mum gibi ışık verici olduğunu zikretmek sûretiyle, Sâniin haşmetini ve Hâlık’ın ihsânını hatırlatarak tevhîde bir delil yapmaktadır. Kâinatın âyetlerini tefsîr eden Kur’ân’ın bütün âyetleri, Sâniin büyüklüğünü ve kudretinin azametini göstermektedir.11

Dipnotlar:

1- Tirmizi, Daavât: 86

2- Mecmuatü’l-Ahzab, 2: 235

3- Bakara Sûresi: 255

4- Vakıa Sûresi: 74, Hakka Sûresi: 52

5- Mektubat, s. 228

6- Mesnevî-i Nuriye, s. 13

7- Şuâlar, s. 142

8- Yasin Suresi: 38

9- Sözler, s. 340

10- Nuh Sûresi: 15-16

11- Sözler, s. 341

17.08.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri