Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 25 Ekim 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

İbrahim: “Sen buna ne dersin?” İsmail: “Babacığım,” dedi, “Sen emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.”

Sâffât Sûresi: 102

25.10.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

İki kişi kendi aralarında gizlice konuşuyorlarsa, aralarına girme.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 453

25.10.2007


Mü’min kardeşine kin ve adâvet, zulümdür

Hem hikmet nazarında dahi zulümdür. Zira malûmdur ki, adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mânâ-yı hakikîsinde olarak beraber cem olamazlar.

Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adâvet mecazî olur, acımak suretine inkılâp eder. Evet, mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslâhına çalışır. Onun için, nass-ı hadisle, “Üç günden fazla mü’min mü’mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek.” (Buhârî, Edeb: 57, 62)

Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatiyle bir kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu ve temellük suretine girer.

Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü’min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbe’den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği hâlde, mü’mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın.

Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder.

Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla, uhuvvetkârâne bir münasebet hissedersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.

Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir—bir, bir, bine kadar bir, bir.

Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir—bir, bir, yüze kadar bir, bir.

Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir—ona kadar bir, bir.

Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları hâlde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın.

Mektûbat, 22. Mektub, 2. Vecih, s. 254

Lügatçe:

kat-ı mükâleme: Konuşmayı kesme.

tasannu: Yapmacık hareket.

temellük: Dalkavukluk.

tevhid-i imanî: İman birliği.

tevhid-i kulûb: Kalplerin birliği.

vifak: Dostça, samimane birleşme.

şikak: Ayrılık.

istihfaf: Hafife alma.

i’tisaf: Haksızlık yapma.

25.10.2007


Yalan söylemek

1947’li yıllarda Ankara Hukuk Fakültesinde öğrenciydim. Hocalarımız, İslâm Hukukundan, dinî mevzulardan, terimlerinden hiç bahsetmezlerdi. Üniversiteler Milli Eğitim Bakanlığına bağlıydı. Siyasî idare, baskıcı, dayatmacı sıkı bir sistemi ısrarla, inatla uyguluyordu.

Bugünkü ahlâkî yozlaşmanın en aslî faktörü olan sekülarite, dünyevîleşmek, maddeye tapmak felsefesi bütün dehşetiyle her kurumda hükümfermâ idi.

Zira ülke insanına otuz yıl dini öğretilmemiş; bu süre içinde yaşayan nesiller din eğitiminden ve öğretiminden mahrum bırakılmıştır. Bu mahrumiyet dönemi, ismen Müslüman olsalar da gönülden dine düşman olan bazı kimselerin ortaya çıkmasına, fakültelere, eğitim kurumlarına, bürokrasiye hâkim olmalarına zemin hazırlamıştır.

Böylesine zulmetli, kapkaranlık ve buhranlı bir ortamda Risâle-i Nurlar güneş gibi doğmuş, nice bahtiyar gönülleri aydınlatmış, ahlâksızlık, sapıklık vadilerinden çekip çıkarmıştır.

Bu sıkıntılı süreçte, Osmanlı padişahlarından Sultan 2. Abdulhamid Han Hazretlerinin kurduğu yüksekokul ve medreselerden mezun olanlardan o kültürü korkarak temsil edenler de tek-tük bulunuyor ve kendini gizlemeye mecbur oluyordu.

Ceza Muhakemeleri Usulü dersi hocamız Prof. Dr. Baha Kantar’ın onlardan biri olduğunu anlıyorduk.

Bir gün bir öğrenciyi imtihan etti. İmtihan sonunda ona geçer not verip vermemekte tereddüt ediyordu. O tarihlerde imtihan salonu, bütün öğrencilere açıktı. Rahmetli hoca, öğrenciye sınıfını geçmek için kaç nota ihtiyacı olduğunu sordu. Öğrenci diğer dersleri de lehine etkilemek ve işi garantilemek için yüksek bir not söyledi. Meğer hoca idareden talebenin ders notlarını almış. Listeyi çıkarıp ona baktı; gerçek dışı olduğunu anladı. Öğrenciyi şiddetle, öfkeyle azarlayarak hiç unutmadığım, her zaman hatırladığım şu sözleri söyledi:

“Sen yalan söylüyorsun. İşte liste ispatlıyor. Yalan söyleyen her ahlâksızlığı yapar. Yazıklar olsun” dedi.

Bu haklı sözler talebenin suratına kırbaç gibi etki yaptı, sus pus oldu. Bize de ibretlik bir ders oldu.

Fakültede o yıllarda tanıştığım sınıf arkadaşım rahmetli Ziya Nur sayesinde Risâle-i Nurlar ile müşerref olmuş, kaybettiğim imanımı bana hediye ettiği Küçük Sözler ile kazanmıştım.

Ziya Nur’a, şahidi olduğum o olayı anlatınca bana şu şahane notları vermişti. Onu gözüm gibi saklıyorum:

“Artık o pis putlardan kaçının ve yalan sözden sakının.”1

“Evet, sıdk ve doğruluk, İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir. Riyakârlık (iki yüzlülük), fiilî bir nevî yalancılıktır. Dalkavukluk ve tasannu (yapmacık hareketler), alçakça bir yalancılıktır.”2

“Yalan bir lâfz-ı kâfirdir. Bir dâne sıdk, yakar milyonla yalanı. Bir dâne-i hakikat, yıkar kasr-ı hayali. Sıdk büyük esastır, bir cevher-i ziyâlı. Yeri verir sükûta-eğer çıksa zararlı. Yalana yer hiç yoktur, çendan olsa faydalı. Her sözün doğru olsun, her hükmün hak olmalı. Lâkin hakkın olamaz her doğruyu söz etmek. Bunu iyi bilmeli. ‘Huz mâ safa, dâ mâ keder’ (Çirkin olanı ve keder vereni bırak, güzel olana ve huzur verene bak) kendine düstur etmeli. Güzel gör, hem güzel bak; tâ güzel düşünmeli. Güzel bil, hem güzel düşün; tâ leziz hayatı bulmalı. Hayat içinde hayattır hüsn-ü zanda emeli. Sû-i zanla yeistir, saadet muharribi, hem de hayatın katili.3

“Allah’ın yokluğunu söylemek, binlerce, milyonlarca delile karşı büyük bir yalandır. Onun için en baştan, yalan, söylenmemesi gereken bir sözdür. Yalanlar ne kadar büyük ve ne kadar gösterişli olursa olsun tek bir hakikat karşısında yıkılmaya mahkûmdur. Meselâ bir cinayeti saklamak için ne kadar müthiş ve büyük senaryolar üretilirse üretilsin, en ufak bir gerçek, bir ipucu her şeyi alt üst eder. Her sözün mutlaka doğru olması gerekir ama her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir. Doğrunun hepsini de zamanı gelmeden söylemek doğru değildir. Prensip olarak her şeyi güzel tarafından ele almak gerekir. Çünkü güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından lezzet alır. Su-i zan ise kanser gibi bir hastalıktır.”

Hazret-i Peygamber (asm): “Yalan yere şahitlik etmek, Allah’a şirk koşmak gibidir” buyurmuştur. Yalancı şahitler, fakihlere (yüksek din âlimlerine) göre, halkın önünde yargılanıp, gerekirse cezalandırılırlar. Günümüzde bu mânâ, basın yoluyla ilân etmek tarzında gerçekleştirilebilir.”4

Dipnot:

1- Hac Sûresi: 30.

2- Hutbe-i Şamiye

3- Sözler, Lemeât, s. 651

4- Kur’ân Meâli, s. 335

Abdullah BATTAL

25.10.2007


Zerrelere de Nobel ödülü verelim!

HABER-YORUM

“DNA araştırmacısı Amerikalı Craig Venter,

laboratuvarda bulunan kimyasal malzemelerden sentetik bir kromozom ürettiklerini bildirdi. Venter’in, aralarında Nobel ödüllü Hamilton Smith adlı bilim adamının da bulunduğu 20 kişilik bilimsel ekibinin elde ettiği sentetik kromozom, şimdiye dek başarılamayan bir biyolojik mühendislik harikası olarak görülüyor. Venter, ‘Bu kendi türümüzün tarihinde çok önemli felsefî bir adım. Genetik şifrelerimizi okumaktan bunu yazmaya

doğru gidiyoruz’ diye konuştu.” (aa)

Evet, yirmi bilim adamının, ‘şimdiye dek başarılamayan biyolojik mühendislik harikasını’ ortaya koyması, gerçekten de takdir edilecek bir durum. Neticede insan nevi adına büyük bir başarı. Azmin mükâfatı...

Ama çoğu zaman takdir ve tebrikte unutulan, ancak takdirin en büyüğünü hak eden biri daha var!

O da, ezelden beri ‘biyolojik mühendislik harikaları’ ortaya koyan, bütün mühendislik alanlarının, projelerinin ve eserlerinin Mukaddir ve Adl isimlerinin varlık âlemindeki yansıması olan Cenâb-ı Hak.

İnsanoğlu ne garip bir varlık! Şu uçsuz bucaksız kâinattaki yaratılış şifrelerini, biraz olsun çözer gibi olduğunda veya bu şifrelerden hareketle var olana şekil ve yön verme gücünü biraz olsun kendinde hissettiğinde, hemen kendisini takdire, hatta nobel ödüllerine lâyık görür de; her an, her saniye hiç yoktan (adem-i sırftan) kendisi dahil sayısız varlıkları ‘mükemmel bir biyolojik mühendislik harikası’ olarak yaratan Rabbini aklına bile getirmez.

Var olan genetik şifrelerle oynama sonucunda ‘sentetik yaşam biçimi’ oluşturduğunu düşünerek yere göğe sığmaz hale gelir, ama o kodlar dahil her varlığı sonsuz ilim ve kudretiyle yoktan yaratarak, her dâim sayısız hayatlar bahşeden Hayy ve Muhyî olan Rabbini unutur.

Daha hayret verici olanı ise, en üstün varlık olarak gördüğü kendisinin bile, değil var etmekte, anlamakta bile aciz kaldığı bu yaratılış harikalarını, cansız ve şuursuz olan zerrelere vermekten kaçınmaz. İnsanın ‘Öyleyse hadi bir nobel ödülü de zerrelere verin!’ diyesi geliyor. Madem, bütün bu harikalar, zerrelerin/genetik kodların mahareti, öyleyse asıl ödülü onlara vermeli!

Heyhât! İnsanoğlunun basîreti bazen ne kadar da bağlanıyor. Halbuki düşünse, ‘bir harf kâtipsiz olmaz’, nasıl olur da bu komplike yapıdaki genetik şifrelerin bir yazanı, kodlayıcısı olmaz? Bediüzzaman “Esbâbın (sebeplerin) sultanı olan insan, böyle eli bağlı, tesirsiz olursa, öteki esbâb-ı câmide (cansız sebepler) ne halt edebilir?” der.

Aslında insanoğluna biraz düşünmek, azıcık tefekkür etmek yetiyor. Yaratıcının delilleri o kadar çok ki...

İsmail TEZER

25.10.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri