Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 10 Kasım 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Daha sonra gelenler arasında İlyas'a da güzel bir nâm nasip ettik.

Saffât Sûresi: 129

10.11.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Fâsık biri methedildiğinde Allah gazaplanır ve bundan dolayı arş sallanır.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 480

10.11.2007


İslâmın yeniden hayatlanmasında Bediüzzaman Modeli - 3

III. İTTİFAK

A. Fertler arasındaki ittifak: İslâm ittifakının esası İslâm düşüncesini yaymak ve muhafaza etmektir.

Müslüman fertler arasında kopmaz uhuvvet bağlarının bulunması dolayısıyla İslâm birliğinin devamında Bediüzzaman’ın şu önemli sözlerini daimâ kendimize rehber edinmeliyiz:

“Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir—bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir—bir, bir, yüze kadar bir, bir.”6

Said Nursî, fertler arasındaki samimane ittifakın ve birliğin tek vücud sağlam bir cemaat meydana getirdiğini ifade etti. Bediüzzaman, zamanın cemaat zamanı oluşu görüşünü daima muhafaza etti ve bir cemaatin üzerindeki mânevî şahsiyeti hüküm sürdürmek için gerekli metodları vaz etti. Onun için şahsın zekî ve kabiliyetli biri, dâhî de olsa yenilgiye uğrayacağını belirtti. Müslümanların bu yüzden bir cemaat olarak hizmet görmelerinin kaçınılmaz bir düstur olduğunu ifade etti.

B. Müslüman devletler arasında birlik:

Müşterek bir gaye etrafındaki Müslüman devletlerin birlik haline gelmeleri onların politika sistemlerinin kurulmasında ilk temel esaslardan birini teşkil eder. Çünkü çağımızda yalnız kalmış ve tecrid edilmiş bir devlet için kurtuluş şansı ve hayatını idame ettirme imkânı hemen hemen yoktur.

İslâm birliğinin hedefi, Bediüzzaman’a göre, Müslüman dünyasında inkişaf için şevki harekete getirmek ve ehl-i îmân arasındaki muhabbeti intâc etmektir. Onun bu birlik görüşünü ortaya atmış olması kardeşlik ve uhuvvet üzerine Müslümanlara geniş ufuklar açacaktır. İslâm birliğinin Müslüman devletler tarafından ne şekilde sağlanabileceği düsturunu da aşağıdaki sözlerle serdetmiştir:

“Hükûmetin hedef-i maksadı—velev gizli ve uzak olsa bile—uhuvvet-i imaniye sırrıyla üç yüz milyonu bir vücut eden ve nurânî olan İslâmiyetin silsilesini takviye ve muhafaza etmektir. Zira, nokta-i istinad ve nokta-i istimdad yalnız odur. Yağmurun katarâtı, nurun lemeâtı dağınık ve yayılmış kaldıkça çabuk kurur, çabuk söner. Fakat sönmemek ve mahv olmamak için, Cenâb-ı Feyyaz-ı Mutlak bize ‘Ayrılığa düşüp dağılmayın’ (Şûrâ Sûresi: 13) ve ‘Ümidinizi kesmeyin’ (Zümer Sûresi: 53) ile ezel cânibinden nidâ ediyor.”7

Ne çeşit bir ittihad teklif etti?

Bediüzzaman, İslâm birliği hakkında ve bu birliğin nasıl elde edilebileceği üzerinde gayet sağlam ve açık fikirlere sahipti.8 Prens Sabahaddin’e hitaben yazdığı açık bir mektupta, İslâm birliğinin yeniden hayatlanmasında mühim rol oynadı ve birleşme şuurunu canlandırdı. Bu şuurun kazanıldığını beyan ederek uygun karakteristikleriyle ortaya çıkan bir federasyon altında birleşmenin lüzumluluğuna işaret etti.

Hutbe-i Şâmiye adlı eserinde, Bediüzzaman, İslâm Cumhuriyetler Birliğinin USA’ya benzer bir biçimde kurulabileceğini açıklar. Öyle bir federasyonun, Müslüman dünyası için, büyük olmadığını, onun cemaatlerinin zaten tarihî, kültürel ve sosyal çizgilerle bağlanmış olduğunu belirtir. Federal sistemin, hakikatte, milletler arası ittihadın en mümkün olabilecek bir vasıtası oluşunu ortaya koyar. Böyle bir sistemde aynı zamanda farklı milletler bir taraftan kendi karakterlerini muhafaza imkânına sahip olurken diğer taraftan tek vücud halindeki birlikten azami derecede yararlanabilme özelliğine sahip olurlar.(...)

Eğer çağdaş devletlerin çoğu bağımsızlıklarını elde tutarken, çeşitli bloklar ve ittifaklar kurulduğu göz önüne alınırsa Müslüman devletlerinin de bir federasyon kurmalarında hiç bir zorluğun olmayacağı aşikârdır. Hele aralarında kültürel, ruhî ve dinî bağların bulunması Müslüman devletlerin bu hususa daha yakından alâka göstermeleri gerektiğini intâc eder.

Hâricî problemlerle karşı karşıya olan Müslüman memleketlerin böyle ittifaklarının kendileri için zarurî kılınmasında kaçınılmaz bir gerçek vardır. Tecrid edilmiş milletlerin beynelmilel ilişkilerdeki teşebbüsleri daima akim kalmıştır. OPEC’in Müslüman dünyası için, büyük güçlü devletler karşısında bile nasıl tesirli bir rol oynadığını ele alacak olursak o sadece petrol üzerine kurulmuş bir ittifakın misalini gösterir. Devletler ve cemaatlar arasında ittihadın devamı ve birliğin korunması için gerekli metod olarak Bediüzzaman, Peygamberimiz’in (a.s.m) istişare düsturunun takip edilmesi gerektiğini belirtir:

“Haklı şûrâ, ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif, yüz on bir olduğu gibi, ihlâs ve tesanüd-ü hakikî ile, üç adam, yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakikî ihlâs ve tesanüd ve meşveretin sırrıyla, bin adam kadar iş gördüklerini, çok vukuât-ı tarihiye bize haber veriyor.”9

C- Diğer inanç sahipleri ile

müşterek cephe:

İslâm ittihadının mümkün olabilecek neticeleri Bediüzzaman’ın eserlerinde teferruatıyla incelenmiştir. Batı dünyasının ittifak etmiş olan Müslüman devletlerine karşı negatif bir tutum takınmaması, hatta onlarla müşterek olarak çalışması bugünün ihtiyaç ve problemlerinden dolayı elzem bir durum arz eder. Bediüzzaman, bilhassa dinsizliğe karşı Batı dünyasının Müslümanlarla birlik haline gelmeleri için eserlerinde gerekli ikazları yapmıştır. “Eskiden Hıristiyan devletleri bu ittihad-ı İslâma taraftar değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için, hem Amerika, hem Avrupa devletleri Kur’ân’a ve ittihad-ı İslâma taraftar olmaya mecburdurlar.”10

Başka bir mektubunda ise: “Eski zamanda İngiliz, Fransız, Amerika siyasetleri ve menfaatleri buna muarız olmakla mâni olurdular. Şimdi menfaatleri ve siyasetleri buna muârız değil, belki muhtaçtırlar. Çünkü komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik, doğrudan doğruya anarşistliği intâc ediyor. Ve bu dehşetli tahrip edicilere karşı ancak ve ancak hakikat-ı Kur’âniye etrafında ittihad-ı İslâm dayanabilir.”11

Parlak istikbâle doğru:

Son bir kaç yıl içerisinde İslâm birliğine doğru dikkate değer gelişmeler oldu. Bunların arasında en önemle üzerinde durulması gereken, Müslüman memleketler arasında yapılan senelik kongrelerdir.

Bilhassa böyle konferansların en yenisi Müslüman memleketler arasında yakın temaslar ve sıkı tesanüd zemininin daha da sağlamlaştırıldığı, 10-18 Mayıs 1976 tarihleri arasında İstanbul’da yapılandır.

İslâm birliğine ait bu çeşit sevinçli gelişmelerin ışığında, Bediüzzaman’ın bize ümit verici sözlerini aşağıdaki şu cümlelerden hatırlayabiliriz:

“Ye’sin burnunun rağmına olarak ben dünyaya işittirecek derecede kanaat-i kat’iyemle derim: İstikbal, yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur’âniye ve imaniye olacak. Öyleyse, şimdiki kader-i İlâhî ve kısmetimize razı olmalıyız ki, bize parlak bir istikbal, ecnebîlere müşevveş bir mâzi düşmüş.”12

“İşte Nur Risâlelerinin, büyük denizlerin büyük dalgaları gibi, gönüller üzerinde husûle getirdiği heyecanın kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur, başka birşey değil. Risâle-i Nur’un bahsettiği hakîkatlerin aynını binlerce âlimler, yüz binlerce kitaplar daha beliğâne neşrettikleri halde, yine küfr-ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücâdelede, bu kadar ağır şerâit altında, Risâle-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakîkattir, hakîkat-i îmâniyedir.”13

“Komünistlerin dayandığı materyalist (maddiyyun) felsefenin hak ve hakikat ile hiçbir ilgisi olmadığını, nazariyelerinin tamamen asılsız olduğunu Risâle-i Nur, Kur’ân-ı Kerîmin âyetleriyle ve gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen, fikren ve mantıken ispat ediyor. O çürük fikir karanlıklarına düşenleri tenvir edip kurtarıyor. Yalnız gözünün görebildiği yere inanan maddecilere dahi, Allah’ın varlığını, inkâr ve itiraz kabil olmayan kuvvetli delillerle ispat ediyor. Bilhassa lise ve üniversite tahsil gençliğine, bu harika eserler orijinal ve çekici üslûbu ve yüksek edebî san’atıyla kendini okutturuyor. (...)

“Okuyucularını birçok maddî ve mânevî felâketlerden kurtaran; ve bir üniversite mezunundan ziyade bir ilme sahip eden; İslâmiyet, vatan ve millet sevgisini aşılayan; Allah’a itaati, çalışkanlık ve merhameti öğreten Risâle-i Nur’dan, kıymetini anlayan hiçbir fert, ne pahasına olursa olsun ayrılmaz. Bu riyâsız, has hürmet ve tâzim, hiçbir kimsenin kalbinden çıkartılamaz.”14

Dipnotlar:

6- Mektubat, s. 255; Uhuvvet Risâlesi, s. 8

7- Münâzarât, 54

8- Cemal Kutay, Tarih Sohbetleri, c. 4, s. 213.

9- Hutbe-i Şâmiye, 67-68

10- Emirdağ Lâhikası, s. 297

11- Emirdağ Lâhikası, s. 271

12- Hutbe-i Şamiye, s. 28

13- Eşref Edip, Said Nursî, Hayatı, Eserleri, Mesleği, s. 76; Tarihçe-i Hayat, s. 595

14- Şuâlar, s. 469-70

(Köprü dergisi, Ekim-1977)

–SON–

Süleyman KURTER - Osman BİRGE

10.11.2007


Yetmişli yıllarda bir kitap sergisi

Yıl: 1975 veya 1976.

Yer: Ankara/Kızılay otobüs durakları.

Saat: Akşam mesai çıkışı.

Gaye: Yeni Asya Gazetesinde tefrika edilip Yeni Asya Yayınları arasında yayımlanan ve Necmeddin Şahiner tarafından kaleme alınan “Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî” adlı eseri okuyuculara tanıtmak.

Tanıtım şekli: Yaya kaldırımında sergi açarak göstermek.

Görevli sayısı: İki gönüllü üniversite öğrencisi.

1970’li yıllarda dinî yayınlar oldukça azdı. Yayınevleri ise birkaç tane idi. Sayısı herhalde bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı. Yayımlanan kitap sayısı aylık ortalama bir veya iki idi. Bu kitaplar da Hacı Bayram Camii önünde yer alan kitapçılarda okuyucularla buluşuyordu. Dinî yayınların Kızılay’a girmesi biraz zordu. Bugünkü gibi kitap fuarları açılmıyordu. Açılıyorsa da ben hatırlamıyorum.

Lise ve üniversite yıllarımızda böyle dinî kitapları aramak ve bulmak zorunda idik. Çünkü kitap iyi bir arkadaştı.

Yeni Asya Gazetesi yayın hayatına başladıktan sonra Yeni Asya Yayınevi de faaliyete geçti. Yeni Asya Gazetesi’nde yayınlanan veya tefrika edilen yazılar kitap haline getirilerek okuyucuya sunuluyordu. Yeni çıkan kitaplar bayram havası estiriyordu desek yanlış olmaz.

Bir akşam Ankara/Kızılay’da o günlerde yeni çıkan ve hani “bir solukta” okuduğumuz “Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî” adlı kitabı sergilemek için bir arkadaşla anlaştık. Yeni Asya Gazetesi Ankara Bürosu’nda hazırlıklarımızı yaptık. Yeni Asya Yayınları’ndan götürebileceğimiz kadarını yüklendik. Heyecanla ve şevkle kaldırımları adımlamaya başladık. O akşam değişik duygu yoğunluğu yaşıyorduk diyebilirim. Bu bizim ilk görücüye çıkışımızdı galiba...

Emin adımlarla hedefimize vardık. Yerimizi tesbit ettik. Hatırladığım kadarıyla naylon veya muşamba bir örtüyü itinayla açtık. Yolcu duraklarının arkasına kaldırıma serdik. Kitapları birer birer örtünün üzerine yerleştirdik. Ortaya da herkesin rahatça görebileceği şekilde “Bediüzzaman Said Nursî” adlı kitabı koyduk. Nöbet bekleyen askerler gibi serginin iki yanına durduk. Ziyaretçilerimizi beklemeye başladık.

Meraklı insanlar birer birer teşrif etmeye başladılar...

Kitapları alıp bakıp tekrar yerine koyuyorlardı. Uzun süre böyle devam etti.

Biz “Said Nursî” ismine nasıl tepkiler geleceğini düşünüyorduk. İnsanlar diğer bütün kitaplara baktılar. Ama “Said Nursî” kitabına dokunamadılar bile. Merakla baktım. İnsanlar tam ona elini uzatıyor ve birden elini çekiyordu. Sanki orada bir cereyan (!) vardı.

İnsanları korkutan şey ne idi?!

Nihayet bir cesur (!) adam geldi. Eğildi, kitabı aldı ve doğruldu. Sonra elini cebine attı. Biz de sandık ki, cüzdanını çıkarıp para verecek. Meğer aldanmışız. Cebinden kocaman bir gözlük çıkardı. Kitabı açtı. Titremeye başladı. Hani cin çarpmış insan gibi derler ya... Aynen öyle oldu. Merak ettim, bu insanı heyecanlandıran ya da korkutan şey ne idi. Yaklaşıp baktım. Bir de ne göreyim, Üstadın 1952 yılında İstanbul’da Gençlik Rehberi mahkemesinde çekilen fotoğrafı olmasın mı?

Adam avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı: “Ben Al... Siz nasıl bu adamın kitabını satarsınız. Bu adam daha düne kadar Kayseri hapishanesinde yatıyordu. Bu yasak kitap... Satamazsınız!” Bir sürü abuk-subuk söz sıraladı. Duraktaki insanlar ne oluyor gibilerden arkalarını dönüp adama baktılar. Sergimiz bir anda kalabalıklaştı.

Hemen kitabı elime alıp cevap vermeye başladım: “Merhum Said Nursî öleli yıllar olmuş, Kayseri’ye de hiç gitmemiş. Bu kitapta Said Nursî’nin hayatı belgelerle anlatılmaktadır. Okumadan, bilmeden konuşuyorsun. Sen yalan söylüyorsun.”

Adam beni dinlemedi, belki de duymadı bile. Ama onun bağırmasına bakıp insanlar sergimize daha bir dikkatle yöneldiler. Ben de dilimin döndüğü kadar Said Nursî’yi tanıtmaya çalıştım.

İnsanlar dikkatle dinlediler. Hak verdiler. “Allah yardımcınız olsun!” dediler. Bol bol duâlarını aldık. Duraklar tenhalaşıncaya kadar bekledik. Sonunda kitapları teker teker topladık, tekrar yüklendik. Yeni Asya Bürosu’nun yolunu tuttuk. Günün muhasebesini yaparak döndük.

O duraklardan her geçtikçe o günleri yad ederim. Kitap fuarlarına gidip reyonlarda Risâle-i Nurları görünce nereden nereye geldiğimizi düşünür, sevinirim.

O akşam bir tane kitap satamamıştık. Olsun. Üstadın övdüğü Celaleddin Harzemşah gibi vazifemizi yapmıştık ya! O korkup titreyen insanlara Bediüzzaman Said Nursî’yi anlatmıştık. Dilimizin döndüğü kadar. O bize yeterdi.

Ahmet ÖZDEMİR

10.11.2007


Hâlıkımız bir, Peygamberimiz bir, kıblemiz bir...

"Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da, birbirinizi tanıyasınız diye milletlere ve kabilelere ayırdık." (Hucurat Sûresi, 49:13.)

Yani, "Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayât-ı içtimâiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muâvenet edesiniz. Yoksa, sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkârla yabanî bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir."

Şu mebhas Yedi Meseledir.

Birinci Mesele: Şu âyet-i kerimenin ifade ettiği hakikat-i âliye hayat-ı içtimâiyeye ait olduğu için, hayat-ı içtimâiyeden çekilmek isteyen Yeni Said lisânıyla değil, belki İslâmın hayat-ı içtimâiyesiyle münasebettar olan Eski Said lisânıyla, Kur'ân-ı Azîmüşşâna bir hizmet maksadıyla ve haksız hücumlara bir siper teşkil etmek fikriyle yazmaya mecbur oldum.

İkinci Mesele: Şu âyet-i kerimenin işaret ettiği teârüf ve teâvün düsturunun beyanı için deriz ki:

Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edilir. Tâ ki, her neferin muhtelif ve müteaddit münasebâtı ve o münasebâta göre vazifeleri tanınsın, bilinsin--tâ, o ordunun efradları, düstur-u teâvün altında hakikî bir vazife-i umumiye görsün ve hayat-ı içtimâiyeleri a'dânın hücumundan masun kalsın. Yoksa, tefrik ve inkısam, bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasamet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir.

Aynen öyle de, heyet-i içtimaiye-i İslâmiye büyük bir ordudur; kabâil ve tavâife inkısam edilmiş. Fakat bin bir bir birler adedince cihet-i vahdetleri var: Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir--bir, bir, bir, binler kadar bir, bir...

İşte bu kadar bir birler uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek, kabâil ve tavâife inkısam, şu âyetin ilân ettiği gibi, teârüf içindir, teâvün içindir; tenâkür için değil, tehâsum için değildir.

Mektûbât, 26. Mektub, 3. Mebhas, s. 309

Lügatçe:

muâvenet: Yardımlaşmak.

yekdiğer: Bir diğer.

husumet: 1- Hasım olma hâli, hasımlık. 2- düşmanlık.

adâvet: 1- Düşmanlık. 2- Hınç, kin.

teârüf: Tanışmak.

teâvün: Yardımlaşmak.

tefrik: Ayırt etme, ayırma.

a'dâ: Düşmanlar.

muhasamet: Düşmanlık beslemek.

kabâil: Kabileler, aşiretler.

tavâif: Taifeler, milletler.

tenâkür: İnkâr etmek

tehâsum: Husumet ve düşmanlık etme.

10.11.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri