Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 13 Mayıs 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

Âyet-i Kerime Meâli

Mûsâ "Hesap gününe inanmayan bütün kibirlilerden, Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a sığınırım" dedi.

Mü'min Sûresi: 27

13.05.2008


Kabalığın kalabalığı

Bazen en yakın dost, en sadık yoldaş, en vefalı sevgilidir yalnızlık… Dalgalı bir denizde sığınılacak sakin bir liman, fırtınaların ortasında bir fanus, karanlığın içinde bir ışık incisidir yalnızlık… Kaçış değil, kendine yakınlıktır; kalabalıkta kaybolmaktansa kendinde var olmaktır yalnızlık…

Yalnızlık acı değil, acı olan yalnızlığa yanlış bakış; alışılmışın dışında yaklaşabilmeli ona; kalabalıklarda yalnız olabilmeli, yalnızlıkta kalabalık… Kabalık edip de korkulmamalı; en iyi öğretmenden, en anlayışlı sineden… Sanılanın aksine sevimli, sevimli olduğu kadar samimî bir dinleyici olduğu görülür yalnızlığın… İzi takip edildiğinde sizi zirvelere taşır; zırva kalabalıklardan uzak tutar…

Onunla el ele dolaşabilmeli caddelerde, sokaklarda, şehirlerde, sun’î sınırların ötesine geçip kıt'aları gezebilmeli; şarkılar söylemeli milletlerle; göz göze, gönül gönüle… Uzak olmayan yakınlıklar kurabilmeli yalnızlıkla…

Yalnızlık paylaşılmaz mı? En iyi paylaşımdır, yalın yalnızlık; asırları aşan hangi büyük eser kalabalıkta verilmiştir?

“Gölge etme başka ihsan istemem” diyen Diyojen mi yalnızlıkta mutludur, kalabalık ordulara hükmeden İskender mi? Kaç kıt'ayı geçen İskender, yalnız Diyojen’i aşamamış; gölge etmekten öte bir şey yapamamıştır…

İskender ordularından daha kalabalık gündem gölgeleri, gerçeği örtüyor, yalnızlığın huzurunu huzursuz ediyor… Görsel bombardımanla göz boyuyor, ihsan etme mağrurluğuyla hükmedici tavırlar takınıyor modern İskender zamanlar… TV sihriyle kalabalık yalnızlar ordusu yetiştiriyor; kendinden ve en yakınından uzak bedensel birliktelikleri kaynaşma olarak göstermekle… Evler elden gitmiş…

Yollar, caddeler, sokaklar bakabildiğin her yer; İskender’in istilâsına uğramış, Diyojen’lere yer yok… Her yön ve yol tutulmuş, kaçış ve çıkış yolu var mı? Var olmak için tüketeceksin; zamanı, kendini, sevdiğini, dostunu… Kazanmalısın, başarmalısın, yükselmelisin! Kazanırsın, başarırsın, yükselirsin; ruhundan koparılmış bedeninle, içi boşaltılmış değersizliğinle…

Ülkeleri istilâ eden Büyük İskender’den ne büyük bir işgaldir; akılları ve kalpleri tarumar eden, düşünceleri tutsak, duyguları sürgün eden işgal? Öyle ki her şeyden haberdar olan kişi, kendi tutsaklığından habersiz…

Gözünü seveyim yalnızlığın, kim yalnız ki? Diyojen’leri gören ve duyan var mı? İşgal edilmedik hangi dağın ardına, hangi ağaç kabuğuna girseler de gölge edilmeseler?

Kabalığın kalabalığında fakirleşenler; yalnızlığın zenginliğini anlayabilir mi? Anlayışsız ve mağrur işgaller köşeleri tutmuş; yalnızlara düşen yalnızca yalnızlık; gece yürüyüşüyle yürümek ıssız ve kısık yollarda; sabahı beklemek karanlığın derin koynunda…

Yalnızlar, yıldızlar gibi yalnız görünse de gücünü galaksilerin ötesinden alır. İskender bozuntuları yeri tozu dumana kata dursun. Onlar yıldızların çiçek bahçesinde güzellikler devşirerek gezer, gezdikçe de gölgesiz güzelliklerle güzelleşir…

Yalnız kim, kalabalık kim? Fakir kim, zengin kim? Yeniden düşünmeye değer sorularla sizi, sizle bırakıyorum.

Hüseyin EREN

13.05.2008


ANNE ÖMÜR BOYU TAŞIR, EVLÂT BİR DEFA

“Valide, en kerîm, en rahîm, öyle fedakâr bir dosttur ki, o şefkat saikasıyla, bir

valide, bütün dünyasını ve hayatını ve

rahatını, veledi için feda eder.”

(Bediüzzaman)

Ah anneler anneler,

Neler taşıyor neler….

Bir anne, evvelâ bebeğini karnında taşır. Bu yükünden dolayı ne yüksünür, ne usanır. Yükü gittikçe ağırlaştığı halde, onun sevinci ve heyecanı artar.. Nihayet bebeğini dünyaya getirir, ondan sonra da kucağında taşımaya başlar. Anne kucağı, bebek için en sıcak, en emniyetli bir limandır. Anne için de, taşıdığı yüklerin en tatlısı, en güzeli ve en hafifidir. Bebeğini kucağında taşıyan bir anne, dünyanın en değerli yükünü taşımaktadır. Bir anne, bebeğinin bedenini kucağında taşırken, sevgisini de kalbinde taşımaktadır. Zaten sevgi gibi yüksek bir ücreti olmasa, o yükü taşımak o kadar kolay olmayacaktır. Hatta zamanla bir angarya haline gelecek, daha sonra da eziyet halini alacaktır.

Bir süre sonra bebek kucaktan iner, kendi ayakları üstünde yürümeye başlar. Ama, annenin taşıma görevi sona ermemiştir. Birkaç adım attıktan sonra yorulan yavrusunu, bu defa da sırtında taşımaya başlar. Annelerin yükü hiçbir zaman eksilmez. Tarlada ekin taşır, bahçeden meyve taşır, pazardan erzak taşır, bu arada yavrusunu da hep sırtında taşır. Evin içinde bile hem işini yapar, hem sırtındaki çocuğuna bakar. O da bir insandır, hatta kadın olması hasebiyle narindir, yorulur, yıpranır ama, annelik şefkati gibi mukaddes bir istinat noktasına dayandığı için, bütün bu yükleri kolaylıkla kaldırabilir.

Çocuk büyür, okula başlar, ama anne onu taşımaya devam eder. Önce elinden tutar, okula götürür, kaydını yaptırır. Ondan sonra da aylarca onunla birlikte okula kadar gider, gelir. Bu arada da çocuğunun çantasını taşır, beslenmesini taşır. İlköğretimin ilk yılları da böyle geçer.

Çocuk biraz daha büyür, delikanlı olur, liseyi bitirir üniversiteye gider. Ailesinden uzakta yaşamaya başlar. Ama annesi onun yükünü taşımaya devam eder. “Acaba evlâdım oralarda nasıl yaşıyor, ne yiyip ne içiyor, geceleri üstünü kim örtüyor?” diye bu defa da onun kaygısını taşır. Okul biter, “Acaba çocuğum bir işe girebilecek mi?” diye derdini taşır.

Oğlunu askere gönderir, asker annesi olmanın onurunu başında taşırken, aynı zamanda hasretliğini yüreğinde taşır. Kızını gelin eder, oğluna gelin alır, evlâtlarının mürüvvetini görmenin sevinç ve heyecanını taşır.

Bir anne için “Oğlunu everdi, kızını gelin etti, artık kaygıyı attı, bundan sonra taşıyacak yükü kalmadı” demeyin sakın. Anne bu… Onun yükü biter mi hiç? Bir süre sonra torunları olur, bu defa da onları taşımaya başlar. “Yavrumun yavrusu” diyerek torunlarını bağrına basar, kucağına alır, sırtından indirmek istemez. Yüreğinde ise hem evlâdının, hem de torunlarının sevgisini taşımaya devam eder.

Annelerin de bir annesi ve babası vardır. Bir gün gelir, emr-i hak vâki olur, onlardan birisini veya her ikisini de kaybederler. Bu defa da onların acısı yüreklerine çöker. Yaşları kaç olursa olsun, onlar da anne babalarının çocuklarıdır. Onları kaybettikleri zaman kendilerini yetim ve öksüz hissederler. Kalplerindeki hüzün, yüreklerindeki hasretlik yükü artar. Ondan sonra da ömür boyu bu yükleri taşımaya devam ederler.

Zaten ömür dediğiniz de ne ki? Bu kadar telâş içinde bir su gibi akıp gider. Bir de bakmışsınız, anneler de yolun sonuna gelmiş, artık taşıma işleri son bulmuştur. Yüklerini dünya hanında bırakırlar, emaneti sahibine teslim ederek ebedî âleme doğru yola çıkarlar.

Anneler evlâtlarını önce karnında, sonra kucağında, sonra sırtında ve daha sonra da kalbinde taşırken, evlâtlar annelerini bir defaya mahsus olmak üzere omzunda taşır.

O da kısmet olursa...

Abdil YILDIRIM

13.05.2008


Validemin vefatıyla hususî dünyamın yarısı vefat etti

Bir zaman, Isparta vilâyetinin Barla nahiyesinde, nefiy nâmı altında işkenceli bir esaretle, yalnız ve kimsesiz, bir köyde ihtilâttan ve muhabereden men edilmiş bir vaziyette, hem hastalık, hem ihtiyarlık, hem gurbet içinde gayet perişan bir halde iken, Cenâb-ı Hak kemâl-i merhametinden, Kur’ân-ı Hakîmin nüktelerine, sırlarına dair benim için medar-ı tesellî bir nur ihsan etmişti. Onunla o acı, elîm, hazîn vaziyetimi unutmaya çalışıyordum.

Vatanımı, ahbabımı, akaribimi unutabiliyordum. Fakat, vâ hasretâ, birisini unutamıyordum. O da hem biraderzadem, hem mânevî evlâdım, hem en fedakâr talebem, hem en cesur bir arkadaşım olan merhum Abdurrahman idi. Altı yedi sene evvel benden ayrılmıştı. Ne o benim yerimi biliyor ki yardıma koşsun, teselli versin; ve ne de ben onun vaziyetini biliyordum ki onunla muhabere edeyim, dertleşeyim. Benim bu ihtiyarlık vaziyeti zamanımda öyle fedakâr, sadık birisi bana lâzımdı.

Sonra, birden, birisi bana bir mektup verdi. Mektubu açtım, gördüm ki, Abdurrahman’ın mahiyetini tam gösterir bir tarzda bir mektup ki, o mektubun bir kısmı Yirmi Yedinci Mektubun fıkraları içinde, üç zâhir kerameti gösterir bir tarzda derc edilmiştir. O mektup beni çok ağlattırmış ve el’an da ağlattırıyor. Merhum Abdurrahman, o mektupla, pek ciddî ve samimî bir surette, dünyanın ezvâkından nefret ettiğini ve en büyük maksadı, bana yetişip, küçüklüğünde benim ona baktığım gibi o da ihtiyarlığımda bana hizmet etmekti. Hem, dünyada benim hakikî vazifem olan neşr-i esrar-ı Kur’âniyede, muktedir kalemiyle bana yardım etmekti. Hattâ mektubunda yazıyordu: “Yirmi otuz risâleyi bana gönder; herbirisinden yirmi otuz nüsha yazıp ve yazdıracağım” diyordu.

O mektup, bana, dünyaya karşı kuvvetli bir ümit verdi. Dehâ derecesinde zekâya mâlik ve hakikî evlâdın çok fevkinde bir sadakat ve irtibatla bana hizmet edecek böyle cesur bir talebemi buldum diye, o işkenceli esareti, o kimsesizliği, o gurbeti, o ihtiyarlığı unuttum.

O mektuptan evvel, iman-ı bi’l-âhirete dair tab ettirdiğim Onuncu Sözün bir nüshası eline geçmişti. Güya o risâle ona bir tiryak idi ki, altı yedi sene zarfında aldığı bütün mânevî yaralarını tedavi etti. Gayet kuvvetli ve parlak bir imanla ecelini bekliyor gibi, bana o mektubu yazmış. Bir iki ay sonra Abdurrahman vasıtasıyla yine mes’udâne bir hayat-ı dünyeviye geçirmek tasavvurunda iken, vâ hasretâ, birden onun vefat haberini aldım. Bu haber o derece beni sarstı ki, beş senedir daha o tesir altındayım. O vakit bulunduğum işkenceli esaret ve yalnızlık ve gurbet ve ihtiyarlık ve hastalığım, on derece onların fevkinde bana bir firkat, bir rikkat, bir hüzün verdi. Benim merhume validemin vefatıyla hususî dünyamın yarısı, onun vefatıyla vefat etmiş diyordum. Abdurrahman’ın vefatıyla da, bâki kalan öteki yarı dünyam da vefat etti gördüm. Dünyadan bütün bütün alâkam kesildi. Çünkü o dünyada kalsaydı, hem dünyadaki vazife-i uhreviyemin kuvvetli bir medarı ve benden sonra tam yerime geçecek bir hayrülhalef ve hem de bu dünyada en fedakâr bir medar-ı teselli, bir arkadaşım olabilirdi; ve en zeki bir talebem, bir muhatap ve Risâle-i Nur eczalarının en emin bir sahibi ve muhafızı olurdu.

Evet, insaniyet itibarıyla böyle bir zayiat, benim gibi insanlara çok hırkatlidir, yandırıyor. Gerçi zâhiren tahammüle çalışıyordum, fakat ruhumda şiddetli fırtına vardı. Eğer ara sıra Kur’ân’ın nurundan gelen teselli teskin etmeseydi, benim için dayanmak mümkün olamayacaktı. O zaman Barla derelerine, dağlarına yalnız gidip geziyordum. Hâlî yerlerde oturup o teessürât-ı hazîne içinde, eski zamanda Abdurrahman gibi sadık talebelerimle geçirdiğim mes’udâne hayat levhaları sinema gibi hayalimden geçtikçe, ihtiyarlık ve gurbetin verdiği sür'at-i teessür, mukavemetimi kırıyordu.

Birden, “Herşey helâk olup gidicidir-Ona bakan yüzü müstesnâ. Hüküm Ona aittir; siz de Ona döndürüleceksiniz.” (Kasas Sûresi, 28:88) âyet-i kudsiyenin sırrı inkişaf etti. Bana “Yâ Bâkî, Ente’l-Bâkî, yâ Bâkî, Ente’l-Bâkî” dedirtti ve onunla hakikî teselli verdi.

Lem’alar, 26. Lem’a, 12. Rica

13.05.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
GAZETE 1.SAYFA
Download

Kutlu Doğum Haftası Pdf