Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 13 Mayıs 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Dizi Yazı

Kemal BENEK

İnsanlar özgürce kendini ifade edebilmeli

Problemi nasıl adlandırdığınızın önemi var mı? İsimlendirme durduğunuz yere göre değişiyor. Etnik bir gruba mensupsanız ve bu grubun şu anda zafiyet içerisinde olduğunu, bir takım haklarının eksik olduğunu düşünüyorsanız, bunun telâfisi için ortaya çıkan problemlerle ilgili durum Kürt sorunu diye adlandırılıyor.

Eğer Türkiye’nin batısında yaşıyorsanız bu sefer coğrafi olarak ‘Güneydoğu sorunu’ diyorsunuz. Aslında bunların hepsi bu sorunun adı. Ama varolan şey şu; bu bölge sosyal ve ekonomik bakımından son derece geri.

Sorun sadece bu bölgeyi mi ilgilendiriyor?

Arkadaşlarla zaman zaman bu konunun sohbetini yaptığımızda “hadi tartışalım” dediğimizde “Kürt sorununu mu tartışalım yoksa Türkiye’nin Kürt sorununu mu tartışalım” diye başlıyoruz.

Ne farkı var?

Kürt sorununu tartışalım derseniz bu şu anda Kürt coğrafyasının dört bölgeye ayırmış olduğu ve bu dört yapay sınırın ortadan kaldırılması için mücadele edilmesi gerektiği konusunda bir sorun olur. Ama “Türkiye’nin Kürt sorunu” derseniz bu Türkiye’nin içerisinde Kürt yurttaşların ne sorunları, ne talepleri var bunları tartışırsınız. Dolayısıyla önce tartışacağınız zemini tesbit etmek gerekir.

İlki daha geniş bir alanı kapsıyor…

Ben genelde böyle bir tavsif yapma yanlısıyım. Sorunu tartışacaksak önce üzerinde görüşeceğimiz minderi tesbit edelim ki ona göre konuşalım.

Siz o zaman ‘Kürt sorunu’ diye

adlandırıyorsunuz?

Kürt sorunu başbakanın da adlandırdığı bir sorun. 1979’da Şerafettin Elçi sadece “ben Kürdüm” demişti. O kadar. Uzun yıllar hapiste yattı. Toplumda böyle bir kavram meşruiyet sorunu oldu. Aslında bu Tayyip Erdoğan’a da ait değil. Süleyman Demirel’le Erdal İnönü hükümetinde Diyarbakır’da “Kürt realitesini tanıyoruz” biçimindeki devlet söylemi artık bu sorunun devlet tarafından da ‘Kürt sorunu’ olarak kabul edildiğini gösteriyor. Dolayısıyla bu aşamadan sonra artık nasıl adlandırırsanız adlandırın bunun içerisinde Kürtlerin yer aldığı bir sorun bu.

Biri ben İngilizim, Arabım dediği zaman da

Şerafettin Elçi’nin akıbetine uğrar mıydı?

Hayır

Kürt deyince farklı bir uygulama yapılmasının

temel sebebi nedir?

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Kürt sorunu, özellikle 1925 Şeyh Said isyanından sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin “resmî hasmı” haline geldi. 1925’ten önce bizim resmî belgelerimizde Kürt ya da Kürdistan sözcükleri kullanılıyordu. Cumhuriyet’ten sonra da kullanılıyordu. Ama Şeyh Said isyanından sonra herhalde devlet “bizi rahat bırakmayacaklar, eninde sonunda dış etkenlerle başımıza bir iş saracaklar, o zaman bir asimilasyon programı yapalım, bunları Türkiye’de asimile edelim” diye düşündü. O zaman entegrasyon çok düşünülmüyordu. Böyle bir program uygulandı. O bakımdan ‘Kürt sorunu’ her zaman tehlikeli bir sorun oldu. Kürt kelimesi tehlikeli bir sözcük olarak hepimizin beyinlerinde yer aldı, bilinçaltımızda yer etti. Arapça bir kültür mozaiği ya da sempatik bir grup olarak algılandı. Çerkez gibi tehlike arz etmeyen, ülkenin konsepti açısından bir kavram ya da bir deyim olarak yer alırken Kürt kelimesi daha farklı şeyler çağrıştırdı devlete.

Şeyh Said isyanı ırk ayaklanması mıydı? Dinî

gerekçeler var mıydı?

Aslında dinî ve etnik şeylerin iç içe geçtiği bir ayaklanmadır. Kürt milliyetçilerinin bir çok yayınında bir mesafe ve kilometre taşı diye adlandırılır. Bazen kutsanır. Benim kişisel görüşüme göre ‘dinî ağırlıklı’ bir harekettir. Ama ona katılanlar içerisinde milliyetçi saiklerle katılanlar da çoktur. Dolayısıyla bugüne kadar bilimsel araştırmalarda bu etnik veya dini bir ayaklanmadır diye bir mutabakat yoktur. Her ikisinden de çeşitli tonlar var. Benim şahsî fikrime göre dinî yönü ağır basar.

Bugüne gelelim. Aradan geçen 80 yıllık bir zaman içinde çözüme ne kadar yakınız? Veya yakın mıyız?

Burada sorun şu; yani eğer Türkiye Cumhuriyeti ortak paydasını kabul ediyorsanız, yani Türkiye’deki Kürt sorununu çözmek istiyorsanız bu sorun çok zor bir sorun değil. Çünkü bugün artık coğrafî sınırlar devletler arasında sadece coğrafya kitaplarında kalmış. Bugün Avrupa ülkeleri birbirinin içerisinde serbest bir şekilde gidip geliyor. Bizde de öyle olur ya da olmalı. Meselâj Yüksekova’da İran sınırında yol farklı. Bir bakıyorsunuz İran sınırına girmişsiniz bir bakıyorsunuz Türkiye’ye girmişsiniz. İki taraf akraba. Dolayısıyla ülke içerisinde çözecekseniz dünyada şimdiye kadar en az kötü çözüm bilinen demokrasi. İnsanlar “ben Kürdüm ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım ve yurttaşlık haklarımı eşit ve özgür olarak kullanmak istiyorum” dediğinde devlet bunu hoş görmeli. Türkiye Cumhuriyeti onlara özgür ve eşit bir yurttaşı olduğuna ilişkin gönül bağı kurmalı, ama şu anda bu gönül bağı eksik. Öyle görünüyor.

Gönül bağı kurmanın yolu nereden geçiyor?

‘Kurduk’ demekle kurulur mu?

Milliyetçilik duygusu azgın bir duygudur. İnsanlar kendilerini milliyetçilik yapmakta haklı görebilirler. Hele bir de kendini baskı altında hissediyorsa bazen özgürlüğüne kavuşmak için bir araç bile olabilir. Ama insanlar çok uzun zaman Türkiye Cumhuriyeti’nde sıkıntılıydı. İsimlerini bile telâffuz etme durumu yoktu. ‘Kart - kurt’ falan derdik. Ama bugün artık yurttaş kavramı ile hareket edersek bence bu sorun çözülebilir. Eğer bütün insanlara etnisite ayrımı yapmaksızın “benim birinci sınıf yurttaşımsın” diye devlet bakarsa, devletin bakması da önemli değil devletin yurttaşları kendilerini öyle hissederlerse sorun çözülüyor. Ben sosyolog değilim. Ama bu gönül bağını devlet bir şekilde kurmalı. Bunu herhalde siyaset çözer. Başka bir çözümü yok. Mutlaka bu konuda yapılmış siyasal, sosyolojik, ekonomik bir sürü incelemeler vardır. Tek örneği biz değiliz. Temel sorun Türkiye aidiyetini sağlamak. İkincisi özgür yurttaşlık profilini sağlamak. Bence bunlar sağlanırsa bir sorun olmaz. İnsanların bugün artık “ben illa milliyetçiyim, Kürt devleti kuracağım” diye bir talebinin olduğunu sanmıyorum.

Bu sağlanırsa terör biter mi?

Bitmez. Ama desteğini kaybeder.

Niye bitmez. Onlar da bu çözümleri istemiyor

mu?

Bu sadece o örgüte ait. O örgüt bittiğinde başka örgütlerin çıkmayacağının garantisi yok. PKK Türkiye’de eyleme geçmezden önce çok sayıda Kürt örgütü vardı. Bunların her biri farklı şeyler düşünüyorlardı. Ama şu anda hiçbir tanesi yok. Ama bu başka biri olmayacağı anlamına gelmez. Bir çok Kürt aydını PKK’yı desteklemiyor. Yöntemlerini de desteklemiyor. Kendini entelektüel milliyetçi kabul edenler Türkiye Cumhuriyeti’ne yakın buluyor. Böyle bir açılım bu hareketin moral ve sosyal desteğini keser. Eğer siz insanları mutlu hissetmelerini sağlarsanız bence bir sorun olmaz.

PKK’nın halkta yeterli bir desteği var mı?

Urfa’da böyle bir sorun yok.

Urfa’da Kürtlerin sayısı mı az?

Urfa’da Kürt çok. Urfa’nın yüzde 60’tan fazlası Kürt’tür.

Yüzde 60’ın içinde yeterli desteği bulabiliyor

mu?

Hayır

Diyarbakır ile ilgili gözleminiz nedir?

Orda da aslında halkın çok geniş ölçüde desteği olduğunu düşünmüyorum. Sosyal hareketler, itici ve örgütsel güç egemendir. Oradaki örgüt gücü; bu siyasî partilerde de derneklerde de böyledir. Örgütteyseniz bugün A partisinin seçmenleri eminim ki o partinin bütün milletvekillerini seçmek istememiştir. Ama seçilmişlerdir onlar. Doğu ve Güneydoğuda militan güçler ya da askerî öncül kadroları halk üzerinde tabiî ki etkili, ama bana göre Doğu ve Güneydoğuda “PKK=Kürt halkı” denklemini doğrulamadığını düşünüyorum. Nitekim de öyle. Siyasal sonuçlar da meselâ DTP de en azından PKK’ya sempati duyduğunu hissettiriyor zaman zaman. Böyle bir denklem doğru olsa o zaman Kürtlerin sayısı kadar DTP’nin oy alması lâzım. Böyle bir şey yok. O bakımdan da zaten hayal kırıklığı var. “Nasıl oluyor hem Kürt hem de bize oy vermiyor.” Çünkü halkın öyle bir bakışı yok.

Urfa’da etnik çatışma ihtimali var mı?

Sıfır ihtimal.

Bu sorunla hiç karşılaştınız mı?

Urfa’da ‘Kürtlerle, Türkler birbirine girdi dövdüler’ hiç böyle bir kavram yoktur. Tarihinde de yok, bugününde de yok.

Urfa’ya has bir şey bu mu?

Çok alevli geçen senelerden sonra insanların hâlâ birbirine düşmemiş olmasını batılı sosyologlar bile şaşırarak karşılıyor. Halkın içerisinde böyle bir şey yok. Bin senelik bir birliktelik var. Kız alış verişinden kaynaklanan bir sosyolojik kaynaşmışlık var. Herkesin ailesinde Kürt, Türk var. Böyle bir ayrıştırma çok zor. O bakımdan Türk-Kürt çatışması diye bir çatışma olabileceğini düşünmüyorum. En azından Urfa için.

Bu kadar birliktelik varsa, devlet nezdinde Kürtler neden potansiyel bir tehlike olarak

görülmüş?

Değişti. Tarihçiler onu meydana çıkarmalı. Ama bu milliyetçilik duygusu var oldukça ve dıştan desteklendikçe biz rahat edemeyiz diye düşünülmüş olmalı. Öyle bir dönem geçirmişiz. Ama son dönemde devlet nezdinde bile Kürt sorununun telâffuzundan kimse sıkıntı duymuyor.

Eski generallerin açıklamalarını da bu çerçevede mi değerlendiriyorsunuz?

Sosyolojik gerçeği yok sayarak hareket edemezsiniz. Nasıl hareket edeceksiniz ki? Diyelim ki adamı mahkemeye çağırdınız adam geldi. Hakim “konuş” diyecek Türkçe bilmiyor. Tercüman gelecek. Mahkeme tutanaklarına yıllarca geçti; “Türkçe bilmediğinden Kürtçe tercüman çağrıldı.” Zapta geçti, resmî belgede mahkeme tutanağında yazıldı. Nasıl bunu ortadan kaldıracaksınız? Dolayısıyla ‘Kürt yok’ demekle bu iş olmadı.

Geç anlaşıldı biraz…

Uzun sürdü. 12 Eylül, 12 Mart geçti.

DYP-SHP koalisyonunda ‘Kürt realitesini tanıyoruz’ denildi. Sonra Başbakan Erdoğan da benzer şeyler söyledi. Ama devamı gelmedi.

Siyasetçiler inisiyatif alamıyor mu?

Bunu bilmek şansım yok.

Bundan sonrası için umudunuz nedir? Ne

öngörüyorsunuz?

Devletin o insanlara Türkiye Cumhuriyetinin eşit ve özgür yurttaşları olduğunu hissettirmesi gerekiyor.

Nasıl hissettirecek? Anayasaya mı

yazacak?

Uygun olmaz o. Çünkü dünyanın gözü önünde bir Yugoslavya deneyimi yaşadık. Şu anda da en son parçası Kosova açıklandı. Kosova’nın içerisinde de başka bir şey çıkar mı çıkmaz mı onu da bilmiyoruz. Orası da böyleydi. Şimdi insanlar bir ülke içinde mutlu olursa bunu öyle veya böyle demenin bir anlamı yok. “Kürdüm” diyebiliyorsa, kendi dillerini konuşma, yazma, televizyonlarını seyretme, dil ve edebiyatlarını geliştirme özgürlükleri varsa ne için kavga edecekler? Bunlar bizim Türk kökenli Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşlarının yararlandığı şeyler değil mi? Türk kökenli yurttaşlar nasıl devlet televizyonlarından, okullardan faydalanıyorsa Türkiye Cumhuriyeti Kürt kökenli yurttaşları da devletin resmî dilini, bayrağını zaten kabul ediyorlar onda bir sorun yok. Ama “bizi de yazın” diyorlar. Bence isteyen özel okul, özel üniversite açabilmeli. Devlet bu dilin kültürün gelişmesi için destek vermeli. Ama devleti ikili bir yapıya sokma konusundaki eğilimler her zaman ayrılığı körükler. Kişisel olarak buna sempatik bakmıyorum. Burada problem; devletin bakışı kültürel bir nitelik taşıyor, milliyetçilerin bakışı siyasal bir nitelik taşıyor. Aradaki ayırım bu. Bunlar arasında bir çatışma var. Önümüzdeki günlerde tartışa tartışa bunları dinleyeceğiz.

En azından geldiğimiz sürecin en olumlu tarafı bunları çatışmaya girmeden konuşabilmemizdir belki…

Evet. Hâlâ da yeterince insanlar konuşamıyorlar. İnsanlar konuşabilmeli. “Federasyon” dediler kıyamet koptu. Bence hiç kıyamet kopmamalı. Kişisel olarak federasyonun Türk ve Kürt halklarına ıztırapdan başka bir şey getirmeyeceğini düşünüyorum. İki halk için gerçekten facia olur. Ama “federasyon istiyorum” diyen bir adam da bunu diyebilmeli. Düşünce özgürlüğünü ifade edebilmeli. Federasyon kavramının yanlış olduğu nasıl anlaşılır? Tartışıla tartışıla. Neyin olmayacağını görürseniz neyin olacağını da ortaya çıkarırsınız. O bakımdan insanlar özgür bir şekilde bunu seslendirebilmeli. Tartışmayı genişletmek lâzım. Türkiye’nin sosyolojik yapısı aslında ayrışmaya müsait değil. Ortak paydaları öne çıkarmak, ortaklıkları öne çıkarmak suretiyle farklılıkları arkada bırakmak lâzım. Ortaklıklar farklılıkları dövmeli.

Kemal BENEK / Şanlıurfa

13.05.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Dizi Yazı

  (12.05.2008) - Emekli vaiz Sadullah Hatipoğlu: Din burada çok hakimdir

  (11.05.2008) - Emekli müftü Salih Ocak: Bin senedir beraber yaşadık

  (10.05.2008) - Irk öne çıkarıldı, din engellendi

  (07.05.2008) - Sudan, Afrika'nın 'Dubai'si olmaya aday

  (06.05.2008) - Camiler hayatın merkezinde

  (05.05.2008) - Çöl doktorları ‘Kara Kıt'a’ya ışık oldu

  (18.04.2008) - Üreticiye verilecek en iyi teşvik, bakım teşvikidir

  (17.04.2008) - Popülizm, birliklere zarar verdi

  (16.04.2008) - Zeytinde ağaç başına elde ettiğimiz verim çok düşük

  (11.04.2008) - Alt yapı sorunları çözülürse KİT’lere gerek kalmayacak

 
GAZETE 1.SAYFA
Download

Kutlu Doğum Haftası Pdf