Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 29 Mayıs 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

Hadis-i Şerif Meâli

İstanbul muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır, onu fetheden asker de ne güzel askerdir.

Câmiü's-Sağîr, No: 3207

29.05.2008


Bir mu'cize: Fetih müjdesi

İşte, nakl-i sahih-i katî ile, Ashabına haber vermiş ki: “Siz umum düşmanlarınıza galebe edeceksiniz. Hem feth-i Mekke, hem feth-i Hayber, hem feth-i Şam, hem feth-i Irak, hem feth-i İran, hem feth-i Beytü’l-Makdise muvaffak olacaksınız. Hem o zamanın en büyük devletleri olan İran ve Rum padişahlarının hazinelerini beyninizde taksim edeceksiniz” (Bir kaç değişik hadisten alınmış haberlerdir. Bazıları: Buharî, Cihad:157, Menâkıb: 25, İman: 3; Müslim, Fiten: 75, 76; Tirmizî, Fiten: 41.) Haber vermiş. Hem “Tahminim böyle” veya “Zannederim” dememiş. Belki, görür gibi kati ihbar etmiş, haber verdiği gibi çıkmış. Halbuki haber verdiği vakit, hicrete mecbur olmuş, Sahabeleri az, Medine etrafı ve bütün dünya düşmandı.

Mektubat, s. 102

***

Hem, nakl-i sahih-i kati ile, “İstanbul fethedilecektir. Onu fethedecek olan kumandan ne güzel kumandan ve onun ordusu ne güzel ordudur” (el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:422; Buharî, Târihü’s-Sağîr, no. 139) deyip, İstanbul’un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret-i Sultan Mehmed Fatih’in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhur etmiş.

Mektubat, s. 106

***

"Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hidayet ve hak din ile gönderen Odur" (Fetih Sûresi: 28) kemâl-i kat’iyetle ihbar ediyor ki, "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın getirdiği din, umum dinlere galebe çalacak." Halbuki, o zamanda yüzer milyon tebaası bulunan Nasârâ ve Yahudi ve Mecusî dinleri ve Roma, Çin ve İran hükümeti gibi yüzer milyon tebaası bulunan cihangir devletlerin edyân-ı resmîleri iken, kendi küçük kabilesine karşı tam galebe edemeyen bir vaziyette bulunan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın getirdiği din, umum dinlere galip ve umum devletlere muzaffer olacağını ihbar ediyor. Hem gayet vuzuh ve kat’iyetle ihbar ediyor. İstikbal, o haber-i gaybîyi, Bahr-i Muhit-i Şarkîden Bahr-i Muhit-i Garbîye kadar İslâm kılıcının uzamasıyla tasdik etmiştir.

Lem'alar, 7. Lem'a, Dördüncüsü

***

İşte, bütün bahsettiğimiz umur-u gaybiye, on kısım envâ-ı mu’cizâtından birtek nevîdir. O nevin on kısmından bir kısmını söylemedik. Şimdi, bu kısımla beraber, i’câz-ı Kur’ân’a dair Yirmi Beşinci Söz’de, gayet geniş ihbar-ı gayb nevinin, dört nevini icmâlen beyan etmişiz. İşte buradaki nevi ile beraber, Kur’ân’ın lisanıyla gaybdan haber verilen o dört büyük nevi beraber düşün. Gör ki, ne kadar kati, şüphesiz, parlak, kuvvetli, kavî bir bürhan-ı risalettir ki, bütün bütün kalbi, aklı bozulmayan, elbette iman edecek ki, zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Hâlık-ı Külli Şey ve Allâmü’l-Guyûb olan bir Zât-ı Zülcelâlin resûlüdür ve Ondan haber alıyor.

Mektubat, s. 112

nakl-i sahih-i katî: Kesin ve sahih bir nakille.

Beytü’l-Makdis: Kudüs’teki mukaddes ev. Mescid-i Aksa.

beyn: Ara, arası.

me’mul: Umulan.

fevk: Üzeri, üstü.

kemâl-i kat’iyet: Tam bir kesinlikle.

Nasârâ: Hıristiyanlar.

tebaa: Uyruk, vatandaş, tabi olanlar.

edyân-ı resmî: Resmî dinler.

vuzuh: Apaçık tarzda.

Bahr-i Muhit-i Şarkî: Doğudaki büyük deniz, Büyük Okyanus.

29.05.2008


Gençlere rehber

“Ey basîretli insan, bir milletin sermayesi para, gümüş, kumaş, altın değildir. Onun asıl malı ve sermayesi sıhhatli, dinç ve kudretli dimağa sahip, çok çalışkan, cevval ve çevik evlâtlarıdır.” (Muhammed İkbal)

Gençlik, gerek kişinin kendisi için gerekse içinde bulunduğu toplum için son derece önemli bir potansiyeldir. En güçlü, en hareketli olduğumuz dönemdir. Bu dönem bir çok beceri ve yeteneğin en etkin ve aktif kullanıldığı dönemdir. Yeter ki gençlerin yetenekleri keşfedilsin, onlara yardımcı olunsun, sorumluluklar verilsin.

İSLÂMİYET, GENÇLERİN

OMUZLARINDA YÜKSELMİŞTİR

Peygamber Efendimizin (asm) gençliği bize en güzel, en üstün model teşkil eder. Ahlâk, edep, haya, dürüstlük ve güvenilirliği ile daha genç yaşta iken herkesin muhabbet ve ilgi odağı olmuş, “el-emin” olarak anılmıştır. Her zaman her yerde zulme ve haksızlığa karşı koymuştur.

Peygamberimizin (asm) ashabının büyük çoğunluğu gençlerden meydana gelmiştir. Mekke’de onu ilk destekleyenler gençler olmuştur. Bedir ve Uhud ashabı genellikle genç mücahitlerden meydana gelmiştir. Hazreti Ali (ra), Müslüman olduğunda on yaşlarında bir çocuktu. Kırkıncı müslüman Hz. Ömer (ra), İslâm’la şereflendiğinde 27 yaşındaydı. Sahabe arasında Hadis, Fıkıh ve Tefsir alanındaki derinlikleriyle temayüz eden Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Zübeyr (r.a) genç âlimlerdi. Medineli Ensar arasında kendilerine “Kurra Hafızlar” denilen 70 genç vardı.

Bilâl, Ammar, Yasir, Habbab, Mus’ab (r.a) gibi çilekeş ve cefakâr gençler, iman mücadelesinde sergiledikleri azim ve kararlılıkla, gösterdikleri sabır ve tahammülle, gaddar zalimlere karşı şanlı direnişleriyle Allah yolunun şerefli mücahidleri olarak isimlerini tarihe altın harflerle yazdırmışlardır.

Peygamberimiz (asm), Mescid-i Nebevî’de kurduğu “Sahabe” dediğimiz seçkin müslüman gençlerden meydana gelen bir okulun yanı sıra, mescidin hemen yanı başında bulunan ve ilk yatılı okul olarak tarihe geçen Suffe’de kalan genç, yoksul talebelere özel ders veriyor, onları en güzel şekilde özel olarak yetiştiriyordu. Efendimiz (asm), Medine dışında görevlendireceği vali ve diğer yöneticileri, elçi ve temsilcileri, irşad ve davet erbabını, rehber ve eğitimcileri, zekât memurlarını kendisinden mânevî terbiye ve özel eğitim alan bu genç ve dinamik Suffe Ashabı arasından seçiyordu.1

İslâm tarihinin tozlu yapraklarının hangisini aralasak bir çok kahraman gence rastlayacağız. Bir çağı kapatıp bir çağı açan, İstanbul’u fetheden Fatih çok genç bir padişah ve kumandandı. Çanakkale’de şehit ve gazi olanların yaş ortalaması 15 ilâ 18’dir.

Bir milletin savaşta olsun, barışta olsun, en büyük gücünü, o milletin gençliği teşkil eder. Gençler, milletlerin en büyük güvencesidir. Onlar iyi yetişir, çağdaş ilimler, güzel ahlâk ve yüksek karakterle donanımlı olarak yetişirlerse, o milleti medeniyet ve kalkınma yolunda kimse geçemez. Bu yüzden düşman ülkeler, öncelikle gençlere el atarlar. Onların beden ve ruh sağlığını bozacak, onların hamiyet duygularını ortadan kaldıracak faaliyetlere önem verirler. Zira gençliği elden ettikten sonra başka şeyleri elde etmek daha kolay olacaktır.

GENÇLİK VE DARBELER

Ülkemizin kalkınmasını, huzur ve saadetini istemeyen şer güçler, menhus ellerini gençlerimizin üzerinden hiç çekmiyorlar. Onları devamlı bir çekişme ve çatışma içinde tutmak, gençliğin gücünü ve enerjisini bu şekilde kullanmak sûretiyle milletimizi en büyük gücünden mahrum etmek istiyorlar.

27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerini biz yaşamadık ama yakînen yaşayan büyüklerimizden çok dinledik. Çıkan çatışmalar hep gençler arasında olmuş ve yaralananlar, hayatını kaybedenler yine hep gençler olmuş. 28 Şubat 1997 postmodern darbesini ise az çok hatırlarız. Hatırlamayanlarımız da devam eden etkilerinden anlar ki, bu darbenin darbesini yiyen yine en çok gençler olmuştur.

Son zamanlarda yaşadığımız üniversite olayları da yine ülkemizde huzuru ve asayişi bozmak isteyenlerin haince planlarından biridir. Gençler oyuna gelmemeli ve uyanık olmalıdır.

ÇARE

Rabbimizin bize “örnek insan” olarak gönderdiği Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü Vesselâmın ahlâkı ile ahlâklanmak, bu uğurda çaba sarfetmek gençleri tüm kötülüklerden koruyabilecek en önemli kalkandır. Allah, Kur’ân’da Peygamberimizin (asm) büyük bir ahlâk üzerinde olduğunu haber vermiş2 ve tüm insanları ona uymakla sorumlu tutmuştur. O yalnızca kendi döneminin değil, günümüzün ve tüm zamanların insanlarına aklıyla, yüksek karakteri ve güzel ahlâkıyla büyük bir örnektir. Daha sonra Peygamber Efendimiz’in (asm) de “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız selâmete kavuşursunuz” meâlindeki hadis-i şeriflerinde dediği gibi, sahabelerin ve İslâm âlimlerinin her biri bize en güzel örnektir. Nitekim yine hadis-i şerifte “Alimler, peygamberlerin varisidir” buyurulmaktadır.

Asrımızın alimi Bediüzzaman Said Nursî de gençlere olan özel ilgi ve şefkatiyle dikkat çeker. Bu zamanımıza hitap eden modern tefsiriyle, daha çok tahsil gören gençlerin ilim ve fenden gelen soru ve şüphelerini izâle etmiş, asrımızın gençliğinin yaşadığı tehlike ve sıkıntılara karşı onlara bir rehber hediye etmiştir. Her gencin ihtiyacı olan “Gençlik Rehberi”, bugün imanını kurtarmak ve iman hizmetinin bir kahramanı olmak isteyen şuurlu gençler arasında elden ele dolaşmaktadır. Bu vatan gençlerini zehirlemeye çalıştıkları bir zamanda Gençlik Rehberi bir panzehir olarak imdada yetişmiş, bugün de aynı tazeliği ile gençlik his ve hevesâtından gelen bütün dertlere çare ve şifa olmaktadır.

Daima mânevî bir pencere ile gelecekteki gençlere de hitap eden Bediüzzaman Said Nursî, bugün ellerimizin altında olan rehber ile bizimle konuşuyor ve bize danışmanlık yapıyor.

Başta Peygamber Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm olmak üzere, sahabeler, evliyalar, şehitler, âlimler gibi arkamızda o kadar yüksek bir mânevî güç var ki, biz mânevî değerlerimize sahip çıktığımız sürece bize hiçbir menhus plan zarar veremez inşallah.

Dipnotlar:

1- Peygamberimiz ve Gençlik, Dr. H.İbrahim Kutlay

2- Kalem Sûresi 4.

29.05.2008


Sefine-i Rabbaniye’de bir garip sultan

Kâinat denizinde bir sefine-i Rabbaniye… O sefinede bir garip yolcu; insan… Aciz ve fakir bir sultan… Acizliği garip kılıyor onu… Acizliğini, Kudret sahibinin huzurunda makbul bir yardımcı hükmüne dönüştürebilir. Ve Allah’a tam bir iman ile kulluğunu yüceltebilir. Bu yönüyle de bir sultan tahtına konabilir.

İnsan garip; ama ârif geçiniyor. Aciz; ama ene kuvvetiyle kendinden geçiyor. Bu kendinden geçiş, acziyetini unuttururken; mevhum bir yücelik dâvâsında bulunmasına sebebiyet veriyor. Ki dünyaya, sırtındaki yüküyle biniyor. “Ben kendime yeterim” derken, yükünün ağırlığı altında eziliyor. Malik-i Hakikî’den gaflet ediyor. Sultan makamından sukût ediyor. (Şuâlar, s. 102)

“Arz, meczup bir Mevlevî gibi iki hareketiyle günlerin, senelerin, mevsimlerin husulüne medar olan bir daireyi, haşr-i âzamın meydanı etrafında çiziyor. Ve zîhayatın yüz bin envâını bütün erzak ve levâzımâtlarıyla içine alıp feza denizinde kemâl-i muvazene ve nizamla gezdiren ve güneş etrafında seyahat eden muhteşem ve musahhar bir sefine-i Rabbâniyedir”1

Hava, su, güneş, rüzgâr… Kâinat, devam ederken seferine… Taze bir soluk inmişti, küre-i arz gemisine. Âlem, şerefli ve kabiliyetli bu sultana dostane kucağını açtı. Bir yolcu daha bindirmenin sevinciyle, yoluna devam etti dünya… Çünkü bu binen yolcu ehemmiyetliydi. Hayat sahipleri içinde onun yeri özeldi.

Dünyaya teşrifimiz esnasında, kâinata sultan olma özelliğimizin farkında değildik. Yaratıcı, acizliğine binâen arıyı, güneşi, havayı ve bütün mevcudatı insanın emrine hizmetkâr eyledi. İnsan bütün bunlar karşısında özel hissederken kendini… İçindeki merak ve hırs duygusuyla da keşfe çalıştı dünyayı. Biraz bencilce davrandı. Ve bindiği dünya gemisini, keşfederken yıprattı. Daha da garipleşti bu hâl ile. Kâinat dost elini uzatırken insana; insan vefasızca davranmıştı. Bugünkü vaziyet de, bu vefasızlığın eseri.

Kâinatla dost olabilmekte gecikmedik ümidindeyim. Şimdi ah vah etmek çözüm değil. Ümitsizce ortalığı velveleye veren sesler yeterince var. Ki kalplerindeki fesatlık, dillerine yansımış o insanların. Bunlar kışın kar yağıyor diye şikâyet ederler. Yaz gelir; kuraklık var diye ağlarlar. Bir türlü memnun olamazlar. Yeis kokan nefisleri, kalpleri bulandırır. Bulanan kalpler telâşa kapılır… “Şimdi ne olacak insanın hali?” diye masum çocuklar bile düşünür.

Her şeyi idare eden bir Rabbimiz var. Allah’ın merhameti geniş, nimetleri sonsuzdur. Çünkü O, ezelî ve ebedidir. Rabbimize karşı kulluğumuzu yerine getirirsek, şükrümüzü sunarsak bize ziyadesiyle verebilir. Bu, Onun kudretine zor gelmez. Çünkü O, ol der oluverir. Nihayetinde biz Allah u Teâlâ’dan, sadece kendi ihtiyacımız için değil, dünya memleketini paylaştığımız bütün zîhayat için dünyanın güzelleşmesini istemeliyiz. Bunun için gayret etmeliyiz. Çevremizi temiz tutmalı, ağaçlar dikmeliyiz. Bu İslâmiyet’in bize öğrettiği bir davranıştır. Peygamber Efendimiz (asm) bize sözlerinde bunu öğütler.

Geniş düşünüp, bol duâ etmek gerek. Ümidi kesmek, rahmet sahibine hürmetsizliktir; hâşâ O’na itimat etmemek anlamına gelebilmektedir. Esasında insanın içinde tükenmeyen umutları vardır. Fakat onun harekete geçmesine de yine insanın nefsi izin vermemektedir.

Kâinata karşı sarsılan insanlık itibarımızı düzeltelim. Tahrip kolaydır. Tamir zordur. Tamir etmeye çalışanlardan çok, tahrip etmeye alışanlar var. Bu alışkanlığın sonu da aşikâr. Tamiri kolay bir hale getirebilmek için birlik içinde hareket etmeli. Tertemiz, sıhhatli bir dünya için maddî ve mânevî bir gayrete ihtiyacımız var. Tabiî ki bu gayretle beraber, ümidimiz Rabbimiz’den. Onun lütfu ve ihsanı ile muvaffak olabiliriz.

Fatma ALTUNER

29.05.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
GAZETE 1.SAYFA
Download

Kutlu Doğum Haftası Pdf
© Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır