14 Haziran 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Basından Seçmeler

‘Biz’e dair

“BİZ” diyeceğim ama kiminin kendine biçtiği rolü, burunlarından aldırmadıkları kılları küçülttüğüm için ayıp olacak... “Biz” gazeteciyiz.

Devlet yönetmek, diplomasi; iktidar veya muhalefet mensubu gibi hareket, başka devletlerin temsilciliği, şirket yöneticisi tripleri; cemiyet, cemaat otoritesine itirazsızlık; danışmanlık, sahnede aktör olmak bizim işimiz değil!

Gazetecilik; hakikatler, onların sorgulanması, bilgisi ve haberi, elbet sübjektif yorumu ve eleştiriyle ilgili bir iş daha ziyade. O yüzden “ilkeler”e dayanan bir meslek olduğusöylenir nedense!

Neyse!

‘ONLAR’A DAİR

YURTTA ve cihanda adalete ilişkin harbi arzunuz varsa, o iktidar şu iktidar bir yana, şu basit denklemi izah edin lütfen.

Ekseniniz ilkeler ise, bir izah edin lütfen. Özellikle, bu devletin harcını hep “Yedi düvele karşı tam istiklal” diye telaffuz eden, cumhuriyetçi, ulusalcı, milliyetçiler; lütfen siz izah edin.

1. Bugüne dek (65 yıldır) nükleer silah kullanan tek devlet var. İki atom bombası ile ABD.

2. Nükleer silaha sahip, kimi İkinci Dünya Savaşı galibi büyük kapitalist ve eski “sözde komünist”, kimi onlar sayesinde nükleerleşmiş birkaç devlet var.

3. Ortadoğu’da nükleer silah sahibi tek devlet var: İsrail.

4. Ortadoğu’da uluslararası denetime tabi olmayan, Atom Enerjisi Ajansı’nı takmayan, hiçbir anlaşmaya imza atmamış tek devlet var: İsrail.

5. Ortadoğu’da İsrail dışında; gemilerde, Türkiye gibi üslerde, işgal ettiği Irak’ta nükleer silah barındıran tek devlet var: ABD.

Ve bu dünyada, bu bölgede; adına “uluslararası topluluk” diyenler, ABD ısrarıyla, tek bir devleti “nükleer” sıkıştırıyor:

Henüz nükleer silah geliştirmemiş, sadece geliştirmesi muhtemel, ama uluslararası anlaşma imzalamış, dış denetime açık İran. Hem de, Obama’nın bile istediği “takas”a gelmişken.

Çünkü? Müslüman! Sık sık darbe olan, Taliban ve El Kaide’nin cirit attığı Müslüman Pakistan bile değil de, neden İran?

1. Çünkü, İran tehlike: İsrail için, mesele dinse S. Arabistan için, ABD için. Neden?

2. Çünkü, Pakistan gibi nükleer silahlı (o da belki) bir İslam ülkesi olmasından ziyade, asıl önemlisi, İran bağımsız hareket edebilen, her buyruğa boyun eğmeyen bir devlet! (Halkına boyun eğdirmesi ayrı mesele; S. Arabistan yanında hele!)

Böyle bakınca, nadide bağımsızlıkçı, cumhuriyetçi, ulusalcı, milliyetçi ve bir kısım liberal ile demokrat zevatın neden “ABD ve İsrail gibi” düşündüğünü hiç anlayamayız! Ya da anlarız!

VİCDAN

Gemiyi, öldürülen 9 kişiyi az unutun. ABD’nin son açıklamasını dikkate alın mesela:

“Vicdanı olan herkes son birkaç yıldır Gazze’den İsrail’e atılan füzeleri bir düşünür.”

İster İngilizce, ister Türkçe, ister İbranice, Arapça söyleyin; inanılmaz bir baş aşağı duruştur. Sizi de baş aşağı görmeye ve konuşmaya davetidir. Bizde kimilerinin icabetidir. Vicdanı olan herkes, elbet o füzeler masum sivilleri vurduğunda da düşünmeli.

Ama bir söyler misiniz:

Nasıl olur da, bırakın son birkaç yılı, 60 yıldır aşağılanan, ezilen, öldürülen, sürülen, toprağı, ekmeği, suyu çalınmış, bir kısmı işgalde bir kısmı ablukada köşeye sıkıştırılmış bir halk o vicdan kapsamına giremez.

Nasıl olur da, ablukayla zincirli 1 milyon 400 bin kişiden 1500’ü, yani her 1000 kişiden en az biri, ABD’nin hatırlattığı İsraillilerin tam 100 katı, çoluk çocuk, hem de 10 günde katledildiğinde, o vicdan o füzelerle sarsılmaz! Asıl hikâye budur: Vicdan! Gerisi sonraki hikâye!

Umur Talu, HaberTurk, 13 Haziran 2010

14.06.2010


2011, Cemil Meriç yılı olmalı

ZAMAN Salvador Dali’nin eriyen saatleri resmettiği ünlü Belleğin Azmi tablosunu hatırlatırcasına göz açıp kapayana kadar geçmiş. Az- buz değil 23 yıl olmuş Cemil Meriç’i kaybedeli. Son gördüğüm gün, sanki dündü.

Uzun uzadıya Cemil Meriç’in hayatını, eserlerini, kişiliğini, düşünce ve ruh dünyasını anlatacak değilim... Bunlar, üstadı elinden düşürmediği sigara, üzerinde çizgili pijama, uykusu geldiği yerde kıvrılıp yatan bir insan olarak yansıtan belgesel üreterek iş başardığını zanneden sağ- muhafazakâr muhitlerde pek çok anma toplantısında yapılacaktır zaten. Merak eden takip eder, bulur, izler, okur. Ama bilin ki, hepsinin hülasası Meriç’in İbni Haldun için söylediği ‘Kendi semasında tek yıldız’ tanımıdır. Ve bu söz aslında, İbni Haldun kadar hatta belki ondan ziyade Cemil Meriç’i anlatır.

Söylemek istediğim, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın hızlıca hareket ederek UNESCO nezdinde girişimde bulup vefatının 24’ncü senesi olan 2011’i, ya da 25. yılı olan 2012’yi bütün dünyada Cemil Meriç yılı olarak tescil ettirmesi gerektiği.. Gerek Başbakan Tayyip Erdoğan’ın gerekse Ertuğrul Günay’ın harekete geçmekte tereddüt edeceklerini düşünmem. Ancak bu girişimi herhalde üstadın eserlerini uluslar arası platforma taşıyacak yazılı- görsel projelerle desteklemek de şart.

Avni Özgürel,

Radikal, 13 Haziran 2010

14.06.2010


Meclis’in onurunu bunlar mı koruyacak?

Defalarca söyledik... Bu ülkede iki kurum anayasayı tangır tungur etmiştir:

1) Darbeler yapan Silahlı Kuvvetler.

2) Meclis’in yetkilerini gasp eden Anayasa Mahkemesi.

Askeriyenin durumu için içine silah girdiği için ayrı bir tartışma gerektirir. AYM’nin ihlalleri ise trajiktir: Anayasa’nın hunharca çiğnendiği apaçıktır ama bu durumun yaptırımı olmadığı için kimse ceza almaz. Hukuk doçenti, Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı ve Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can... Anayasa’nın 138 ve 148’inci maddelerine aykırı kararlar alan... AYM’ye karşı ne yapılabileceğini söyledi. Özetle:

“AYM’nin verdiği karar... Anayasa’nın değiştirilemez hukuk devleti ilkesine aykırıysa... Meclis tarafından yok sayılır ve referandum sürecine devam edilir.”

Bence Osman Can’ın önerisi, tartışılmaya değer ama gerçekçi değil. Çünkü kendini Ergenekon’un avukatı ilan eden, “askerin vesayeti sürsün” diyen, darbeden medet uman vekillerden, Meclis’in onurunu ve hukuk devleti ilkesini koruması beklenemez!

Emre Aköz, Sabah, 13 Haziran 2010

14.06.2010


Üniformalı eğitimi savunanlar haklı mı?

En büyük eşitsizlik, eşit olmayanlara eşit

muamelesi yapmaktır. En büyük ayrımcılık da tipleri aynı olmayanlara tek tip muamelesi yapmaktır. Aynen birlik olsun diye ayak tipine bakmaksızın herkesi tek tip bir ayakkabıyı giymeye zorlamak gibi.”

Prof. Dr. Yunus Çengel

Tek tipçilik, yaratılıştaki çeşitliliğe ve armoniye müdahale etmeyi alışkanlık haline getirmiş baskı ve tahakkümün olduğu yönetim tarzlarının bir ürünüdür. Herkesi gözünde asker gibi haki yeşili içinde görme saplantısının olmaması gereken yerin adıdır eğitim kurumları. Çocuğun renk seçimine ambargo koymadan, torna imalatı olmaya zorlamadan kişisel tercihlerine saygı duyduğunuz zaman özgün kılarsınız.

Bir öğretmenin çocuklara resim dersinde bir ev çizip herkes böyle ev çizsin demesi ne kadar pedagojik değilse, birkaç kişinin bir araya gelip şu renk daha güzel bütün öğrenciler aynı rengi giysin demesi de o kadar pedagojik değildir. Prof. Dr. Yunus Çengel’in yazının başındaki nefis tespiti olayı özetliyor aslında. Çengel tespitine devamla; “Böyle dışlayıcı bir hareket, seçilenden değişik tipteki ayakları incitir, sahiplerini küstürür ve hatta onları ayakkabı düşmanı yapıp yeni arayışlara iter. Buradaki düşmanlık ayakkabıya değil, seçilen tipe ve zorbalığadır. Yoksa herkes memnuniyetle ayakkabı giyer ve giymeyi savunur. Yeter ki tüm ayakları kapsayacak kadar değişik tipleri olsun. Ayakları incinen ve hatta yaralanan ayakkabı mağdurlarını “ayakkabı düşmanı” ilan etmek duyarsızlıktır, bağnazlıktır ve ayrımcılıktır. Tek tipte ısrarı bırakıp esnekliği esas alsalar görecekler ki ülkede “ayakkabı sorunu” diye bir şey kalmayacak ve “ayakkabı düşmanı” diye mücadele ettikleri kişiler ansızın “ayakkabı dostu ve savunucusu” oluvermişler.” İşte olay bu…

Eski siyah beyaz bir resmi, fotoğrafçıda renkli yapmak ve rötuşlarla onu şempanzeye döndürmek nasıl özgünlüğünü götürüyor ve sırıtıyorsa, bireysel özgürlüklerimize yapılan saldırı mânâsına gelen aynı kıyafeti giyeceksin mecburiyeti de özgün ve özgür birey üzerinde aynı şekilde sırıtmaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığı; anaokullarında öğrenim gören öğrencilere uygulanan kıyafet zorunluluğunu kişilik bozukluğuna sebebiyet vermemek için önceden kaldırmıştı. Geçen günlerde Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun öğrencilerin belirlenmiş kıyafetler dışında başka kıyafet giymemesini anketlerle tartışmaya açması, neredeyse küçük kıyameti kopardı. Kıyafet sektörünün tepkisini ve siyasilerin yaptıkları işin gereği olarak gösterilen refleksler karşısında aldıkları tutumu anlamak mümkün; fakat eğitimcilerin serbest kıyafet karşısındaki tutumunu anlamak gerçekten zor. Eğer, eğitim ortamında disiplini sağlamanın ve otoriteyi oluşturmanın bir parçası da kıyafettir diye kurulan bir cümle varsa bu o zaman sorunun nereden kaynaklandığını anlamayı kolaylaşacaktır ki; bu eğitimciler olarak geldiğimiz noktanın sorgulanmasını gerektirir. Yok, eğer serbest kıyafet kusur örtüyor diyorsak bu manipülasyonun ve propagandanın kapsama alanına girdiğimizi gösterir ki sesli düşünmenin zamanıdır diyebiliriz.

Tek tip kıyafet gerçekten de kusur örtüyor mu?

“Bizim toplumumuzda yoksullar, fakirler var. Eğer kıyafet serbest olursa bizde bazıları son derece lüks giyer, marka takılır. Gelir seviyesi düşük öğrenciler ise marka giyemez ve akranlar arası uçurum çocukları rencide eder” diye öne sürülen gerekçe kafa çeldiricidir. Beyler marka sadece okulda değil, oyun parkında, sokakta oynanan miskette, hatta sofradaki ekmekte hayatın her alanında var. Eğer marka takıntısı bir hastalıksa bunu öğleye kadar okul ortamını siterlize ederek çözemezsiniz. Kaldı ki tek tip kıyafete rağmen kalemde, defterde, silgide, çantada, ayakkabıda, kantinden alış verişte hatta ve hatta tek tip kıyafetin kalite farkında dahi bu kendini göstermektedir. Kimse polyanacılık oynamasın.

Yeşilçam Filmlerini hatırlayın… Çocuk fakir, kız zengin. Fakir genç zorlanarak aldığı klâs elbiseler ile kendi durumunu gizliyor ve zengin gösteriyor. Kızı tavladıktan sonar bin bir sakarlıkla geçen sahnelerden sonra gerçek ortaya çıkıyor ve her iki tarafta gerçekle yüzleşiyordu. Bazen oturduğumuz yerden müdahale ediyor ve “aslanım doğrusunu söyle de bu kadar zor durumda kalma” diye kendi kendimize cam tüpün içerisindekilere akıl veriyorduk. Gelir dağılımı ve yoksulluk bir gerçekse, okul ortamında Yeşilçam Filmi oynamanın ve bu yalanı devam ettirmenin bir anlamı yok. Kaldı ki fakirlik kusur değildir biz öğretmenler; öncelikle bunu öğretmemiz gerekir. Karakter eğitimi işte burada devreye girmeli. Erdemi, onuru, gerçekliği, dürüstlüğü ve kendi ile barışık olmayı öğretelim. Başkası gibi görünmeye çalışan kendine yabancı, değerlerinden uzak, hayatı marka olarak algılayan, kısa yoldan köşeyi dönmek için her şeyi mubah sayan algıyı değiştirelim. Memleketin kaynaklarını hortumlamanın, çalmanın çırpmanın, kul hakkı yemenin ve haksız kazanç elde etmenin kusur olduğun öğretelim. Tek tip kıyafet kusur örtmüyor, duyguları bastırıp sıkıştırılmış zemberek gibi tehlikeli hale getiriyor. Bir şeyleri örtmeyelim duyguları eğitmeye çalışalım. Fakir ama gururlu, fakir ama onurlu, fakir ama en iyi örnek öğrenciyi öne çıkaralım.

Tekstil ile öne çıkan, küresel pazarda iddialı ülkelerden birisiyiz. Ülkemizde belki de en ucuz olan şey kıyafetlerdir. Pazarda 5 liraya pantolon, gömlek, kazak satılmaktadır. Okul açıldığı dönemde çocuğuna okul kıyafeti düzmek isteyen bir veli şart koşulan mağazadan aldığı elbise fiyatına dışarıdan pazardan serbest olmak şartıyla iki takım düzer. Kıyafet serbestîsi olsa aile çocuğunu normal sokakta oynadığı kıyafetle mi okula gönderecek sanıyorsunuz? Misafirliğe giderken çocuğuna özen gösteren ve temiz düzenli giydiren aile tabi ki okula gelirken de aynı özeni gösterecektir. Öğrencilerin okullarda öneri kutularına attıkları isteklerden en öne çıkanlar arasında “okul kıyafeti serbest olsun”, “convers ayakkabı giymek istiyoruz”, “ille de siyah ayakkabı giymek istemiyoruz spor ayakkabı giyerek okula gelmek istiyoruz” gibi talepler var. Bakanlığın yaptığı anketin sonucunun farklı olmasını beklemek; öğrencileri yeterince tanımadığımız anlamına gelir. Görünen köye kılavuza ne gerek. “Efendim serbest kıyafet uygulaması olursa dışarıdan gelen sivil birinin okul içinde dolaştığını nasıl fark edeceğiz” gibi sorular bile sorulmakta ve ciddi ciddi cevap vermeye çalışanlar görülmektedir. Köylerde hayvanların kulaklarına en vururlar ve acemi çobanlar için her hayvanın bel üstüne yağlı boya ile işaret atarlar. Utanmasalar çocuklara en vuralım diyecekler. Güttüğü danaları tanımayan acemi çobanlarla öğretmenleri aynı kefeye koyanları ciddiye alanları ciddiye almaya değmez.

Öğrencilerin aynı kıyafette olması disiplini kolaylaştırdığını düşünenler var. Sabahları törenlerinde kravatını düzelt, gömleğini içeri al, yakanı toparla gibi manasız boğuşmanın aldığı bir mesafe var mı Allah aşkına? Eteklerini yukarı kıvıran kız öğrenciler için pantolon etek tamam. Peki, kravatını salan öğrenci için kravat desenli yakası açılmayan gömlek mi üretsek ne yapsak? Cevizin kabuğu ile uğraşmaya ve şekilciliğe devam. Özüne inmeyi ve yeterliliklerimizi konuşmayı, sahip olduğumuz paradigmayı sorgulamayı niye öteliyoruz? “Müdür Bey bu öğrenciler beni dinlemiyor” diye sınıftan öğrenciyi alıp idareye getiren öğretmenin sınıf yönetimi yeterliliklerini geliştirmek yerine neler yapıyoruz sizce?

Velhasıl; okullarda tek tip kıyafet uygulaması kişinin özgürlüklerine vurulmuş bir darbedir ve kıyafet serbest olmalıdır. Eğitim üniformal bir faaliyet olmaktan çıkarılmalıdır. Anaokulundaki çocuğun kişilik gelişimine nasıl engelse tek tip kıyafet; bütün öğrenciler içinde engeldir.

“Yurt dışında bir ülkede okulları bize gezdirdiler. Sınıfa girdik ve öğrencilerden bir kısmı yerde oturmuş kendi çapında bir şeylerle meşgul ve bir kısmı oturaklarda oturuyor. Kimse bizim girmemizden dolayı ayağa kalkmadı ve hazır ol vaziyetine gelmedi. Hatta ve hatta bazı öğrencilerin üzerinden atladık. Çocuklar çalışmasına aynı motivasyonla devam etti. İşte bu onların özgüveni gelişmiş olmalarından kaynaklanıyor” diye anlatan Milli Eğitim Bürokratı: “Bizde olsa nasıl olur?” diye soruyor. Saygı konusunda batı ile doğu toplumları arasında bir fark olması doğaldır. İçeri biri girdiğinde çocukların abartmadan toparlaması bizim değerlerimize göre olmalıdır ve doğrudur da… Fakat bizde şöyle olurdu herhalde: İçeri biri girmeden önce girecek adamın adı gelir ve herkes psikolojik olarak “hazır ol”a geçer. Zatı muhterem içeri girdiğinde sadece bedenler hazır ol vaziyetine geçer. Otur demeden de oturulmaz. Gidene kadar da bütün öğrenciler “acaba bir şey soracak mı?” diye içinden titrer durur. İçeri giren misafir ise asker edasıyla oturun der ve oturulur. Kişilik gelişiminde hangisinin ne gibi etkisi olur esas bunu düşünmek lazım.

“Sabah okula and içerek törenle giriyoruz. Öğretmeni sınıfta törenle karşılıyoruz. Yılın çoğunu törenle geçiriyoruz. Her Türk asker doğuyor da asker gibi tek tip kıyafet giymek mi engel?” diye soranlar var; bunlar derin mevzular ve ben bunlara şimdilik girmiyorum.

Okullarda tek tip kıyafet ile ilgili olarak ben bu uygulamanın kişilik gelişimi ve özgünlük açısından isabetli olmadığını düşünüyorum. Eğer pedagojik mi diye sorarsanız; pedagojik hiç değil…

Sevgiyle kalınız.

Ali YALÇIN

EĞİTİM-BİR-SEN İstanbul 4 No’lu Şube Başkanı

14.06.2010


93 yıl önce de yardım gemilerine operasyon yapmışlardı

BİRİNCİ Dünya Savaşı’nın sonlarına doğruydu.

İngiliz ve Fransız savaş gemileri Suriye ve Lübnan limanlarını abluka altına almıştılar..

Kıtlık vardı, hastalık vardı.. Çocuklar, yaşlılar, her gün binlerce ölüyordu..

İngilizler ve Fransızların gerekçesi de bugün Gazze’ye abluka uygulayan İsrail’in gerekçesiyle aynıydı..

Sivil yardımların Osmanlı askerlerine gideceğini iddia ediyorlardı..

Aslında niyetleri halkın çaresiz kalarak İngilizlerin tarafına geçmesini sağlamaktı.

Yerel önderlerin Papalık ve diğer tarafsız devletler nezdinde yaptıkları girişimler sonuçsuz kalmıştı..

Avrupa’dan yabancı devletlerin kontrolünde gönderilmesi istenen gemiler bir türlü yola çıkamıyordu.

Papalık nezaretinde gıdaların halka dağıtılması teklifini bile reddetmiştiler.

Kıtlık o kadar tehlikeli düzeye ulaşmıştı ki Amerika’da yaşayan Suriyeliler iki gemi dolusu yardım gönderdiler..

İki gemi insanlık görevini yerine getirmek için Doğu Akdeniz açıklarında Beyrut’a doğru hareket halindeydi..

Suriyeliler ve Lübnanlılar umutla bekliyorlardı. Ne var ki İngilizler iki gemiyi açık sularda durdurarak İskenderiye limanına çektiler. Halbuki Osmanlı ve Almanya makamları gıda yardımlarının sivil halka ulaştırılması için kendilerinden ne isteniyorsa yapmaya hazır olduklarını bildirmişlerdi.

Gıda yardımları sadece sivil halka dağıtılacaktı ve isterlerse Amerika’nın Beyrut Konsolosu buna nezaret edebilecekti.. Amerika’nın Beyrut konsolosu İngiliz çıkarlarına hizmet eden bir Amerikan Yahudisiydi.

Konsolos, Lübnanlı milletvekili Emir Şekip Arslan’ın sivil yardımın ulaştırılması için yaptığı girişimleri reddetmişti.

Şekip Bey Amerikan konsolosunun yanından “İnsanlık senin umurunda değil” diyerek ayrılmıştı.

Daha sonra bu Amerikan konsolosunun kendi hükümetini bile aldattığını öğrenmişti Şekip Bey.

Güya Osmanlı yetkilileri yardımları kendileri dağıtmakta ısrar etmişlerdi. İngilizler ve Fransızlar Alman ablukası altında kıtlık yaşayan Belçika’ya her türlü yardımı ulaştırmışlardı..

Aynı durum Hıristiyanların da yaşadığı Suriye ve Lübnan için geçerli olduğu halde insani yardımı yapılmasını engellediler.

Bakın Şekip Arslan ne diyor: “Eğer bu devletler Suriye halkının ve özellikle koruduklarını zannettikleri Hıristiyanların iyiliğini istemiş olsalardı, Belçika halkının iaşesi için Almanya’yla yaptıkları anlaşmanın bir benzerini Suriye halkının iaşesi maksadıyla Türkiye’yle yapabilirlerdi. Böylece yüzbinlerce Suriyeli ölümden kurtulabilirdi. Çünkü fakirlikten ve yaşam için geçerli şeylerin yoksunluğundan doğan hastalıklarla birleşen açlık yüzbinlerce Suriyeli’yi silip süpürmüştü.”

Mısır’daki işgalci İngiliz yönetimi Amerika’daki Suriyelilerin gönderdiği sivil yardım gemilerine el koydukları gibi Mısırlıların kendi aralarında topladığı yardımların ulaşmasını da engellemişlerdi.

Bu yardımlar savaş bittikten sonra dağıtılabilmişti, ölenler öldükten sonra..

Gazze’nin maruz bırakıldığı utanç verici abluka da bundan farklı değil sevgili okurlar..

Ama dünyanın vicdanlı insanları bu ablukaya boyun eğmeyecekler.

Abdullah Muradoğlu, Yeni Şafak, 13 Haziran

2010

14.06.2010

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Son Dakika Haberleri

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.